İslamcı sermayenin yükselişi, muhafazakârlık ve otoriterlik

Facebooktwittergoogle_plusmail

Röportaj: Gencer Çakır 

Gencer Çakır: İsterseniz ilk önce şu soruyla başlayalım: İslamcı sermayeyi nasıl tanımlamalıyız? Bir başka soruyu daha ekleyebiliriz buna: Sermayenin İslamcısı olur mu? Bu adlandırmayı yaparken temel yaklaşımımız ne olmalıdır sizce?

Kurtar Tanyılmaz: Biliyorsunuz günlük dilde yeşil sermaye, tarikat burjuvazisi, Anadolu sermayesi gibi kavramlar oldukça yaygın. Bense İslamcı sermaye kavramını, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi sürecinde egemen konumda olan ve gelecek çıkarlarını, başını ABD ve AB’nin çektiği Batı emperyalizmiyle bütünleşmede gören Batıcı-laik burjuvazi karşısında, İslam dünyasına yönelik bir ekonomik bütünleşme, uluslararası politikada bir İslami devletler ittifakı peşinde olan bir sermaye fraksiyonu olarak tanımlıyorum. Bu kavramı kullanmanın daha doğru olduğu kanısındayım, zira söz konusu kavram bir yaşam tarzı, ideoloji ve zihniyet dünyasına ait bir ayrışmadan çok, ekonomik ve politik tercihlerle ilgili bir ayrışmayı ortaya koyması bakımından bana daha elverişli görünüyor. Yoksa “sermayenin dini, ulusu olmaz” diye bir laf vardır. Ben bu ifadeyi şöyle yorumlamanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Elbette sermaye, birikim uğruna dini ya da ulusal engelleri aşma eğilimindedir. Ancak bu demek değildir ki, bir sınıf fraksiyonu, sermayedarların bir kesimi kendi çıkarlarını din kisvesi altında ifade ediyor olmasın veya sermaye birikiminin bir ülke ya da bölgedeki içsel çelişkileri, sermaye sınıfının belli bir kesimini stratejik olarak farklı tercihler izlemek zorunda bırakmasın. Bu bakımdan bahsettiğiniz adlandırmayı yaparken yöntemsel açıdan meseleyi ideolojik-kültürel düzeyden hareketle kavramak yerine, sınıf mücadelesi temelinde ve sermaye sınıfının Türkiye kapitalizmine özgü koşullarda hangi maddi temellerde ayrıştığından hareketle kavramak bana daha doğru geliyor.

Çakır: Peki, az önce söylediklerinizden şöyle bir sonuç çıkarabilir miyiz: İslamcı sermaye, başını ABD ve AB’nin çektiği Batı emperyalizmiyle bütünleşme sürecinin dışındadır. Gerçekten de böylesi “derin” bir ayrışma olduğunu söyleyebilir miyiz? İslamcı sermaye Batı emperyalizmine karşı mı sizce?

Tanyılmaz: AKP’nin temsil ettiği İslamcı burjuvazi kendisinin öncülü olan Erbakan’ın başını çektiği Millî Görüş hareketinden koparak aslında Batı emperyalizmi ile işbirliğine açık olduğunu ortaya koymuştur. Ancak son 10 seneye baktığımızda bu ilişkinin hep gerilimli olduğunu da göz ardı edemeyiz. Özellikle Ortadoğu’ya ve Avrupa Birliği’ne ilişkin politikalarda Erdoğan ve AKP hükümeti ile ABD arasında sürekli çatışmalar olmuştur. Bu çatışmalı ilişkinin bir boyutu AKP’nin Batı emperyalizmiyle taktik açıdan işbirliğine girmesi ise, diğer boyutu da radikal İslam’ı durdurmak isteyen ABD’nin bütün çelişkilerine rağmen kendisiyle “ılımlı” bir ilişki sürdüren bu müttefikinden vazgeçememesidir.

Çakır: “Türkiye Büyük Burjuvazisinde Derin Çatlak”[1] isimli makalenizde İslamcı sermayenin yükselişini somut verilerle gösterip, bu burjuvazinin Batıcı-laik burjuvazi karşısında azımsanmayacak bir güç kazandığını söylüyorsunuz. Bugün Türkiye’de egemen sınıf bloğu içinde yaşanan mücadeleyi bu bakışla okuyabilir miyiz?

Tanyılmaz: Okuyabileceğimiz kanısındayım. Şöyle ki, Türkiye kapitalizminin seyrine burjuva rejiminin dinamikleri açısından bakacak olursak, son 10-15 seneye damgasını vuran ana dinamiğin egemen sınıf bloğu içinde yaşanan bu mücadele olduğunu görürüz. Bu mücadelenin gün yüzüne çıkmasında Türkiye’nin kadim burjuvazisinin 1980 sonrasında dünya kapitalizmiyle girdiği bütünleşmenin doğurduğu bir dizi çelişkiyle baş edememesi ve toplumun geniş kesimleri üzerindeki hegemonyasını yitirmiş olması belirleyici rol oynamaktadır. Cumhuriyet tarihinin en büyük üç ekonomik krizi olan 1994, 1999 ve 2001 krizleriyle ve merkez sağın çökmesiyle darmaduman olan burjuva rejimi karşısında gerek belediye yönetimleri gerekse de parlamento aracılığıyla önce Millî Görüş çizgisi, daha sonra da ondan kopan AKP siyaset alanında gücü eline geçirmiş, bir istikrar unsuru olarak Batıcı büyük burjuvazi kampı karşısında pazarlık gücünü artırmıştır. 1980 sonrasında dünya kapitalizmiyle bütünleşme çabalarının hem bir ürünü olan hem de onun çelişkilerinden yararlanıp serpilen İslamcı burjuvazi, artan ekonomik gücünden çok, daha fazla bir politik gücü eline geçirme fırsatı bulmuştur. Bu maddi temeldir ki her iki sermaye kesimi arasında adeta bir “kansız iç savaş” yaşanmasına yol açmıştır. Bu süreci şöyle de yorumlayabiliriz: Türkiye işçi sınıfının son 20-30 senedir sınıf mücadelesine damgasını vuramadığı bir konjonktürde burjuvazi içi sınıfsal çelişkiler öne çıkmış, politik gündemde belirleyici bir rol oynamıştır. Ama aynı zamanda tam da bu burjuvazi içi gerilimler ve mücadeleler işçi sınıfının sermayeden ve devletten bağımsız bir mücadele yürütebilmesinin koşullarını olgunlaştırmaktadır. Yeter ki bu mücadelede sermayenin o ya da bu kesiminin (İslamcı-laik, ümmetçi-ulusalcı vb.) arkasına yedeklenmeden bağımsız bir politika izlenebilsin.

Çakır: Bu son söylediğinizi biraz açabilmemiz mümkün mü? Burjuvazi içi sınıfsal çelişkilerin öne çıkmış olması gerçekten de işçi sınıfı için bugün devrimci bir potansiyel teşkil etmekte midir?

Tanyılmaz: Bana kalırsa evet. Türkiye kapitalizminin son 10-15 senesini kısaca hatırlayalım. 28 Şubat “postmodern darbe”sini ve “Beşli Çete” içinde yer alan işçi sendikalarını; Anayasa referandumunda “Hayır”cılar içinde yer alan sendikaları ve geniş sosyalist, sol kesimleri… Son genel seçimlerdeki ittifak arayışlarını hatırlayacak olursak, Türkiye’de işçi sınıfı ve ezilenlerin ve onların siyasi temsilcilerinin değindiğimiz her iki burjuva kamptan, birinin ya da ötekisinin peşine takıldığını gözlemlemek mümkündür. Bunun en yakın dönem ve açık kanıtı Gezi süreci diye adlandırılan Halk İsyanı’dır. Erdoğan’ın “faiz lobisi” diye nitelediği kesimlerle kendisini ayrıştırma ve isyanı bastırma çabaları, kendisine oy veren geniş mütedeyyin fakat proleter ve ezilen kitleleri yanına çekme amacına dönüktü. O süreçte her iki burjuva kampın arasındaki iç savaş yeniden kızıştı. Bu savaşı “otoriter” bir rejimle “demokrasi” isteyen muhalefet güçleri arasındaki bir mücadele olarak kavramakla sınıfsal temelde her iki kamp arasındaki bir mevzi savaşı olarak görmenin farklı politik sonuçları olacaktır. İkinci kavrayışın politik çıkarsaması, bu iki kamptan birini desteklemeye dönük politikalara öncelik vermek yerine işçi sınıfının bu mücadeleye damgasını vuracağı, her iki taraftan da bağımsız bir üçüncü cephe inşa etmeye dönük somut adımlar atmak olabilirdi. Solda geniş kesimlerin politik yönelişi ise yaklaşan seçimlere hangi kampla ittifak içinde girilmesinin “demokrasi”yi ilerleteceği doğrultusunda oldu.

Çakır: Gezi konusu açılmışken, konumuzla bağlantılı olarak, size şu soruyu sormak istiyorum. Gezi süreciyle çok belirgin bir şekilde açığa çıkmıştı bu şey; demem o ki, Cemaat ve AKP arasında, eğer bir “kopuş” varsa, bu “kopuş”u nasıl okumalıyız? İslamcı sermayenin kendi içinde oluşan bir “derin çatlak”tan söz edebilir miyiz bugün?

Tanyılmaz: 17 Aralık 2013’teki yolsuzluk ve rüşvet operasyonu Cemaat’le AKP arasındaki ipleri koparma noktasına getirdi. Ancak aralarındaki bu gerilimin kökleri biraz daha eskilere uzanıyor. Hatırlayalım: Mavi Marmara operasyonunda İsrail’le yaşanan gerilimde Cemaat’in tepkisi, İsrail ve ABD karşısında daha ılımlı bir politika izlemek olmuştu. Bu, AKP ile Cemaat arasında Türkiye kapitalizminin yönelişinde taktik farklılıklar olduğu anlamına gelir. Ben asıl tayin edici ayrışmanın, sizin de bahsettiğiniz gibi, Gezi süreci diye adlandırılan halk isyanı sonrasında yaşandığı kanaatindeyim. Erdoğan liderliğindeki AKP hükümetinin neredeyse ayağı kaymak üzereydi; bölgesel güç olmak falan derken bir anda bölgede istikrarsızlık unsuru haline gelindi. Erdoğan’ın “iç ve dış mihraklar” söylemiyle büyük Batıcı-laik burjuvaziyi ve ABD’yi hedef tahtasına oturtması karşısında Cemaat, ABD ve Batıcı burjuvazi ile ittifaka yöneldi. Daha basit ifade etmek gerekirse: TÜSİAD karşısında MÜSİAD + TUSKON politik denklemi değişti; MÜSİAD karşısında TÜSİAD + TUSKON yakınlaşmasına dönüştü. Önümüzdeki dönemde İslamcı sermayenin kendi içindeki bu çatlak işçi hareketinin seyrine ve bölgesel/jeostratejik gelişmeler karşısında emperyalizmle kurulan ilişkilerin seyrine göre şekillenecektir.

Çakır: Sizin halk isyanı olarak adlandırdığınız Gezi isyanı, burjuvazi içindeki “denge”lerde nitel bir değişikliğe yol açtıysa şayet, bu durumu nasıl okumak gerekir? Tam tersi olması gerekmez miydi oysa; yani “aşağıdan” gelen bir “tehlike” düzen güçlerini bir araya getirmesi gerekirken, tersine onlar arasında taşların yer değiştirmesine yol açtıysa, bu durumu nasıl okumak gerekir?

Tanyılmaz: TÜSİAD’ın AKP’ye verdiği destek taktikseldi. Halk isyanı sırasında yaşadıkları gerilim aslında bu desteğin ne kadar kerhen verilmiş olduğunu –sembolik olsun diye Cem Boyner’in “ben de çapulcuyum” demesini hatırlayalım– bence ortaya koydu. Bu süreçte TÜSİAD etrafında örgütlü büyük burjuvazi kesimleri halkın tepkisini arkalarına alarak yürüttükleri mevzi savaşında Erdoğan karşısında belli bir güç kazanmayı hedefliyorlardı. Ancak yerine henüz koyacak bir politik alternatif olmaması karşısında, baktılar ki Erdoğan’ın liderliğinde simgeleşen bölgede istikrar unsuru olma, yabancı sermayeye güven verme özelliği kayboluyor; ve artan istikrarsızlığın derin bir ekonomik krize yol açabileceği düşüncesinin ortaya çıkmasıyla birlikte Erdoğan ile uzlaşarak –Arap devrimleri karşısında ABD’nin izlediği “düzenli geçiş” stratejisine benzer şekilde– bir tür “yumuşak geçiş” politikasına döndüler. Yani sonuçları itibariyle “çapulcuların” isyanı onları bir araya gelip, uzlaşmak zorunda bıraktı. 2 Mart 2014 tarihindeki Mustafa Koç-Erdoğan buluşması, bana kalırsa, aralarında bazı siyasi pazarlıkların yapılması ve ateşkes ilan edilmesi bakımından bu anlamda önemlidir. Ancak bunu Batıcı burjuvazinin yeniden Erdoğan ve AKP hükümetine destek vermesi olarak ele almamak gerekir. Zira Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun en iyi kanıtı idi. İlk fırsatta Batıcı burjuvazi kampı, ABD ve Cemaat ile ittifak içinde, buna CHP-MHP ittifakını da ekleyerek, yeni bir odak oluşturmaya çabaladı, ama başaramadı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra Erdoğan’ın TÜSİAD’a yaptığı ziyarette Erdoğan aynen şöyle demişti: “Zaman yumrukları sıkma değil, tokalaşma zamanı. Şimdi hiç kimse kusura bakmasın, samimi konuşacağım. Çünkü benim gizli ajandam yok. Enerjimizi kutuplaşmaya, kamplaşmaya, gerilemeye değil, artık yeni ve büyük Türkiye’ye sarf edelim”. Bu ifadeler kanımca geçmişte yaşananların ve ileride yaşanabileceklerin son derece çarpıcı bir itirafı olsa gerek.

Çakır: Peki, AKP için, egemen sınıf bloğu içindeki her iki sermaye kanadının da partisidir diyebilir miyiz; yoksa AKP sadece İslamcı sermayenin bir partisi midir?

Tanyılmaz: AKP, Türk devletiyle bütünleştiği ölçüde her iki sermaye kanadının da çıkarlarını, bir burjuva partisi olarak, sermayenin bir bütün olarak çıkarlarını savunmak durumundadır. Nihayetinde dünya artı-değer pastasından pay almak her iki tarafın da çıkarınadır. Gelgelelim, gerek dünyada gerekse de ülke içinde sermaye birikimini yeniden üretmekte yaşanan sıkıntıların artmasıyla birlikte, örneğin ağır bir ekonomik kriz ya da politik kriz koşullarında, Batıcı burjuvazinin AKP’ye verdiği taktik destek uygun bir alternatif politik odak yaratılması durumunda son bulabilir. Bunun bilincinde olarak Erdoğan ve AKP her zaman dayandığı maddi güç olan ve MÜSİAD’la temsil edilen sermaye kesimini tahkim etmeye çabalayacaktır.

Çakır: Ekonomist dergisinin “Türkiye’nin En Zengin 100 Ailesi” araştırmasına göre bu yıl da yine Batıcı-laik olarak adlandırılan büyük sermaye gruplarının en üst sıralarda yer aldıklarını görüyoruz. Koç Grubu’nun listenin en başında yer almasını bir “sürpriz” olarak değerlendirebilir miyiz? Bu soru ile bağlantılı olarak şu soruyu da cevaplayabilir misiniz: AKP hükümeti ile Batıcı-laik sermaye kanadı arasında “uzlaşmaz” bir karşıtlık olduğu söylenebilir mi?

Tanyılmaz: Türkiye’nin En Zengin 100 Ailesi araştırmasının sonuçları bize, Türkiye kapitalizminin Batıcı büyük burjuvazi kanadının varlığını güçlenerek sürdürdüğünü kanıtlamaktadır. Öte yandan bu aileler arasına son 10 senede İslamcı sermaye kanadı içinde yer alan pek çok ailenin de girdiğini göz ardı edemeyiz. Daha önce de değindim. Türkiye burjuvazisi hem dünya pazarında artı-değer pastasından daha fazla pay almak bakımından hem de bölgesel güç olmak bakımından kanımca büyük ölçüde uzlaşı içindedir. Asıl mesele bunun hangi strateji ve taktiklerle gerçekleştirileceğidir. Başka bir ifadeyle bu çatışmanın temelinde sadece paylaşım kavgasının değil, Türkiye’nin gideceği istikamet konusundaki görüş farklılıkları da yattığını kavramak önemlidir. Öte yandan AKP bir burjuva partisi olarak elbette her iki kanadın da ortak çıkarları doğrultusunda hareket etmek istemekte ve “pastayı” büyütmek üzere sömürü koşullarını artırmak bakımından neoliberal politikaları uygulamakta tereddüt etmemektedir. Bu süreç elbette Batıcı büyük burjuvazinin de daha fazla büyümesine yol açmaktadır. Ancak asıl sorulması gereken soru şudur: Büyüyen pastadan pay alma mücadelesinde İslamcı burjuvazi son 10-15 senede ekonomik anlamda cüssesinden daha fazla bir büyüme göstermiş, bir finans kapital olarak nitelenmeyi hak edecek bir konuma ulaşmış mıdır? Ben öyle olduğu kanaatindeyim. Ancak ortada elbette uzlaşmaz bir karşıtlık söz konusu değildir. Örneğin bir ekonomik ya da politik kriz koşullarında, işçi hareketinin yeniden canlanması durumunda sermaye sınıfı pekâlâ bir bütün olarak karşı saldırıya geçebilir.

Çakır: Şimdi de isterseniz konunun siyasetle olan boyutuna geçelim. Muhafazakârlık konusu tartışılırken, meselenin İslamcı sermayenin yükselişi ile olan maddi bağı görmezden geliniyor. İslamcı sermayenin yükselişi ile bugün Türkiye’deki muhafazakârlaşma olgusu arasında içsel bir ilişki olduğunu düşünüyor musunuz? Ayrıca muhafazakârlaşma olgusu, dünya siyasi-sosyal konjonktürü bağlamında düşünüldüğünde, sadece Türkiye ile ilgili bir sorundur diyebilir miyiz?

Tanyılmaz: Aslına bakılırsa Türkiye siyasi tarihinde muhafazakârlık hemen her dönemde var olageldi. Fakat yakın dönemde İslamcı burjuvazinin artan ekonomik gücünün, muhafazakâr politikalar izleyerek (açılan cami sayısı, imam hatip okulu sayısı, izlenen aile politikaları vb. göz önüne alınırsa) ideolojik hegemonyasına sağlam bir temel oluşturduğunu düşünüyorum. Bu olguyu Batı emperyalizmi destekli “yeşil kuşak” politikalarından ve Siyasal İslam’ın yükselişinden bağımsız olarak ele almamak gerekir. AKP de hâkim sınıf olmaya soyunan bir burjuva kesiminin politik temsilcisi olarak, neoliberal politikalarla sömürü koşullarını derinleştirmek için İslamcı muhafazakârlık üzerinden işçi sınıfı ve ezilenler üzerinde ideolojik bir hegemonya kurma hedefindedir.

Çakır: AKP’nin işçi sınıfı ve ezilenler üzerinde muhafazakâr ideolojik hegemonyasına Batıcı-laik sermayenin de örtülü bir destek verdiğini söyleyebiliriz o zaman? TÜSİAD’ın gerçekten de “laiklik” kaygılarının olduğunu düşünmüyoruz, değil mi?

Tanyılmaz: Ben böyle kaygılarının olduğu kanısındayım. Eğer bahsettiğim gibi Batıcı-laik burjuvazi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte dünya kapitalizmiyle belli bir bütünleşmeye girdiyse, bunun ideolojik-kültürel ayağını da Batılılaşma ve laiklik oluşturur. Fakat asıl mesele şudur: Söz konusu burjuva fraksiyonu aynen İslamcı burjuvazi gibi işçi hareketinin canlanması karşısında, onu ehlileştirmek bakımından, farklı boyutlarda da olsa, dini kullanmaya, daha doğru bir ifadeyle laiklikten taviz vermeye yatkındır. Buna bir de şunu eklemek isterim: Bu fraksiyonun tarihsel geleneğinin İslamcı burjuvaziden farklı olarak, geniş mütedeyyin halk kesimlerinden kopuk olmasının, üzerlerindeki hegemonyasının oldukça sınırlı olmasının ve laiklik sorununa “tepeden inme” çözümlerle yaklaşmasının da bu konu karşısındaki ikircikli tavrını anlamak bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.

Çakır: Gelelim “otoriterlik” meselesine… Erdoğan’ın otoriter bir lider olduğu bugün artık herkesin ağzında sakız. Konuyu “neoliberal otoriteryanizm”e bağlayarak açıklayanlar da var, “Erdoğan’ın kibri”ne bağlı olarak açıklayanlar da… Bununla ilgili size iki soru yöneltmek istiyorum. İlki şu: Erdoğan’ın otoriter olduğu vurgusunu yapmak, Türkiye’nin geçmiş yıllarındaki diğer otoriter liderleri görmemizi engelliyor mu? Erdoğan’dan önce de otoriterlik yok muydu? Ya da otoriterlik konusu niçin bugün hiç olmadığı kadar revaçta? Bununla bağlantılı bir diğer soru ise şu: Bugün muhafazakârlık ve otoriterlik sadece Türkiye bağlamında mı düşünülmelidir? İçinden geçmekte olduğumuz derin ekonomik krizle bağını kurarak bu meseleyi açıklayabilir misiniz?

Tanyılmaz: Hiç kuşkusuz Türkiye siyasi hayatında Erdoğan öncesindeki yönetim ve liderlik tarzında da otoriter öğeler ve liderler mevcuttu. Ancak Erdoğan’ın otoriter yönetimi bazı farklı tarihsel koşullarla ilişkili sanırım. Hiç kuşku yok, Erdoğan kibirli, otoriter, ihtiraslı bir kişiliğe sahip. Fakat günümüzdeki sosyolojik analizlerde, izlenen politikaların doğrudan Erdoğan’ın kişiliği ya da politika yapma biçimi ile açıklanması bana pek gerçekçi gelmiyor. Hatırlayalım. Daha 1980’lerin başında uluslararası sermayenin işçi sınıfına karşı izlemeye başladığı saldırı stratejisinin baş mimarlarından olan ve İngiliz işçi sınıfının mücadeleci geleneğini temsil eden madencilere karşı yürütülen sert mücadeleden hareketle dönemin İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’a “Demir Leydi” lakabı takılmıştı. Bununla şunu demek istiyorum: Sizin de belirttiğiniz üzere, dünya ekonomisinin uzun ve yapısal bir krizden geçiyor olması, bu krizin giderek daha da derinleşmesi, dünya çapında burjuvazinin işçi sınıfı üzerinde daha fazla baskı uygulamasını (kemer sıkma politikalarından teknokrat hükümetlere ve olağanüstü hâl uygulamalarına kadar), sömürüyü artıran koşulları dayatmasını gerektiriyor. Böylesi bir konjonktür ister istemez daha otoriter liderlik ve yönetme tarzlarına, teknokratik hükümetlere yol açıyor. Daha basit ifade edelim, demokrasinin örnek olarak gösterildiği ülkelerde bile burjuva demokrasisinin makyajı dağılmış durumda. Tek bir çarpıcı örnek vermek gerekirse: Güya ileri demokrasiye örnek teşkil eden Kanada’da 2012 yılında öğrencilerin günlerce süren harç zammı protestosu karşısında hükümet gösteri yasağı getirmişti. Alınan karara göre 50 kişiyi aşacak bir gösteriyi 8 saat öncesinden polise bildirmek zorunlu hale getirildi. Karara uymayanlara 1000 ila 5 bin dolar arasında değişen para cezası ödemeyi uygun gören güvenlik yasası çıkartıldı ve on binlerce kişi bu yasayı protesto etmek için sokaklara çıktı. Yani bütün dünyada yüzde 1 karşısında yüzde 99’u karşı karşıya getiren ve “21. yüzyılın sınıf savaşı” diye nitelenen bu boyutu kavramadan Türkiye’de de artan otoriterleşme eğilimlerini anlayamayız. Bununla birlikte “polis devleti” diye nitelendirilen bu eğilimin bir diğer boyutu da, özellikle Türkiye örneğinde olduğu gibi, burjuva demokrasisinin kitleleri alternatif bir mücadeleye ikna edebilecek imkânları tüketmiş olmasıdır. Erdoğan ve AKP, 2001 krizi sonrası hükümete gelmiş ve 13 senedir tek parti olarak gücünü tahkim etmiştir. Özetle, ben Erdoğan’da cisimleşmiş ve “neoliberal otoriteryanizm” diye adlandırılan bu yönetim tarzının salt zihniyet dünyası ile, kültürel kodlarla, liderin kişilik özellikleriyle ya da salt demokrasi karşıtlığıyla açıklanamayacağını; meseleyi son yıllara damgasını vuran sınıf mücadelesindeki (hem burjuvazi ile işçi sınıfı hem de burjuvazinin kendi içinde) güç dengelerinin bir tezahürü olarak ele almanın daha gerçekçi olacağını düşünüyorum.

Çakır: Çokça revaçta olan bir söylem olduğu için size de sormak istiyorum: “AKP faşizmi” söylemi daha çok devletin otoriter pratikleri baz alınarak yapılıyor. Böylesi bir “faşizm” tanımı yapılabilir mi? Sınıfsal güç mücadelelerinden azade bir faşizm tanımının politik tezahürü ne olabilir? Daha açık soralım: AKP’ye “faşist” demek ya da dememek arasında kategorik bir fark var mıdır?

Tanyılmaz: Türkiye solunun geniş kesimlerinde her türlü baskıcı, milliyetçi burjuva partisini, bunların uyguladıkları otoriter politikaları faşist diye nitelendirmek çok yaygın. Oysa devrimci Marksizm çerçevesinden bakıldığında faşizm, burjuvazinin bir politik alternatifinin kalmadığı koşullarda, küçük burjuvaziye dayanan, paramiliter örgütleri ve çeteleriyle uyguladığı terörle işçi sınıfını ve örgütlerini tamamen dağıtmayı ve kendi iktidar tekelini kurmayı hedefleyen bir siyasi hareket olarak tanımlanır. Sağ partileri, bu arada AKP’yi de ayrımsız bir biçimde faşist olarak nitelemenin politik sonucu, dünyadaki çeşitli deneyimlerde de görüldüğü üzere, “ilerici güçler” diye nitelenen, faşist olmayan burjuva partileriyle (Türkiye’de bu en çok CHP, SHP gibi partiler olmuştur) “halk cephesi” adı altında ittifak arayışına girmek olmuştur. Faşizmin doğru olarak kavranamamasının politik sonucu, Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de adım adım güçlenen faşist hareketler karşısında daha farklı bir politik mücadele yürütmenin ıskalanması olacaktır.

Çakır: Bu son söylediklerinizin önemli olduğunu düşünüyorum. Son soru olarak size şunu sormak isterim: Bugün 20. yüzyılın ilk yarısındaki devrimci altüst oluşlara kıyasla işçi sınıfı hegemonya oluşturacak bir güç olarak siyasete damgasını vuramıyor. Güçlü bir militan sol hareketin boy vermediği koşullarda sağ-faşizan hareketler hızlı bir yükseliş kaydetmekte. Şu halde, derin ekonomik krizin de tetiklemesiyle dünyada –ve tabii Türkiye’de– otoriterliğin daha da artış kaydedeceğini söyleyebilir miyiz? Sizce bugünkü koşullarda otoriterliğin panzehiri ne olabilir ya da ne olmalıdır?

Tanyılmaz: Ağırlaşan kriz koşullarında ve krize bir türlü çözüm bulunamaması durumunda, burjuvazinin kitlelerin umutsuzluğunu, alternatifsizliğini ve isyan duygusunu başka yönetim tarzlarına tercüme etmeye yöneldiğini tarihsel deneyimlerden biliyoruz. Burjuvazinin sağ, faşizan, teknokratik yönetim tarzlarına yönelişinin bütün dünyada emareleri görülüyor. Özetle, önümüzdeki dönemde Nazizm hortlayabilir. Başta Avrupa’da olmak üzere birçok ülkede sağ-faşizan partiler ya hükümet ortağı olmuş ya da oylarını büyük ölçüde artırmış durumdalar. Bu eğilimin önümüzdeki dönemde artmaması için hiçbir neden göremiyorum. Bu eğilimi durduracak, sizin deyiminizle panzehir olabilecek yegâne toplumsal güç dünya işçi sınıfı. Ağırlık merkezinde işçi sınıfının yer aldığı, diğer bütün ezilenleri kapsayan nitelikte bir politik mücadele hattını benimsemekten başka bir çare olmadığı kanısındayım. Bu mücadele hattına dair iki şeyin altını çizmek isterim. Birincisi, söz konusu mücadelenin sermayeden ve devletten bağımsız bir kutupta örgütlenmesinin gerekliliği; ikincisi işçi kitlelerini mücadeleye çekecek, onların mevcut bilinçlerini daha ileri taşıyacak taleplerle yürünmesi.

[1] Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP, (Haz.) N. Balkan, E. Balkan ve A. Öncü, Yordam Kitap, 1. Basım, İstanbul, 2014 içinde, s. 143-179.

* Bu yazı Mesele’nin 96. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

İslamcı sermayenin yükselişi, muhafazakârlık ve otoriterlik” için 3 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir