Hüseyin Karabey: Hayatımız bir masala dönüşmüş

Facebooktwittergoogle_plusmail

Yiğit Atak / Neyir Özdemir

İlk kez Berlin’de görücüye çıkan ve İstanbul Film Festivali’nde en iyi müzik ve halk ödüllerini kazanan “Sesime Gel – Were Dengê Min”, oğlunu gözaltından çıkartabilmek için bir silah bulup askere teslim etmesi gereken bir nine ile torununun öyküsü. Dengbej geleneğinden yoğun bir şekilde beslenen filmin yönetmeni Hüseyin Karabey ile hikâye anlatıcılığınına ve filmin geçtiği 90’lardan bugüne Kürt hareketinin yolculuğuna dair sohbet ettik. “Sesime Gel” 5 Aralık’ta vizyonda.

 

“Sesime Gel” hikâye anlatıcılığı üzerine bir film. Dengbejlerin anlattığı bir hikâyeyi izliyoruz, bu hikâyenin içindeki Berfe Ana ve hatta sonradan çocuk karakter Jiyan da hikâyeler anlatıyor. Bu geleneğin sizin üretiminizdeki payı nedir?

 

Gençken takip ettiğim Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Yılmaz Güney ve Abidin Dino gibi beni çok etkileyen sanatçılar vardı. Bu isimler hakkında okuyunca onları unutulmaz kılan ve alanlarına katkı yapmalarını sağlayanın yetenekleri dışında yerelden beslenerek bir form yaratmaları olduğunu gördüm. Bu topraklara Mezopotamya demek hoşuma gidiyor, burada anlatılan öykülerde karakter ve olay ön planda. Nazım’ın mükemmel bir şair olduğu belli ama ek olarak şiirlerindeki karakterler inanılmaz zengin ve sanki karşımızda oturuyordur. Ben de kendi en iyi bildiğim şeyi anlatmaya çalışıp bunun sinemadaki karşılığı ne olabilir diye düşündüm. Bazı yönetmenlerimiz bunu denedi, bazıları ise denemedi ve 80’lerden sonra gelişen yeni sinemada görselliğin daha ön planda olduğu başka bir akım hakim oldu. Ben tersini yapmaya çalıştım, kendime sinemaya nasıl katkı sunabileceğimi ve kendi dertlerimi anlatabileceğimi sordum. Bunu ne kadar becerdim bilmiyorum ama beceremiyorsam da bunu beceremeyeyim. Belki birileri yaptığımdan esinlenir, benim yapamadıklarımı daha mükemmel bir şekilde yapar.

 

Dengbejlerin hafızanın geleceğe aktarılmasındaki önemi aşikâr. Bu geleneğin etkisi gittikçe azalıyor mu?

 

Dengbej geleneğinin önünde iki sorun vardı. Biri televizyonun evlere girmesi ve köylerde cep telefonunun yaygınlaşması ile modernizmin kırsaldaki yaşam biçimini değiştirmesi. Bu aygıtlar dengbejlerin doldurduğu yaşamsal boşluğu doldurduğu için dengbejlerin ömrü tükenmeye başladı. İkincisi ise Kürtçenin 2000’lerin başına kadar yasak olması. Diğer yandan da Kürtlerin mücadelesi bir bilinç yarattı, kaybolmakta olan bir geleneğin yakalanıp sahiplenilmesine yol açtı. Eminim Türkiye’de yaşayan diğer halkların birçok geleneği bahsettiğim ilk sebepten dolayı yok olup gitti, gelişemeyen siyasal bilinçleri de bunları korumayı beceremedi. Kürt hareketi ise Kürt illerinde kültür merkezleri açtı, Diyarbakır’da dengbej evleri var, dengbejler son 30 yılda olmadığı kadar bir araya gelebiliyorlar, gençler onlarla çalışabiliyor. Keza filmin müziklerini yapan Serhat Bostancı, İmran Erin ve Ali Tekbaş Hakkari’de dengbej geleneği ile yetişmiş gencecik müzisyenler.

 

Kadın dengbejler de mevcut mu?

 

Mevcut. Küçüklüğümde evimize gelen bir kadın dengbeji hatırlıyorum, beyaz yemenisinden dolayı “Beyazı” diyorlardı. Saatlerce hikâyeler anlatırdı, Kürtçem olmadığından anlamazdım ama çok saygı görürdü ve anneannem ya da babaannem gelmiş gibi ağırlanırdı. Ama  dediğim gibi zamanla üretim koşullarının değişmesi dengbejlerin asli işlerinin gerekliliğinin yok olmasına sebep oldu. Bir de türkü formunda söyleyen, stran okuyanlar var. Filmin başında da görüyoruz bu kadın dengbejleri, onlar devam ediyor. Ancak usta-çırak ilişkisiyle yetişmiş insanlar ve kadınlar gittikçe azalıyor.

 

Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra dengbejlerin anlattığı bir hikâyeden çok etkilenmişsiniz.

 

Sanatçı Halil Altındere, 2007’de dengbejlerle ilgili bir çalışma yapmıştı, ben de katkı sunmuştum Halil’e. Hatta dengbejlerin ilk içime kaçması o zaman olabilir. Orada dengbejlerin hikâyelerini tercüme yoluyla dinleme fırsatımız olmuştu. Binlerce yıllık bir hikâyeyi Abdullah Öcalan’a uyarladıklarını gördüm. İşte “Şeytan anlaşma içindeydi, bir kara büyü yapıldı, halkın güneşini çaldılar” gibi bir öyküyü mekân ve isim de belirterek anlatıyorlardı. Hepimiz aslında masallarla büyüdük ve masallar da gerçek olaylara dayanıyor. Dengbejler yaşadıkları yerlerde gazetecilik görevini de yerine getiriyorlar, insanlara komşu köyde ve ülkede neler olduğunu, yüz yıl öncesini ve bundan sonra neler olabileceğini anlatıyorlar. Öğüt de veriyorlar zira iyi niyetli ve halkın selameti için çalışan insanlar. Bu açıdan seyirciye hikâyecinin bir hikâyeyi nasıl topladığını da göstermek istedim. Filmde seyirci dengbejin kendi anlattığı hikâyenin bir parçası olmasına tanık oluyor. Bunları iç içe geçirince böyle bir senaryo ortaya çıktı.

 

Filmde askerler bir köyü basıyor, erkekleri göz altına alıyor ve her evden bir silah gelene kadar salınmayacaklarını söylüyor. Bu mutlaka 90’larda sıkça yaşanmış türden bir hadise. Bu konu sizin önünüze nasıl düştü?

 

“Gitmek”i bitirdiğimde festivalleri dolaşırken müzisyenlerimden Hüseyin Yıldız yeni filmimin ne olacağını sordu, ben de bilmediğimi söyledim. Belki bir hikâye çıkabilir diye Dersim bölgesinde yaşanan bu tür hadiselerden, insanların silah bulmak için girdiği tuhaf maceralardan bahsetti. Kafamın bir yerinde kaldı bu ve daha sonra bir nine ile kız çocuğu bu durumda kalsa ne olur diye düşündüm. Kadın gerillalar var ama günlük yaşamın içindeki bu iki karakterin elinde silah olması abes. Amaç birini öldürmek olsa iki taraf da hemen silah sağlayabilir. Ama silahı birini öldürmek için aramıyorsan bulamıyorsun.  Bu noktada savaşın absürtülüğü açığa çıkıyor. Bir yandan da eğer savaş varsa gri alanlar ve saçmasapan kararlar da var, onu da göstermek istedim. Filmdeki gibi bir ihbar geliyor, komutan bir emir veriyor, alttakiler de emrin ne kadar saçma olduğunu bilseler bile uymak zorunda. Emri yerine getirmek için ne gerekiyorsa yapıyorlar, hatta köylülere silah satıyorlar. Savaşın absürtlüğünü ve korkunçluğunu binlerce hikâye ile anlatabiliriz ama ben biraz da Kürt kültürünü, coğrafyasını, müziğini ve hikâye anlatıcılığını ön plana çıkaran bir öyküyü tercih ettim. Bu, bazı insanlar için o döneme dair çok hafif bir öykü olabilir, çok daha travmatik şeyler anlatılabilirdi. Ama ben seyirci izlerken başka bir şeye tanıklık etsin istedim ve göstermek istediklerimin önüne geçmeyen nispeten hafif bir hikâye seçtim. Hikâyeyi dengbej kültürünü iyi bilen Abidin Parıltı ile beraber yazdık, yaklaşık iki yıl sürdü.

 

Filmde devlet silah olmayan bir eve silah sokmayı başarıyor.

 

Evet. Bir de şu var, bir kız çocuğu çıktığı yolculuktan bir yetişkin olarak dönüyor. Nine 7 yaşındaki Jiyan’a emanet ediyor silahı. Biliyor ki baba daha tehlikeli ve silahın yerini bilirse öfkesine kapılıp yanlış bir şey yapabilir.

 

Bahsettiğiniz sahnede Berfe Ana silahı bir daha ortaya çıkmaması temennisi ile ahıra saklıyor. Bu sahne ile son bir senedir yaşadığımız gelişmeler arasında bir paralellik kurmamak mümkün değil. İzlerken içimizde “Jiyan silahın nerede olduğunu biliyor, acaba bir gün o silahı alır mı “endişesi de uyandı.

 

Biz filmi çekerken çatışmalar devam ediyordu ve daha öfkeli bir mesaj verebileceğim bir ortam mevcuttu. Ama Kürt halkının içinden çıkıp savaşan Kürtler aslında savaşa ve silaha lanet okuyan insanlar. Tercih ettikleri için değil, mecbur bırakıldıkları için savaştılar. Dikkat ederseniz 30 yıldır bu savaşta her şeyini vermiş insanlar çok daha hevesli savaşı bitirmek için. Benimkisi buna bir mesaj. Dünyanın her yerinde silahı toprağa gömmek barışın simgesidir. Ama eğer barış olacaksa iki tarafı ezmeden ve kişiliklerini yok etmeden, yaşanan acıları anlayarak olmalı. Silah illa ahırda olmak zorunda değil, bir silah elbette bulunur. Biz silahı iyi niyetimizden dolayı gömüyoruz, gerçekten lanet ediyoruz silaha, bunu bilin. Kürtler barışı çok istiyorlar ve bunun onursuz bir şekilde yapılmasını istemiyorlar. Türkiye’de yaşayan diğer halkların Kürt halkıyla empati kurması lazım. Türkiye’deki yoksul halk da aslında bunun farkında. Kamuran Erkaçmaz’ın 70’e yakın ilde savaşta evladını kaybetmiş ailelerin hikâyelerini bir araya getirdiği “Acının İki Yüzü” sergisinde de görüyoruz. Ailelerin gözlerinde öfkeden ve nefretten eser yok, onun yerine acı ve kendini ifade edememişlik var. Son süreçte de savaşı isteyen taraflar çeşitli provokasyonlar yaptılar ama Türkiye’de yaşayan halklar, hatta sağ kesime oy verenler bile bunları umursamadı, barış arzularını gösterdi.

 

Aslında 90’ları anlatıyorsunuz ama bugün ile büyük bir örtüşme söz konusu.

 

“Tarih bilmiyorsanız tekerrür eder” diye bir laf var. Bizim yaşadıklarımız bir masala dönüşmüş. Yıllardır belgeseller için Kürdistan’a gittiğimde halk kullanırdı bu lafı. Hayatımız bir masala dönüşmüş, biz bile inanamıyoruz anlatırken. Bu trajikomik bir durum ama bir gerçeklik. Kürtler 90’lardan beri barışmak için ellerinden geleni yaptılar. Barışın olasılığı bile bu ülkede cumhurbaşkanlarını, genelkurmay başkanlarını öldürttü. Arkasından tekrar yüzlerce binlerce insan öldü. Kürtler hep barışı içlerinde taşıyarak devam ettiler. O yüzden savaş sürse de içimizdeki umut buydu, belki de bu yüzden denk gelip örtüştü. Umarım kalıcı olur. Bir de savaşın acımasızlığına çok önceden beri tanık olan biri olarak da çok umutlu olduğumu da söylemek isterim. Geçmişte yaşananlarla kıyaslanamayacak kadar önemli bir noktadayız. Bu anlamda iki taraftan da barışa katkı sunan herkese minnettarım.

 

Filmde yoğun bir savaşın yaşandığı bir dönemi izliyoruz ama doğrudan bir şiddet görmüyoruz. Bu noktada nasıl bir denge gözettiniz ve hiç eleştiri aldınız mı?

 

Sıradan halktan böyle bir şey duymadım, sadece öfkeli ve farklı bir anlamda misyon bekleyen insanların bazıları söyledi. Kimisi “Bizim askerimiz böyle değil” dedi, kimi tersini savundu. Bakanlık da “Türk askeri böyle şeyler yapmaz” diye tam yedi kere reddetti projeyi. Kürtlerin arasından bir-iki arkadaş da kendince haklı olarak serzenişlerde bulundu. Elbette çok daha korkunçları anlatılabilir ve anlatılacak ama bu hikâye başka bir şeyi amaçlıyor. Ben şiddet üzerine deneyimimi de paylaşmak istiyorum. Şiddet gördüğünüzde hissedilen bir şey değil. İzleyeni terörize edecek korkunç ve pornografik şiddet görüntüleri bize haberlerde zaten hep gösterildi. İnsanları değiştiren bu görüntü değil. Kürtlerin dilinin konuşulması gerektiğini söylüyoruz, en demokratımız bile “Yazık, Kürtler dilini konuşsun” diyor ama hiç kimsenin aklına gelmiyor o dili öğrenmek. Binlerce yıldır beraber yaşıyoruz, İngilizce, Almanca, İspanyolca öğreniyoruz, Kürtçe’yi neden öğrenmiyoruz? Çünkü empati duyulmuyor. Oysa özellikle kültürle, müzikle ilgili biri Kürtçe’nin zenginliğinin farkına varsa bu belki de kendinden gerçekleşecek bir şey. İkincisi, klişe filmlerde kötü şeyler kötü koşullarda yaşayan insanların başına gelir. Örneğin Afganistan, Libya ya da Filistin kampları fakir ve kurak yerlerdir gözümüzde. Halbuki öyle değil. Bu insanlar hayatlarından memnunlar, fakirlik çok tartışmalı bir kavram. Belki filmi seyreden birileri orada yaşamayı bile isteyecek. Ben oradaki tek sorunun savaş olduğunu göstermek ve şiddetin filmin önüne geçmesini engellemek istedim. Tabii diğer yandan da şiddet filmin başından sonuna kadar mevcut. Devamlı daha korkunç bir şey olacağının, o silahın patlayacağının gerilimi var. Bu da oranın ruh hali aslında. Bu, o insanları daha çok yaralayan ve üzen bir şey. Bir gün öyle bir aşamaya geliyorsunuz ki o baskı ortamında “Bana bir şey olsa da kurtulsam, bu korku bitse” diye düşünüyorsunuz. Rus yönetmen Elem Klimov’un “Gel ve Gör” isimli bir savaş filmi var. Bir saat boyunca hiçbir şiddet görüntüsü görmüyorsunuz ama o kadar dehşete kapılıyorsunuz ki savaşın kendisini bizzat görmek o dehşet duygusunu karşılamıyor. Ama ben de bir gün şiddetin korkunçluğunu anlatan bir film çekebilirim. Şiddet gösterildiğinde tahammülsüz ve korkunç bir şey olarak gösterilmeli. Sinemada seyreden o görüntüyü izlediği için pişman olmalı. Bir araştırma okumuştum, televizyonlarda, izlediğimiz dizi ve filmlerde günde yüze yakın insanın ölümünü görüyormuşuz. Ama bu bizi hiç etkilemiyor. Ben 27 yaşımda annemi kaybettiğimde ölümle ilgili hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Şu an işkenceden bahsetmek kabullenilmiş bir olay, bir-iki tokadı da işkence gibi algılıyoruz, ne var bunda diye düşünüyoruz. İşkence duygusunu bir yaşa bakalım, o zaman işkencenin kelimesi ve olasılığı bile ürpetiyor.

 

İzleyicinin belki de filmin geçtiği yerlerde yaşamak isteyebileceğini söylediniz. Biz de filmi izlerken Van’a gitmek istedik zira harika bir coğrafya ve manzaralar söz konusu. Bir de bir dağ görüntüsü ile açılıyor film, dağ da Kürt Özgürlük Hareketi için bir sembol herhalde.

 

Düşünmediğim farklı bir anlama gelebilir dağ ama benim için dağlar ve bulutlar masalsı formlar. Van’a, Gevaş’a ya da Ahtamar Adası’na gittiğinizde “Dünyanın bütün masalları burada yazılmış heralde” dersiniz. Kürdistan büyüleyici bir yer, filmi çekeceğim mekânı bulurken de hiç zorlanmadım. Hatta en az dört tane daha alternatif vardı ama hepsinde savaş olduğundan oralarda çekemedik. İki izleyici tipi var. İlki, filmi önyargısız ve beklentisiz izleyenler. Kamerayı yakın plan kullanmayı sevmiyorum, seyirci kendisi keşfetsin istiyorum. Bu tip izleyici filmde bir tanıklıkla karşı karşıya kalıyor ve izlediği şey kendi yolculuğuna dönüşüyor. Bu tip izleyici bu keşiften sıkılmıyor ve  anlatmak istediğim her şey karşı tarafa geçiyor. Tersi bir sinema bekleyen, daha belirgin bir yerden bakan bir film bekleyen izleyiciler için ise bu durum sıkıcı olabiliyor. “Çok uzun planlar ya da gereksiz sahneler var” denebiliyor, oysa o sahneler benim için böyle bir sinema dilinde en önemli sahneler. Mesela karakterler ikide bir birbirlerine “Allah evladını yaşatsın” diyorlar. Bu cümleyi anlamak önemli. Belki ilk anda bir şey ifade etmiyor ama filmin gerçekliği içinde yaşamın rutinliğini yansıtıyor ve büyük bir anlam taşıyor. Orada temel sorun bu, insanlar çocuklarını kaybetmemeye çalışıyor. Ama yaşamın rutini gerçekleşmek, o ekmek pişmek, o koyunlar otlağa çıkmak, hayat devam etmek zorunda. İşte o zaman savaş, askerler ve üniformalar fazla geliyor o doğaya. Bunlar olmasın, gitsinler istiyoruz. Kimin haklı ya da haksız olduğu sorusunun ötesinde bir şey bu.

 

Gitmek” ve “Sesime Gel”de savaşın göbeğindeki kadınların mücadelesine ve yolculuklarına tanık oluyoruz. Bu vurgu sizin için neden önemli?

Bunu bilinçli olarak yapmıyordum. Ama bir gün birisi sorunca fark ettim ve üzerinde düşündüm. Gerçekten belgesellerim ve kısa filmlerimde de kadın karakterler var. Bana çok büyüleyici geliyor kadınlar. Belki annemin üzerimizde bıraktığı etki de olabilir. Biz dört erkek kardeşiz ve evdeki tek kadın annemdi. Hayal ettiği erkekleri yetiştirdi heralde, biz evden çıkana kadar kadınlarla erkeklerin eşit olduğunu zannediyorduk. Evde herkes yemekten temizliğe kadar her işi yapardı. Sonra da çok güçlü kadınlarla tanıştım hayatımda. Belki ilerideki filmlerimde erkekler de başrolde oynayacak, bu doğal bir seçkiyle gerçekleşen bir şey. Tersi olsa hissedilirdi zaten, insan hissedemediği bir şeyi planlayarak yapmaya başladığında samimiyeti yakalayamıyor ve seyirci bunu hissediyor. Ben o karakterleri tanıyorum, hayatımın içindeler. Mütevazilikleri, görünmez kahramanlıkları beni çok etkiliyor. Erkek dünyasında böyle bir şey yok, kahramansanız kahramanlığınızı hissettirmek zorundasınız. Kadınlarsa öyle değil. Belçika’da yaşlı bir kadın, “Temo, annesi ve çocuğunun onun için neler yaptığını bir gün öğrenebilecek mi” diye sormuştu. Çok anlamlı bir soruydu. “Sizce?” diye cevap verdim. “Yok, söylemez onlar” dedi. Evet, annelerimiz öyle, bizim için neler yaptıklarını rastlantı sonucu birinden öğreniriz. Kadınlar ve erkeklerin yapıları farklı. Eskiden sol örgütlerin güçlü olduğu ve yoğun işkencelerin yaşandığı dönemlerde en zor çözülenler kadınlar olurdu. Aldıkları siyasi bilinç ve eğitimden öte bir şeydi bu.

Filmde hayatlarında ilk defa kamera karşısına geçen amatör oyuncular başrolde. Bir de zannederiz köy halkı da kendi yaşadıkları şeyleri oynuyor. Bu oyuncularla çalışmak nasıl bir deneyimdi?

Belgesellerimin konuları insan hakları ihlallerine dair korkunç olaylardı, o deneyimlerimden insanlarla nasıl çalışacağımı biliyorum. Aktörlerle nasıl çalışacağımı öğrenmek için de dört yıl tiyatrolarda mesai yaptım. O yüzden karakterleri yazarken o karakterleri bulabileceğimi de biliyordum. Örneğin Feride Anne’nin (Gezer) yerine kimi oynatabilirdik ki Türkiye’de? Olsa olsa başka bir Feride Anne bulup onu oynatırdık. Savaş halklarımızın farklı şekillerde eğitilmesine de yol açtı. Mesela Feride Anne’nin eşi 20 yıldır Van’da İnsan Hakları Derneği’nin başkanlığını yapıyor, görmedikleri zulüm ve ikiyüzlülük kalmamış. Geleneksel, toprağına ve inançlarına bağlı bir kadının çok farklı bir aydınlanma yaşamasına yol açmış bu. Erkeklerde bu kadar görünür değil bu durum ama kadınlarda farklı. Eğer Barış Anneleri ile konuşursanız okuma yazma bilmeyen bir kadının buradaki bir doktora öğrencisinden çok daha aklıselim şeyler söylediğini görürsünüz. Bizim asla edinemeyeceğimiz bir deneyimi yaşadıkları hayattan beraberlerinde getirebiliyorlar. Feride Anne ilk gittiğimiz kasttı ve denk geldi. “Oğlum, ben yaparım, merak etmeyin, bizim hayatımız böyle” dedi. Ve tabii ki senaryoya benim yazamayacağım çok güçlü şeyler de kattı. Ek olarak Feride Anne’nin içine bir oyuncu kaçmış, o da bir şanstı. İkinci gün kameranın nasıl çalıştığını anladı, repliklerindeki dramatik bekleyişleri usta oyunculara taş çıkartır bir şekilde yaptı. Çocuklar için ise bir filmde oynamak sıkıcı bir şey. İlk iki gün eğlenceli belki ama sonrası sıkıcı. O yüzden Jiyan’ı oynayacak oyuncuyu filmi çekeceğimiz Arpet köyünden bulmak istedik. Melek (Ülger) de kendine has bir çocuk, kendi dünyası var, filmde de hissediliyor. Şöyle bir sorunla karşılaştık, oyuncular ayıp olur ya da onların yüzünden bir şeyler gecikir diye açlık gibi dertlerini bana söylemiyorlardı. Baktım olacak gibi değil, eşim Gizem’i çağırdım ve sonraki dört hafta nine ve çocukla ilgilendi. Köylüler konusu da önemli. Köylülere “Asker gelince sizi nereye topluyordu” diye sorduk, ufak meydan gibi bir yere toplandıklarını söylediler. 2000’e kadar haftada iki-üç gün geceleri oradalarmış. Askerlerin bir kısmı da köydendi, çekmeye başladığımızda psikoterapi seansı gibi oldu. Biz bile etkilendik, mekânın hafızası hepimize geçmeye başladı. O tür insanlar kamera önüne ilk kez geçince bir kez gülerler ama akabinde tuhaf şeyler oldu. Köylülerin çok daha korkunç şeyler yaşadıkları belliydi.

“Sesime Gel” aslında çocuk filmi diyeceğimiz bir film değil ama Berlin’de gençlere yönelik Generation bölümünde gösterilmiş. Bir de filmi Kreuzberg’de bir okulda çocuklarla beraber izlediğinizi okuduk. Çocuklarla iletişiminiz ve filme yorumları nasıldı?

O bölüme seçilmek beni de şaşırttı çünkü o bölüme başvurmamıştık. Yaş sınırı 12 ve üstü, acaba ne tepki verecekler diye merak ettim. Generation bölümünün seyirciyle ilişkisi köklü, gösterimlerimiz yüzlerce kişilik tıkabasa dolu salonlarda yapıldı. İzleyicilerin üçte biri çocuktu ve ailelerde çocuklarını götürme alışkanlığı oluşmuş. Beni Kreuzberg’e davet eden çocuklar da filmi festivalde seyretmişler ve tanışmak istemişler. Çocukların hiçbiri sıkılmadı filmden, filmi takip ettiklerini gösteren çok samimi sorular da sordular. Dedesiyle gelen ufacık bir kız “Ben gerçekten böyle şeylerin olduğuna inanmak istemiyorum” dedi. İyi ki de orada gösterilmiş. Kreuzberg’deki buluşma da ilginçti, genelde ülkenin asli unsurları olmayan öğrencilerin gittiği bir okul. Sırplar çoğunluktaydı, Araplar, Türkler ve Kürtler de vardı. Çocuklar filmin fragmanını indirmişler, çıktı almışlar, sahne sahne konuşuyorlar. Film yapmaya ve filmin içeriğine dair iki saatlik bir söyleşi yaptık, anadilde eğitime dair bile tartıştık. “Siz kendi anadilinizi kullanıyor musunuz bu okulda?” diye sordum çünkü Almanca neredeyse hiçbirinin anadili değil. “Bize izin vermiyorlar” dediler. “Öğretmenlerinize sordunuz mu?” dedim, öğretmenlerden bir tanesi yanıt vermek zorunda kaldı. Anadilde eğitimin üç-dört yıl önce Berlin’de bir-iki okulda denendiğini, başarılı sonuçlar alındığını ama devamının gelmediğini anlattılar. Eğitimciler olarak çocukların belli bir yaşa kadar kendi dillerinde eğitim almasının tüm yaşamlarını etkileyen pozitif bir şey olduğunu gördüklerini söylediler. Çocuklar kendilerini ifade edemeyince agresifleşip çevrelerine zarar veriyorlar. Demek ki onların da orada devam edecek bir mücadelesi var.

“Gitmek”te de “Sesime Gel”de de yolculuk sahnelerinde, arabalarda İbrahim Tatlıses çalıyor. Kendisine bakış açınız nedir?

İbrahim Tatlıses bir fenomen. Kürtlere dayatılan kimliklerle çok alakalı kendisi. Mesela, yolda Şiwan dinliyorlar ama askerleri görüp kaseti ters çevirince İbrahim Tatlıses çalmaya başlıyor. Türkler İbrahim Tatlıses’i biliyorlar, Kürtler de Türklere eğer sizi tanımıyorlarsa bu tür yolculuklarda ilk İbrahim Tatlısesi’i dinletir, o bir köprü gibi. 80’lerden sonra Kürtlere dayatılan kimliklerden bir tanesi, İbrahim Tatlıses’in de temsil ettiği bir türkücüler grubuydu, Küçük Emrahlar, Mahsunlar vs. Kürtlere şunu dediler: “Siz de başarabilirsiniz ama bu eğitimle olmayacak. Siz yetenekli, sempatik, biraz cahil karakterlersiniz”. Bu kimliği üstlenenlerin gerçekliği böyle olmasa bile medyada biz hep öyle hissettik. Hiçbir beyaz Türk ünlü Kürt türkücülere hayranlık duysa bile onun gibi birisi olmak istemez. Siz mesela 1980’den sonra Kürt kimliği ile ünlü bir profesör, bir doktor, bir hakim, herhangi bir bilim insanıyla karşılaştınız mı? Yok, ama bilim insanı olmadığından değil, bunlar örnek olarak çıkmasın diye. O kimliği reddeden, o kimlikle asla bir araya gelemeyecek insanlar olduğu için. O yüzden İbrahim Tatlıses var filmlerimde. Babam da çok sever İbrahim Tatlıses’i ama “Oğlum ben sesini seviyorum” der. Bir de adam gerçekten bir fenomen. Bütün Ortadoğu’da İbrahim Tatlıses ismiyle bilinir ama Kürtlere dayatılan stereotip bir karakterdir. Özcan Alper’le “Gitmek”in ön hazırlığı için seyahat ederken nereye gitsek önce İbrahim Tatlıses kaseti takıyorlardı, çünkü biz Türk’üz onlara göre, türk gibi görünüyoruz. Önce İbrahim Tatlıses koyup, senin tepkine göre oradan esas dinlediği şeye geçecek. İbrahim Tatlıses Kürtlere göre “sizin bildiğiniz bizden biri”.

Geçen yıl Amed’de yapılan, Şiwan Perwer ve İbrahim Tatlıses’in beraber sahne aldığı töreni nasıl değerlendiyorsunuz?

Şiwan Perwer’i tanıyorum. Bizim için Şiwan özgürlüğün temsilcisi, nasıl ki o dönem İbrahim Tatlıses sefaletin ve teslimiyetin örneği ise, 20’li yaşlarımızdayken, Şiwan da direnişin, insan olmanın ve bunu Kürtçe yapabilmenin temsilcisiydi. Ben Şiwan’ın büyük bir kalbinin olduğunu düşünüyorum. Büyük bir mücadelenin ateşiydi ve ruhuydu her zaman. O, mütevazılığı ile barış için her şeyi göze alarak gelmişti o toplantıya. Onu İbrahim Tatlıses ile özdeşleştirmek çok haksızlık olur. Ama durum benim tezime uyuyor maalesef; Türkiye halkı için İbrahim Tatlıses, Kütler için Şiwan. Gerçekten de Şiwan’ın kasetinin arkasına İbrahim Tatlıses doldurulurdu, bunlar hep yaşanan şeyler. O sebeple, gerçekten çok simgesel ve göstergebilimin üzerine pek çok şey söyleyebileceği bir buluşma olduğunu düşünüyorum. Barış için gerekli bir ön buluşmaydı. Daha ötesi, daha fazlası değil. Zaten taraflar da bunun hakkını verdi. Özellikle Şiwan Perwer olsun, Kürtler olsun, durumu anlayışla karşıladılar, asıl amacının ne olduğunu söylediler, diğerlerinin bir yere çekmesine fırsat vermediler ve seçimlerde de bunu tekrar gösterdiler.

O buluşma çerçevesinde Barzani de gelmişti, akabinde KDP ve Rojava’daki Kürt yönetimi arasında gerilimler hasıl oldu. Kürtlerin uluslaşma sürecini nasıl görüyorsunuz?

Bence Türkiye tarafının şimdiki aydınları eski aydınları temsil etmiyorlar. Yanlış anlaşılmasın ama biraz cehalet de var. Mesela, bir ulusal mücadelenin neden ilerici olduğunu bir türlü kabul edemiyorlar. Bir kere sosyalizmin, Marksizmin belli yorumları var. Sosyalizmi, varılacak sosyo-ekonomik bir örgütlenme olarak görür Marksistler. Derler ki, önce feodalizm, ondan sonra kapitalizm ve sonra sosyalizm yaşanır. Bir ülkede sosyalizm yaşanması için o ülkede önce kapitalist uluslaşma sürecini tamamlanması gerekir. Baskı altında olan ve hiçbir zaman uluslaşmamış bir halkın mücadelesi bütün unsurlarıyla ilericidir. O uluslaşma mücadelesinin içinde sizin hoşunuza gitmeyen kesimler ya da beğenmediğiniz insanlar olabilir ama buna rağmen ilericidir. Son otuz yıldır Güney Kürdistan savaşta. Kürtlerin kendi aralarında birbirlerini değerlendirmesiyle buradan oraya bakmak bir olamaz. O yüzden Kürtlerin bütün unsurlarının bir araya gelip uluslarını yaratmaya çabalamaları ya da yaşadıkları ülkelerde barışı mümkün kılacak uygulamalar için ellerinden geleni yapmaları ilericidir. Bunu yaptıktan sonraki toplumsal ve sosyo-ekonomik koşullarda Kürtlerin yapacağı tercihler Kürtleri ilgilendirir. Bir gün bu ülkeye barış gelecek ve ondan sonra Türk ve Kürt haklının emekçileri örgütlenecekler, çünkü Türk ve Kürt halkının zenginleri onları sömürecek. Ama şu aşamada bunu bilsek dahi uluslaşma ileri bir adımdır, o yüzden bunu destekleyeceğiz. Ezilen halkların temsilcileri olarak, bir köle olarak, bir işçi olarak da Kürt halkının kendi uluslaşma sürecini kayıtsız şartsız destekleyeceğiz. Çünkü bu halk sömürgeleştirilmiş ve parçalanmış bir halk. Barzani ile ilgili durum bu düzeyde tartışılacak bir şey değil. Bence Türkiye’de barışın gelmesinin en büyük sebebi Güney Kürdistan’daki yani Kuzey Irak’daki gelişmelerdir. Barzani bizzat, savaştan beslenen eli kanlı Türkiye burjuvazisine, olijarşisine para veriyor. Nasıl veriyor? İnşaat yapın, petrolden de veririm, yeter ki bu savaş dursun diyor. O yüzden bu savaş duruyor. Savaşların hiçbiri keyfi olarak çıkmaz, keyfi olarak da bitmez. Ekonomik çıkarlarla alakalıdır. O yüzden ben KDP’li değilim, KDP gibi düşünmüyorum ama iyi ki varlar ve iyi ki bu dönemde denk düştü. Kürtlerin elinde birilerinin iştahını kabartacak bir şeyleri var, Barzani bu dengeyi kullanarak barış sürecinin gelmesini kolaylaştırıyor. Çok iyi hatırlıyorum, 92-93’lerde gittim Güney Kürdistan’a, korkunçtu. Zaten on yıllık İran-Irak savaşından çıkmıştı, bir yandan Saddam saldırıyor, bir yandan kendi aralarında kavga ediyorlar, fakirlik diz boyu, Halepçe Katliamı’ndan sonra bir milyona yakın insan dağlardan öle öle Türkiye’ye geldi. O dönemde orada savaşı sürdüren generaller korkunç bir savaş yürüttüler. Sonra  bir baktım Mehmet Ağar gibiler bile savaş değil barıştan bahsetmeye başladı. Ne oldu diye merak ederken gittim baktım, orada emekli olan komutanlar, savaş için kanlı makaleleri yazan köşe yazarları Kürdistan’da müteahhit olmuşlar. Üniversiteler, işyerleri yapıyorlar. Dedim ki, evet, savaş gerçekten biter böyle olursa. Çünkü savaşı en çok savunan ve en çok provakasyon yapan kesim şimdi barıştan besleniyor. Lanet olsun, beslensinler, insanların ölmesinden çok daha iyidir. Eğer ideal bir yönetim biçimine geçilecekse adım adım geçilecek. Feodal ilişkilerle yaşayan, yarı sömürgeleştirilmiş bir ülkede daha ilerici adımlar olmaz. Geçmişte bu korkunç süreci yaşayan orta yaş üzeri Kürtler barış sürecine çok destek veriyorlar, çünkü geçmişle bugün arasındaki farkı biliyorlar. Bu ülkede Kürtler açısındna korkunç bir dönem yaşandı. Kürtlerin istediği türde tam anlamıyla bir barış gelmiş değil ama asla geçmişle kıyaslanamaz. O yüzden orta yaş üzeri Kürtler neler yaşandığını bildikleri için AKP’li olmadıkları halde bu barış sürecine mümkün olduğunca fazla destek veriyorlar. Size basit bir örnek vereyim. Hakkari’de 50 yaşlarında bir PTT memuru ile konuştum. Bak Hüseyin diyor; 2000 yılından önce Hakkari’nin devlet hastanesinde bir tek uzman yoktu, bir hastamız olduğunda iki tane kıçı kırık ambulansla Van’a yetiştirmeye çalışıyorduk, o da ancak ambulansın benzin parasını alırsan. Şimdi Hakkari’de on beş tane uzman var, ben bunu nasıl yok sayarım diyor. Kürtlerin özgürleşme mücadelesi, isteği sadece siyasi bir istek değildir, hayatta bir karşılığı vardır; insan gibi yaşamak.  Ben bundan sonraki aşamanın şöyle olacağını düşünüyorum; barış gelecek, ondan sonra Kürt halkı kendi içinde zenginleri fakirleri olarak ayrışacak, sonra da Türkiye’de yaşayan emekçi kesimden insanlar kendi mücadelelerinin bir üst aşamasına geçecekler. Kürt ve Türk zenginleri de bunu mümkün olduğunca engellemeye çalışacaklar. Aydın kelimesine yakışmayan, entelektüelizmden bir haber insanların deforme ederek gerçekliği sunmaları beni çok rahatsız ediyor. Kürt halkını milliyetçilikle suçlamak kadar salakça bir şey olamaz. Milliyetçilik kötü değildir, biz ezen bir milliyetçiliğin kötü olduğunu söylüyoruz. Kürt halkının milliyetçiliği nasıl ezen bir ulusun milliyetçiliği ile aynı kefeye koyulabilir? Bunu bir aydın yapıyorsa, bu kişi savaş isteyen, lanetlenmesi gereken insandır. Biz bir halkın konuşmasını mı engelliyoruz, bir halkın olmadığını mı iddia ediyoruz? Varsın birisi de “Kardeşim ben Kürtleri çok seviyorum” desin. Bu birisini engellemediği, birisinin üstünde baskı oluşturmadığı sürece senin empati kurman gereken bir şey. Sen bunu nasıl, bir kocaman devlet aygıtı, onun askerleri, mahkemeleri, medyası ile özdeşleştirirsin? Biz Türkiye halkından nefret etmiyoruz ki; Türkiye halkları adına, başka uluslar üzerinde korkunç bir terör estiren milliyetçi bir oligarşiden bahsediyoruz.

Kürt sinemasından son yıllarda bir yükseliş olduğu aşikar. Siz gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz ve kendinizi o resimde bir yere konumlandırıyor musunuz ?

Bir sinemacı film yaparken kendisini hiçbir yere konumlandırmaz. Onu tanımlamak isteyen kesimler vardır. Ben bunları yapımcılar ve akademisyenler olarak tanımlıyorum. Ben her zaman Kürt ve işçi sınıfı bir aileden geldiğimi söylüyorum. Bunun sebebi bu ülkede ayrımcılık olması ve bu kesimden  gelen insanlar için sinema yapmanın zor olması. Bir empati kurulsun diye bunu yapıyorum ve bir gün bu ayrımcılık ortadan kalktığı zaman bu kelimeleri kullanmayacağım. O anlamda kendimi bir yere konumlandırmıyorum ama Kürtler baskı altında olduğu sürece kendimi Kürt sinemacı olarak  nitelendireceğim. Diğer tanımlamalar benim açımdan gerçekten çok karmaşık ve gereksiz çünkü neye Kürt sineması diyeceğimiz muğlak. Kürt parasıyla çekilen, Kürtlere gösterilen, Kürdistan’da çekilen filme mi diyeceğiz? Konusu Kürtlerle alakalı olmasa bile Kürt parasıyla çekilen filme Kürt sineması mı diyeceğiz? Yani karman çorman bir durum var. Ancak, bu tartışmaların bir ulusun ötelenmişliğine, ezilmişliğine dem vurması açısından siyasi bakımdan bir anlamı var. Ben de o anlamı önemsiyorum, o yüzden Kürtlerin daha fazla sinema yapmasının, bu ülkede her anlamda özgürlüğün kendini daha rahat ifade edebileceği alanlar açacağını düşünüyorum. Bir de Kürtlerin anlatacağı çok şey var. O kadar bastırılmış bir ulus ki, ufacık bir çaba, ufacık bir ışık gördüklerinde oraya doğru yöneliyorlar. Bu bir kendini ifade etme isteği, benim açımdan öyleydi en azından. Ben sinemacı olmak için sinemacı olmadım, yaşadıklarımı anlatmak için sinemacı oldum. O zaman yüzyüze olduğunuz sorunlar size o kadar dert gibi görünmüyor, yoksa Kürt sineması yapmak insana para getiren ya da ün getiren bir şey değil, başınızda gelmedik şey de kalmıyor. Türkiye’de sanat sineması yapmak zaten çok zor, Kürt sinemasında biraz daha zor oluyor. Destek olabilecek kişiler korkup destek olamayabiliyor. O yüzden Kürt sineması kavramını, sadece özgürlükler anlamında tartışmayı yükseltmesi, farkındalık yaratması anlamında önemsiyorum. Ben filmlerimi çekerken, nerede çekiyorsam oranın gerçekliğini bozmadan kaydetmeye çalışıyorum. Bir karakter Kürtçe konuşuyorsa Kürtçe konuşuyor benim filmimde, Türkçe konuşuyorsa Türkçe, Arapça konuşuyorsa Arapça. Benim filmimi seyreden insan onun hayatını değiştirecek, ilk defa şahit olduğu ve güvenebileceği bir filmle karşılaşıyor. “Kürtlerin yaşamı böyleymiş demek ki, Kürtçe böyle bir şeymiş demek ki” diyor. Bence bu çok daha değerli bir şey. İleride de illa ki bir tanımlama yapılacaksa, biz bu topraklardan beslendiğimiz için, Mezopotamya sineması demek iyi olabilir.

Sinemacı olmak için değil, yaşadıklarımı aktarmak için sinema yapıyorum dediniz. Batıda yaşayıp doğuda olanları bilmesine rağmen, yaşananları göz ardı eden, bağlantı kurmamayı tercih eden, mazeretler üreten büyük bir kesim var. Gerçekliğin katılığı bu insanlara dokunamıyorken sinema gerçekten dokunabilir mi? 

Bence herkes en iyi bildiği şeyi anlatmakla sorumlu. Birbirimize empati kuracaksak bu, bilgi ile olmuyor. Bilmek hiçbir şeyi değiştirmiyor hayatımızda. Bilginin hayatımızda varoluş şekli son otuz, kırk yıldır çok başkalaştı. Bilgi sizi değiştirmiyor ama empati değiştiriyor. Mesela, bir yakınınız kanserse ve sebebinin de sigara olduğunu biliyorsanız artık sigaraya karşı çok tepkisel davranabiliyorsunuz. Oysa sigaranın kanser yaptığını hepimiz biliyoruz ama onunla duygusal bir bağ kurmadığımız müddetçe bizi etkilemiyor. Kürtlerin baskı altında kaldığını ve yıllardır öldürüldüklerini herkes biliyor, ama o insanın bir anneanne olabileceğini, bir torun olabileceğini, bizim gibi hatta bizden daha güzel bir köyünün olabileceğini, yaşayan bir kültürünün olduğunu bilmediğimiz için empati kurmuyoruz. Irak’ta bir milyon insan ölüyor ama umursanmıyor çünkü haberlerde bir rakam bu insanlar. Haberlerde bugün beş yüz kişi daha öldü denip geçiliyor. Oysa bunun yerine savaşta ölen bir insanın beş dakikalık portresi verilse inanın ki çok daha vicdanlı bir şekilde bakarız. Empati kurmuyor dediğimiz insanların akıllarında “Sesime Gel”i seyrettiklerinde ufacık bir çelişki, ufacık bir soru işareti kalırsa bundan sonra karşılaşacakları bilgi ile kurduğu ilişki de değişiyor. “Gitmek”te mülteci bir ressam vardı mesela, birçok insan mültecilerle ilgili  bir haber gördüğünde aklına hemen onun geldiğini söylüyor bana. Böylesine bir yaklaşımın insanları değiştireceğine inanıyorum. Halk arasında en kuvvetli edebiyat hala sözel edebiyat. Ninelerimizin, dedelerimizin gözünde sanatçı denen adam şair olan adam. Söze hakim olan kişiye çok büyük bir hayranlık var halk arasında. Sebebi de biraz önce söylediğim şey, çünkü o şair öyle bir anlatıyor ki duyguları da hissetme şansını yakalıyoruz. Biz sinemacılar olarak onun devamı olan bir biçimiz. Ben sinemayı sanat olarak görüyorum ve iyi bir sanat eserinin de insanın hayatını değiştirebileceğine inanıyorum. İyi bir sinema filmi seyrettiğimde Güney Afrika’da bir kız çocuğu gibi hissedebiliyorum, “Sarafina!”da öyle hissetmiştim. Başka bir filmde Danimarka’da bir eşcinselin duygularını yaşamaya başlıyorsun, sinema çok büyüleyici.

Bir dönem filmi çekme projeniz olduğunu biliyoruz. O projeden biraz bahsedebilir misiniz?

Mahir Çayan’ların İsrail başkonsolusunu kaçırmalarını, o altı günün hikayesini anlatmak istiyorum. Heyecan verici bir proje benim için. İki yıldır üzerinde çalışıyorum ama daha zaman alacak, hakkını vererek çekmek istiyoruz. Karakterlere biraz önce bahsettiğim empati duygusuyla yaklaşmaya çalışıyorum. Yani  bu insanların neyi temsil ettiğinden ziyade, o işi yaparken ne hissettiklerini anlatmaya çalışacağım. İnşallah başarabiliriz.

* Bu söyleşi, Mesele’nin 96. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Hüseyin Karabey: Hayatımız bir masala dönüşmüş” için bir yorum

  • 17 Aralık 2014 tarihinde, saat 06:07
    Permalink

    Hüseyin Karabey’e sesleniyorum… tembelliğe hakkın yok, daha daha çok üretmek zorundasın, çünkü ben ve biz senin ürettiklerinle daha cesur, daha derin ve daha bilgili olmak istiyoruz. Hüseyin, biz sana hakettiğin değeri veremeyebiliriz ama sen bu çizgiyi sürdürüp (lütfen) daha fazla ürün verebilirsen, birgün unutulmazlardan birisi olacaksın. kesin bilgi….

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir