Erdoğan Aydın: Mutlaka birlikte davranabilecek ortak bir merkeze ihtiyaç var!

Facebooktwittergoogle_plusmail

Yunus Öztürk

Gezi İsyanı’nın ertesinde, “Gezi’yi anlamak” üzere bir dizi tartışma yapıldı; yapılmaya devam ediyor. İlk başlarda, Gezi’nin sınıf bileşimi üzerinde durulmaktaydı. İsyanın dersleri, sola verdiği mesajlar tartışıldı. Daha sonra Gezi’yi referans alan bir dizi oluşum hatta bu adla bir siyasi parti kuruldu. Son olarak ise, Gezi’nin çoklu yapısına, meydana geldiği aya ve yol açtığı harekete referansla, Birleşik Haziran Hareketi (BHH) adıyla, ana gövdesini Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), TKP’nin her iki eğiliminin içinde yer aldığı Sol Cephe ve CHP’den kimi sol milletvekilleri ve il yöneticilerinin oluşturduğu, bir platformun ilanıyla karşılaştık.

Mesele’nin Nisan ve Ekim sayılarında hem ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş hem de Birleşik Muhalefet Hareketi İstanbul Koordinasyonundan Osman Öztürk ile konuşmuş, yeni girişimin istikametini anlamaya çalışmıştık. Erdoğan Aydın ile bu konuyu tartışmaya devam ediyoruz. Kendisi, 1996-2001 arasında ÖDP kuruluş ve karar organlarında yer almış bir sosyalist ve yazar. Çoğu tarih olmak üzere yayınlanmış ve çok sayıda baskı yapmış 13 kitabı bulunuyor.

Aynı zamanda Halkların Demokratik Partisi (HDP) Danışma Kurulu üyesi olan E. Aydın’dan ÖDP’nin BHH açılımını ve bir başka demokratik muhalefet hareketi olan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve HDP hakkındaki görüşlerini sorduk.  Selahaddin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ifade ettiği “radikal demokrasi” açılımını değerlendirmesini istedik.

Gezi’nin siyasal bir değerlendirilmesiyle, isyanın bakiyesi üzerinden başlayalım.  Bugünden Gezi İsyanı’na baktığında neler söylemek istersin? Solun Gezi ile ilişkisini, ilişkilenme biçimlerini nasıl değerlendiriyorsun?

Gezi, solun neredeyse hiçbir gücünün göremediği bir itirazın, yeni bir sosyal hareketin patlamasıydı. Hem klasik sınıf güçlerin dışında güçlerle, hem de klasik sosyalist hedeflerin dışında hedeflerle, ciddi bir sosyal birikimin patlamasıydı. Kendi gelişimi içinde giderek yeni bir kurucu iradeyi yeni bir siyasal ruhu ortaya çıkaran bir sosyal hareketti. Ancak iktidarın taktik aklı ve şiddeti karşısında Gezi’yi yönetecek taktik bir akıl üretilememiştir. Bu bir yana onun sınıfsal bileşimi başta olmak üzere bir dizi alanda tüketici tartışmalar arasında Gezinin mevzilerini kaybedişi ve giderek geri çekilişi yaşandı.

Sosyalist hareketler, Gezi’ye büyük bir direnç kazandırmış olmakla birlikte, onun açığa çıkardığı dinamikleri kucaklayıcı bir dil ve yapılanmayı geliştirebilmenin uzağında kaldı. Ondan koparılabilecek parçaları kendilerine yedeklemek çabası, onun yorumu ve kullanımı üzerinden aralarındaki rekabeti üretme telaşı örgütlü sola egemen oldu ne yazık ki. Gezi’nin çoğulcu, katılımcı ögeleri üzerinden giderek yeni kurucu bir iradeye doğru dönüşüm geçiren ruhunu yeni ve birleşik bir sol seçeneğe evriltme becerisinin gösterilemediği oranda isyanın tıkanışı ve gerilemesi yaşandı. Oysa bu toplumsal patlamadan İspanya’daki PODEMOS, Yunanistan’daki SYRİZA gibi bir bileşim çıkarılabilirdi pekâlâ. Ama Türkiye sosyalistleri olarak bu beceriyi gösteremediğimiz ortada.

Büyük bir toplumsal meşruiyetle ayağımıza gelen top, önceki alışkanlıklarımızın kurbanı olarak bir kez daha ayağımızdan kaçtı. Egemen güç ve politikalara karşı seçenek üretmeyi esas alan stratejik akıl ve kendini bu gereksinime tâbi kılan özveri yerine, toplumsal güven üretmeyen konumlarımızın tahkimi bir kez daha solu kilitledi. Kısacası Gezi ayaklanmasını birleşik harekete çevirememek sol açısından büyük bir eksiklikti. Bu eksiklikte Gezi dinamiği, hemen akabinde gelen yerel seçimlerde, sosyal demokrat bile yapılamamış CHP sandıklarına akarak devrimci ruhunu kaybedecekti. Ardından ancak bir sosyalist Cumhurbaşkanı adayının taahhüt edebileceği bir programla seçime giren Demirtaş’tan esirgenen oyların şahsında Gezi dinamiği biraz daha örselendi.

Gezi kuşkusuz AKP’nin gözü kara talanı ve totaliterizmine karşı başladı. Ama açık ki kendini anti-AKP’cilikle sınırlayan bir Gezi kendi birikimine de yabancılaşacaktı. Gezinin ruhu ancak Başlarda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” hegemonyasını geriletip “dayan Lice Gezi seninle” diyen dönüşümüyle kurucu bir ruha dönüşüyordu. Dolayısıyla Gezi üzerinden AKP karşıtlığını, bütün bir sistemin sorgulanmasıyla devrimci demokratik bir programa dönüştüremeyen bir yaklaşımın onunla temsiliyet bağı kurması da mümkün olamayacaktır.

HDK ve o zamanki Barış ve Demokrasi Partisi’nin (HDP o zaman henüz kurulmamıştı) ilk başta tutuk davranması, sonraki süreçte inisiyatif almasını geciktiren, ilgiyi dağıtan bir etken oldu mu?

Elbette oldu. Aslında burada da ikili bir değerlendirme yapmak lazım. Bir yandan 30 yıllık ve bedeli çok ağır olan bir savaşın arkasından nihayet yakalandığı düşünülen bir çözüm, diyalog fırsatının heba edilmeme kaygısı vardı. Her devrimcinin mutlak anlaması gereken ve Gezi’de boylu boyunca yer alınmasını tutuklaştıran, engelleyen bir faktör oldu bu. Bununla birlikte teslim edilmeli ki Kürt hareketinin bir parçası başından sonuna kadar hep Gezi içinde oldu. Dahası diğer bileşenleriyle birlikte HDK, başlangıcından sonuna kadar Gezi’nin en etkin bileşenlerinden biri oldu. Üstelik gerek Öcalan gerek Kandil’den gelen yaklaşımlar, BDP’nin, Gezi’de daha çok yer alması gerektiği yönünde öz-eleştirel nitelikteydi. Dolayısıyla Kürt hareketini bu anlaşılabilir ama aynı zamanda Gezi dinamiğinin birleşik bir harekete çevrilmesini zaafa uğratan ikili bir yerden değerlendirmek lazım. Bu da Gezi özgülünde öz-eleştirel değerlendirmeyi gerektirir kanısındayım.

Sol Gezi’yi öngöremedi; Gezi’ye katılanlar ise, daha sonra sola katılmadı. “Gezi kitlesine ne oldu” diye sorsam…?

Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin ilk kurulduğu yıllardaki hali olmuş olsaydı, o potansiyel, sadece Beyoğlu, Beşiktaş, Kadıköy ilçeleri tarafından bile çok ciddi bir devrimci dinamiğe dönüştürülebilirdi. Neden? Çünkü ÖDP, hem sol sekter kalıpların aşılıp hayatın ortaya çıkardığı yeni durumları anlama çabasıydı hem de yeni dinamiklerle kucaklaşma kapasitesi yüksek bir hareketti. Bu anlamda aslında üzerinde bolca polemik yapılan “radikal demokrasi” kavramını anımsarsak, Gezi, tam da radikal demokratik bir perspektifle değerlendirebilir olağanüstü bir fırsattı. Fakat buna uygun bir politik duruş, özgüven ve aynı zamanda buna uygun bir birleşik akıl ortaya çıkamadığı için, Gezi dinamiği ne yazık ki, gerisin geriye düzenin içine doğru geri çekildi. Bu ise sosyalist bir yeniden inşa açısından çok büyük bir kayıptır. Oysa Gezi’nin yaşandığı günlerde, sol hareket, başta HDK bileşenleri, ÖDP, Halkevleri, vb. olmak üzere birlikte bir organizasyon sıçraması yapabilmiş, Gezi’nin belirginleştirdiği siyasal ve programatik dili kucaklayan bir duruş sergileyebilmiş olsalardı, Gezi dinamiği bu kadar kolay geri çekilmeyecekti. Dolayısıyla bugün toplumsal meşruiyeti ve kitlesel etkinliği çok güçlü ve yüzünü sosyalizme dönmüş bir sol hareketle karşı karşıya kalmış olacaktık. Ne yazık ki, bu fırsat kaçırıldı. Kuşkusuz ki Gezi katılımcıları, Hükümetin huzurunu kaçıran potansiyel muhalifler olarak Türkiye’nin her yerindeler; ama bu potansiyelin fiili bir harekete sıçratılması olanağı şimdilik ve mevcut yapılanmalarla kaçırılmış görünüyor.

Sosyalist solda, demokratik özgürlükçü solda Gezi referanslı kimi girişiler var. ÖDP’nin teklifiyle önce Birleşik Muhalefet Hareketi, sonra da Sol Cephe’nin katılımıyla Birleşik Haziran Hareketi adıyla yeni bir oluşum ortaya çıktı. Bu hareketin ortaya çıkışını nasıl değerlendiriyorsun; sözünü ettiğin eksikliği gidermek için uygun bir zemin olamaz mı?

Bu bileşenleri ve sınırlarıyla olamaz. ÖDP eğer daha önce kendini ayrıştırdığı Sol Cephe ile ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin bileşenleriyle bu kadar rahat yakınlaşabiliyor; buna karşın çok daha fazla şey paylaştığı HDK’nın en azından Kürt olmayan bileşenlerinden kendini bu kadar net ayrıştırıyorsa, ortada ciddi bir problem var demektir. Bu durum ÖDP’nin geçmişindeki birikimleri, programatik kazanımları açısından da ciddi bir geriye çekilme; ulusalcı eğilimlere yakınlaşma, Kürtlerden uzak durma, Kürtlerle birlikte siyaset yapmayı savunan diğer sosyalist kesimleri de gözden çıkartabilme yaklaşımıdır. Dediğim gibi ÖDP’nin 1996’dan başlayarak oluşturduğu birikimler açısından bu bir geri çekilmedir. Bu geri çekilme ÖDP’nin, örneğin soldaki birleşik atılıma keza kentli muhalif potansiyelin kazanılmasına yapabileceği yaşamsal katkılar yanı sıra, ÖDP’nin kendi içinde büyüme olanakları açısından da negatif işlev görecektir.

CHP’lilerle gösterilen birlikte olma iradesi Kürtler ve onların da kapsanması gerektiğini söyleyen sosyalistlerle gösterilmiyorsa, bugün temel önemde olan çevre hassasiyeti Kürt sorununda gösterilmiyorsa ortada bir siyasal tercih ve bence sorunlu bir siyasal tercih var demektir. Buradan da solun birleşik muhalefetine değil, Kürtlere mesafeli, CHP’ye yakın bir ittifak çıkacaktır. Kürt sorununu da çözen bütünlüklü bir tahayyüle karşı AKP karşıtlığına çekilen bu tercihten, 2015 seçimlerine yönelik CHP merkezli bir ittifak çıkacaktır. Bu çabanın bu amaçla yapıldığını düşünmüyorum elbet, ama mevcut bileşimin, buraya çekici bir özellik taşıdığını düşünüyorum. Üstelik CHP’yi sosyal demokrat bir parti olmaya çekecek bir ağırlık merkezi oluşturması da mümkün görünmüyor.

ÖDP, Türkiye sosyalist hareketi için 1996 yılında yakaladığı fırsatı sürdürememesinde yine Kürt sorununa dair mesafeli yaklaşımı etkili olmadı mı? Sürecin tıkanmasının nedenleri sence nelerdi?

ÖDP sürecinin kesintiye uğramasında Kürt sorununun önemli bir etken olduğu doğru. Ancak içeride yaşanan sorun, dışarıda Kürt hareketiyle geniş bir eylem arkadaşlığı yaşamayı engellemiyordu. Bu tıkanış ve çözülmede asıl önemli sorun ÖDP’de yaratılmaya çalışan yeni ruhun, 70’li yılların grupçu ruhuna ve siyaset tarzına yenilmiş olmasıydı; Kürt sorunu başta olmak üzere farklılıkların daha abartılı telaffuzu ve uzlaşmazlık konusu yapılmasıydı. Bu ise ne yazık ki, ÖDP’nin yeni koşullarla örtüşerek yarattığı çok ciddi bir umut ve etki alanını kurumlaştırmasını ve sol seçenek olarak süreğenleşmesini akamete uğrattı. Hayat bize şunu gösterdi ki, ÖDP kendi içinde temizlik yaparak büyüme şansı olmayan bir hareketti. ÖDP ancak kendi içindeki farklılıklarıyla ve hayatın kendinden beklentileriyle gerekli dengeleri sağlayarak ilerleyebilirdi. Kendini dayatmak da, ona karşı tasfiyecilik de ÖDP’yi ve hegemonyasını tüketen bir işlev gördü. Geldiğimiz nokta bugünkü ÖDP dâhil ondan ayrılmış olanların hiçbirinin, bu süreçten büyüyerek çıkamadığını, reel bir siyasal güç olamadığını, dahası milyonlarca gencin, emekçinin ve eski devrimcinin de bu süreçte kaybedilmiş olduğunu göstermektedir. Bu da hem Kürtlerin batıda, Türk halkı içinde etkin bir yoldaş edinmesini, hem de Türk halkının etkin bir umut ve direnç odağı edinmesini akamete uğrattı

ÖDP’nin 2014 Vişnelik çıkışı, 1996 çıkışına benziyor mu?

Birleşik bir hareket yaratma iradesi anlamında biçimsel olarak benziyor kuşkusuz ama muhteva olarak aynı şeyi söyleyemem. Her şeyden önce 1996’daki ÖDP, sosyalizm adına kurulu rejimlerin çöküntüsünden programatik yenilenme anlamında ders çıkartan, iç ve dıştaki yenilginin solun birlikteliğiyle aşılabileceğini düşünen, soldaki siyaset boşluğunu doldurma gereksinimiyle yola çıkan bir duruşu ifade ediyordu. Dönem böylesi bir yapıyı büyütmeye ve bu yapıyla emek ve demokrasi mücadelesini büyütmeye çok uygundu. Dolayısıyla ÖDP hem ciddi bir büyüme sağladı hem de büyüme sağlayamadığı dönemlerde bile -1999 seçimlerinde yaşanan hayal kırıklığını hatırlayın-, çok büyük bir umut yarattı.

Bugün ise o zamandan bir dizi farklılık bir yana solda birlik gereksinimini görece karşılayan bir HDK gerçekliği var. Nasıl ki 96-2000 arasında ÖDP dışında bir başka sol merkez inşası olanaksız veya böyle bir girişim kendini ÖDP’ye karşı tanımlayacaksa, bugün de HDK’nin varlığı koşullarında bir başka sol merkez inşası olanaksız veya kendini ona karşı tanımlamak zorunda. Kuşkusuz HDK olmasaydı Kürt hareketinin dışında Türk solunu bir araya getiren bir merkez inşaası daha işlevsel görünebilirdi ki ben de öyle düşünüyordum. Ancak bu durumda bile, eğer ki Kürt hareketi Türk sosyalist bileşenlerle stratejik bir birliktelik talebinde bulunuyorsa, tarafların birlikte yol yürüyeceği bir üst kongre/cephe, yani HDK tipi bir kurumsallaşma kaçınılmazdı. Kaldı ki Kürt ve Türk emekçilerinin ve sorunlarının bu denli içiçe girdiği koşullar bizi, farklı gereksinimlerimizi korurken tanımlı bir yanyanalığa zorlamaktadır. Üstelik ulusalcı olmayan sosyalist bir hareket açısından Kürt sorunu, sadece nihai çözüm gereksiniminin kabulüyle değil, her gün karşımıza çıkan taktik sorunlarıyla da birlikte davranmayı gerektiriyor. Kısacası 1996 çıkışının günümüzdeki anlamı, HDK’deki bileşim eksikliklerinin giderilmesiyle sağlanabilecektir.

Dolayısıyla geçmiş ÖDP’nin bu kadar rahat birlikte olmayacağı kimi güçleri, Kürtlere ve Kürtlerle birlikte yürümeyi savunan sosyalistlere tercih etmesi, BHH açısından bir sorun alanıdır diye düşünüyorum. Kaldı ki AKP karşıtı laik hassasiyeti Kürt sorununun çözüm sürecinden yana hassasiyetle birleştirme becerisini bizzat bileşiminde gösteremeyen bir sol oluşum, tüm devrimci niyetlerine rağmen ulusalcılığa ve seçim dönemlerinde de CHP’nin durduğu pozisyona doğru geriye çekilecektir.

Deniyor ki, Türkiye’nin Kürt coğrafyasında HDK olabilir; ama HDK politikasıyla Türkiye’nin Batısında, Türk siyasal coğrafyasında örgütlenmek mümkün değil. O coğrafyanın birleşik hareketi gibi, bu coğrafyanın da birleşik hareketini yaratmak gerekir… Bu yaklaşım için ne dersin?

Şovenizmin bu denli etkin olduğu bir Türk coğrafyasında bu yaklaşım tümüyle geçersiz değil kuşkusuz. Ama sadece böylesi bir kaygıdan hareket edildiğini düşünmek de fazla iyimser olur. Çünkü BHH içinde Kürtlerle ortak siyaset arayışına kategorik olarak karşı duran kesimler var. Aksi olsaydı en azından oluşum sürecinde oturulup bu sorun üzerine konuşulur ve bir yol aranırdı. Ancak gelinen noktada anımsanmalı ki artık Kürt sorununda tavır almadan tek bir fabrika çalışmasını tek bir kahve toplantısını bitirmek mümkün değil. Bu gerçeklikte ulusalcılıktan arınmış bir devrimcilik, Ondan uzak durarak değil, Türkü eşit yurttaşlık hakkına ikna etme iradesiyle yapılabilir ancak. Yaşadığımız gerçeklikte iki ayrı coğrafyan söz etmek de spekülatif kalır; çünkü hem Aydın’dan Edirne’ye tüm batı hattında ciddi bir Kürt yerleşimi hem de emek kesiminde oranı daha da yüksek bir Kürt proleterleşmesi karşısındayız.

Diğer yandan HDK derken, BDP’den, bir kısmımız açısından da günümüzdeki HDP’den başka bir şeyden söz ediyoruz. Yani HDP’nin çatısı altında bir birleşmeden söz etmiyoruz. Memleketin bütününde iç içe geçmiş olan Kürtleri ve Türkleri sol bir programla, emeğin hakları, barış, demokrasi, laiklik, çevre gibi temel sorunları içeren bir program ve iddiayla yan yana yürütmenin, el birliğiyle sosyalizm idealini güncelleştirmenin yolları ve örgütsel normunu bulmak gereğinden söz ediyoruz. Türkiye’nin İslamcı ve milliyetçi hegemonlarına karşı tüm mağdurların üçüncü güç olarak karşı bir hegemonya merkezi kurma gereğinden söz ediyoruz. Bu ise, stratejik olarak aynı düşünenlerin özel birlikteliklerini ve mevcut gurupların varlıklarını sorgulamadan, ama onların üstüne çıkan ve ayrı bir bayrağı, programı, tüzüğü, yoldaşlığı olan bir kongre/cepheyi gerektiriyor. Memleketin her direnişinde, her sorununda, her mağduriyetinde, her katliamı ve talanında farklı sözü ve etkin cismiyle varlığını hissettiren, toplumu egemenler arası bölünme çaresizliğinden kurtarıp ezenler ve ezilenler arası saflaşmaya yönelten, %10 barajını aşan, Türkü Kürt sorununa, Sünniyi Alevi sorununa, Türk-İslamcıyı Ermeni sorununa, liberali emeğin haklarına, muhafazakârı gerçek bir demokrasiye ikna eden birleşik bir çekim odağına ihtiyacımız var.

Bu noktada teslim edilmeli ki HDK böylesi bir programatik çabanın henüz eksik ama en ileri bileşimidir. Eksiktir çünkü Batıda genişleyen bir etkinlik sağlamak, şoven blokajı kırmak açısından gerekli kapsayıcılığı, dengeleri, etkinliği, dili ve imajı henüz sağlayamamıştır. Bu eksiklerini hem dışında kalan yoldaşları kapsamak için daha çok çaba harcayarak hem de dili, imajı ve bileşimindeki eksiklikleri karşılayarak gidermelidir. Böylesi bir güç bileşimi, emeğin özgüven yitimi nedeniyle tevekkül ve AKP’ye sığınma halini sona erdireceği gibi CHP’yi gerçek bir sosyal demokrat parti olmaya zorlayan etkin bir baskı gücü olacaktır. Bu doğru bileşim liberalizm ve ulusalcılık anlamında kan kaybını gidereceği gibi tersine bir dalga başlatacaktır.

Bu noktada teslim etmek zorundayız ki, Kürt hareketinin sadece ulusal bir hareket olduğu iddiası gerçeklikten uzaktır. Kapitalist moderniteye karşı soldan bir ciddi bir tutum alışı temsil etmekte, kendini sosyalizm tahayyülüyle tanımlamakta, bizim gibi kendi içinde Marxizmin sorunları üzerinde akıl yormaktadır. Bu noktada Türk sosyalistlerinden tek farkı, bir halk hareketi haline gelmiş olmaktan ve sınır aşan topraklar üzerinde birden fazla egemen odak karşısında yol alma çabasından kaynaklanmaktadır ki bu gerçekliğin hakkını vermemek ona ulusalcı gözle bakmakla mümkün olabilir. Dolayısıyla gerek Kürt hareketi gerekse de mevcut koşullarda onunla birlikte yol yürümek gerektiğini düşünen Türk sosyalistleri ve diğer bileşenleriyle HDK, birleşik bir sol muhalefet açısından yaratılabilmiş en uygun seçenek olarak belirginleşmektedir.

Elbette ki HDK’nin pek çok sorun alanı barındırdığı da doğrudur; ama mevcut koşullarda onun seçeneği, kâğıt üzerinde daha ideal olan başka bir sol merkez değil, içerdiği sorun alanlarını giderme çabasının başarısızlığı sonrasında mümkün olabilir. Solun bir kesimince geliştirilen sorunlu boykot ve tavırsızlık olmasaydı % 10 barajını rahatlıkla aşabilecek bir güç toplanmasından söz ediyoruz. Dolayısıyla solda HDK’ye karşı veya dışında başka bir seçenek, ancak onunla birlikte yürünemeyeceğinin gösterilmesi sonrasında mümkün ve meşru hale gelecektir; aksi takdirde tüm emek ve demokrasi alanlarında karşı karşıya gelecek, beyhude şekilde birbirine karşı enerji harcayacak iki yapıyla karşı karşıya kalınacaktır (bu noktada Syriza karşısında YKP’nin negatif misyonu anımsansın!).

Günümüz koşulları, en azından Kürtlerden her halükarda uzak durma kararında olan kesim biryana bırakılırsa, tüm demokrasi güçlerinin olabildiğince birleşik bir hareketini zorunlu kılmaktadır. Üstelik bu demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde, hem mevcut HDK ve diğer sol yapıların toplumun geneline seslenme kapasitesindeki eksiklikleri giderecektir, hem de Kürt hareketinin diğer bileşenlere karşı baskın bir etken olmasından kaynaklı kimi sorunları gideren bir işlev görecektir. Buna karşılık, böyle bir hareketin içinde yer almak, bizi ulusalcı savrulmalara ve seçim gibi kritik zamanlarda CHP tarafına çekilmek gibi bir risklerden kurtaracaktır. Tam tersine 1970’li yıllarda olduğu gibi CHP’yi bir sosyal demokrat parti olmaya zorlayan bir ağırlık merkezi olacaktır.

Söylediklerinden şunu mu anlamalıyım: 1996-2000 döneminin ÖDP’si Sol Cephe ve HDK gibi iki seçenekle karşı karşıya kalınsaydı, biriyle yan yana gelmek gerekseydi, bu tercih HDK’dan yana mı olurdu?

Bu sorunun yanıtını evet veya hayır olarak vermek zor, çünkü o ÖDP olsaydı zaten sol yelpaze farklı olacaktı. Ama o ÖDP, Sol Cepheyi, sol CHP’lileri, ulusalcı aydınları da yanına çağırmaya çalışmakla birlikte öncelikli ve istikrarlı yol arkadaşı olarak kesinlikle Kürt hareketini seçecekti. Çünkü Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin gereği bunu gerektirecek ve örneğin HDK gibi bir yapılanmanın en temel bileşenlerinden biri ÖDP olacaktı. Oysa BHH, CHP milletvekillerini, ulusalcı kimi aydın ve kesimleri içermekte ikirciklenmezken Kürtleri önsel olarak dışarıda bırakan, keza Kürtlerle birlikte yürümek gerektiğini savunan sosyalist bileşenleri, hatta geçmişte ÖDP’ye can suyu olan aydın dinamiğini bile bu uğurda dışarıda bırakarak şekillendiriliyor.

Bu ise ÖDP’nin 1990’lardaki duruşundan geriye çekilmedir. Diğer yanda Kürt hareketinin, Türkiyelilik perspektifi ve Türk sosyalistleriyle birlikte yol yürüme kararlılığıyla siyaset yürüttüğü bir dönemdeyiz. Dahası bugün Kürt sorunu her kimlikten Türkiyeli nezdinde çok daha içsel bir sorundur. Dolayısıyla bugün Kürt hareketini dışarıda bırakarak demokratik, sol, sosyalist bir Türkiye tahayyül ve örgütlenmesi inşa etmek de mümkün değildir. Aksi duruşlar ise kaçınılmaz bir şekilde ulusalcı bir eğilimlere güç katarak demokrasinin de sosyalizmin de toplumsal dayanaklarını zayıflatacaktır.

Cumhurbaşkanı seçiminde ÖDP eş başkanları oylarının HDP adayından yana olduğunu açıklamışlardı. Kürt hareketiyle, HDK ile aralarındaki açı farkını gidermek yönünde bir başka adım daha atılması yerine Sol Cephe ile yan yana gelinmesini nasıl değerlendiriyorsun?

ÖDP eş başkanlar öyle yaptılar ama Parti Meclisi kararının bu yönde olmadığı biliniyor. Yani başkanlar Parti Meclisi kararlarına rağmen tavır açıkladılar ve pek çok ÖDP’li nezdinde de kabul gördü. Ama PM kararı değişmedi. Ne yazık ki, ÖDP karar organı ve diğer sol güçlerin bir kesimi, üstelik Selahaddin Demirtaş’ın laikliği, anti AKP’yi ve emek eksenliliği bu kadar net vurguladığı bir kampanyada bile desteklemeyerek, bana kalırsa misyonlarının aleyhine ve kendilerini politikanın dışına atan bir tutum sergilediler. Oysa o çok uygun ve zorlayıcı koşullarda birlikte davranılmış olunsaydı, HDK ve HDP’den yana yapılabilecek kimi haklı eleştirilerin işlevsel kılınacağı bir yana egemen güçlere karşı çok sağlam bir pozisyon elde edilebilirdi. Her şey bir yana, böylesi boykot veya belirsiz tutumlar, solun birlikteliğiyle 12 Eylül’ün, % 10 barajını çöpe atma fırsatının kaçırılmasını getirmiştir.

Üstelik şunu çok net söylemek lazım: Demirtaş’ın solun, emekçilerin, laiklerin, Alevilerin, modernlerin, şehirlerin taleplerini bu kadar net savunduğu bir seçim kampanyasında, üstelik rakipleri Erdoğan ve İhsanoğlu gibi iki seçenekken, solun bir kesimince sergilenen pozisyon, çok ciddi bir talihsizlik olmuştur. Sadece % 10 barajının kenarında kalmayı değil, aynı zamanda sol adına halka güven ve umut üretme şansını zayıflatan bir etki yapmıştır. Bu açıdan eş başkanların tavrı oldukça takdire şayandır, ama genelleşemedi. Bunun da bedelini birbirimizi etkileme, örneğin HDK oluşumunu genişletilebilme şansını kullanma fırsatını kaçırma olarak ödedik diye düşünüyorum.

Her şeye rağmen, Haziran Hareketi ile HDK arasındaki açı farkını gidermek ve sözünü ettiğin radikal demokratik program ve ortak bir örgütsel form bulunması konusunda umutsuz musun?

Umutvar olmak ve bunun için çaba harcamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ÖDP’nin, Halkevleri’nin içinde yer almadığı bir Kongre’nin Türk halkını kucaklamak, etkili bir üçüncü güç oluşturmak, Gezi dinamiklerini kucaklamak gibi sorunlar açısından eksik kalacağını düşünüyorum. Dolayısıyla HDK’nin de daha çok çaba göstermesi gerektiğini düşünüyorum.

Biraz da HDK ve HDP cephesine geçelim… Başından beri HDK üzerinden cümle kuruyorsun. HDP sürecini nasıl değerlendiriyorsun?

Başka platformlarda da ifade ettiğim gibi, yerel seçimler sonrasında BDP’nin HDP’ye katılarak HDP’nin özgün özelliğini ortadan kaldırmasının doğru olmadığı kanaatindeyim. Eğer HDP ve BDP farklı kimlikleriyle var olabilmiş olsalardı, yani HDP aslında HDK’nin parti formu olarak kalsaydı, hem dışarıya doğru genişleyebilme şansı olacaktı hem de solun çok önemli bir bileşeni olan EMEP’in geriye çekilmesi yaşanmayacaktı. Üstelik bu sürecin, Kürt halkıyla çok iyi bir uyum geliştirmiş olan BDP örgütlerinde de adaptasyon sorunları yarattığı kanısındayım. Özetle BDP’nin kendini lağvederek HDP’ye katılmış olmasının, HDK ve HDP’nin pozisyonunu ilerletmediğini düşünüyorum. Ama şu andaki fiili durum budur ve bu gerçeklikte her ikisinin nasıl geliştirileceği sorunu demokrasi mücadelesinin öncelikli konusudur. Bu açıdan HDK’nin başka bileşenlerle genişletilmesi, bunun için gerekli esneklik ve hakikiliğin karar organlarından başlayarak güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

HDP’nin HDK’yi ikincil plana itmiş olmasının, Haziran Hareketi gibi oluşumların ortaya çıkması için bir iklim yarattığı görüşüne katılır mısın?

Kısmen. BHH esasen zaten HDP’nin dışında yürümek isteyenlerin yansıması olduğunu düşünüyorum. Ancak söz konusu değişimin bu ayrı yürüyüş eğilimini güçlendirici, rahatlatıcı bir işlev olduğunu düşünüyorum. Ama salt durum saptamasıyla yetinmeyip aynı zamanda önümüzdeki dönemin ihtiyaçlarını karşılayacak devrimci bir merkezi, devrimci bir hegemonyayı nereden inşa edebiliriz üzerinden ilerleyecek olursak, mevcut ayrı yürüme eğilimine teslim olmamak, onu kazanmak ve ikna etmek gerektiği de çok açık. Üstelik dediğim gibi dün HDP’de başarılacak iş, bugün HDK’da başarılabilir bir iştir. Eğer Türkiye’nin milliyetçi/ulusalcı güçleri ile muhafazakâr/liberal güçlerinin dışında gerçekten üçüncü bir güç yaratmak istiyorsak kaçınılmaz olarak bizim böyle bir arayışta ısrarcı olmamız, haklı veya haksız güç dağılmalarına teslim olmamamız gerek.

Öyleyse, HDK’nın bu işlevi yerine getirebilme olasılığının karşılık bulması nasıl mümkün olabilir?

Gerçekçi olacaksak, BDP’nin HDP’ye geçmesi sonrasında HDK faaliyetlerinde, coşkusunda, HDK’nin özgüveninde bir gerileme olduğunu saptamak gerekiyor. Diğer taraftan yinelemek gerekirse, Türkiye’de üçüncü bir gücün inşası tek başına HDP ile başarılabileceğini düşünmüyorum. Dolayısıyla HDK’yi güçlendiren, etkin, aktif, hakiki bir güç haline getiren bir açılım yapma zorunluluğu karşısındayız.

Burada ne yapılabilir? Birincisi, cumhurbaşkanı seçim faaliyeti gösterdi ki, batıdaki AKP karşıtı hassasiyet ve kaygıları sahiplenen, batıdaki temel beklentileri karşılayan, hem laiklik ve demokrasi hem de sosyalizm hedefleri ekseninde doğru, tutarlı, güvenilir bir perspektifle hem batıda etkili bir birikim hem de yüzde 10 barajını aşmak hiç de olanaksız değil. O halde, Cumhurbaşkanı seçiminden HDK için çıkartılacak temel ders, mutlaka Batı’nın ve Doğu’nun hassasiyetlerini, Türklerin, Kürtlerin hassasiyetlerini birleştirmek ve hem Sünni emekçilerin hem de Alevi toplumsallığının hassasiyetlerini birleştirebilecek bir oluşuma ihtiyaç var. Bu yapılabilirse, ben inanıyorum ki, HDK’nin bileşenleri nezdinde gerileyen coşku ve özgüvenin tekrar yükselmemesi, toplumun geniş kesimlerini kucaklayan bir dinamizm kazanmaması için hiçbir neden yok.

Yine bu perspektifi tamamlamak üzere kendi dışında kalanları eleştirmekle yetinmeyip, onların kazanılması için daha çok ve hakiki çabalar harcamak gerek. Gerçek bir seçenek olmak iddiasını gereği olarak HDK, sadece mevcut bileşenleriyle yetinmeyen, kendisini değişik gerekçelerle, haklı veya haksız, ulusalcı, liberal veya devrimci ama farklı hassasiyetlerle eleştiren dışındaki güçlere rezervsiz bir şekilde, sadece katılım çağrısı yapmakla yetinmeyip aynı zamanda onların eleştirel gözlemlerini, onların hassasiyetlerini HDK’ye içerebilecek, ısrarla yinelenen çabalara ihtiyaç var.

Bu iki çabanın gerçekleşmesi halinde, 2015 seçimlerinde, örneğin Cumhurbaşkanı seçimlerinden çok daha büyük ve sonraki süreçte bizi daha büyük umutlara taşıyabilecek bir güç dengesi oluşturmamız, ortak pratik örgütlememiz pekâlâ mümkün diye düşünüyorum. Üstelik bu konuda da asıl sorumluluğun diğer hareketlerden çok HDK’ye düştüğü kanısındayım.

Son olarak “radikal demokrasi” ifadesi senin için neyi ifade ediyor? Örneğin, 1996 ÖDP’sinin programı ile HDK’nın 2012 programını karşılaştırırken, ikisi arasında benzerlik kurdun ve her ikisinin de “radikal demokratik” program olarak ifade ettin. Bunu biraz açar mısın? Bir de “radikal demokrasi” kavramının Batı’daki kullanımıyla Türkiye’de kullanımı arasında bir fark görüyor musun?

Sorunun ikinci kısmından başlayalım; öncelikle teorik önyargılardan kendimizi kurtaralım. Batı’da radikal demokrasi kavramsallaştırması, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki post-Marksist açılımın siyasal stratejideki tezahürü olarak karşımıza çıktı. Batı için bunun anlamı Marksizm’i aşmak, bütüncül yaklaşımlardan vazgeçmek, parçalar üzerinden gitmek olarak şekillendi. Dolayısıyla Marksizm’in dışına çıkan bir anlamı olduğu kesin. Ama bu anlamlandırmanın kavramı tüketen değil sadece bir yansıması olduğu kanısındayım. Demokrasiyi kazanmada en temel sorun, demokrasi mücadelesi içinde kitlelerin kazanılması ve eğitimidir. Üstelik demokrasi mücadelesi yanında kimlik vb. parçasal sorunların üstünden atlanamaz önemde olduğu bir gerçeklikte “radikal demokrasi”, karşı hegemonya kurabilmek ve reel siyaset inşaası açısından bize ciddi olanaklar sunmaktadır.

Türkiye gibi demokratik devrim programının gereklerini yerine getirmemiş, yerine getirmek biryana aynı zamanda, milliyetçiliğin, inkârın, İslamizasyonun, yurttaşlığa karşı kulluk bilincinin, cinsiyetçiliğin bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, “radikal demokrasi” kavramı, -eski deyimle demokratik devrim, yani asgari program ihtiyaçlarını karşılayan, hem de günümüzün ruhunu yakalamak açısından işlevsel bir kavramsallaştırma örneği oluşturmaktadır.

Bu kavramsallaştırmaya gerek BHH’den gerek HDK’nin kimi bileşenlerinden bir hayli iddialı eleştiriler üretilmektedir. Bu yaklaşımlar ise bizi, gerçekte ÖDP bileşenlerinin daha 1990’larda aştığı noktaya geri götürdüğü bir yana, 70’li yıllar açısından doğal karşılanabilecek bir teorik dogmatizme, yani çok daha geriye götürmektedir. Böylesi bir dogmatik duruşun ise, Türkiye’nin ve Dünyanın mevcut koşullarında zamanı ve toplumsal ihtiyaçları yakalamamızı ciddi anlamda engelleyen işlev göreceği kanısındayım.

Sovyetler’in dağılması sonrasının koşullarında üstünden atlanamaz bir ihtiyaç haline gelmiş olan teorinin ve programın yeniden yapılandırılması sorunu, bu ve benzeri açılımları kaçınılamaz kılmaktadır. Esasen ÖDP’nin isim tercihinden başlayarak, “Özgürlükçü Sosyalizm”, “Özgürlükçü Demokratik Cumhuriyet”, veya Kürt hareketinin “Kapitalist Moderniteye karşı Demokratik Modernite” açılımı hep bu reel gereksinimin karşılanma çabaları olarak cesaretlendirilmelidir. Gelinen noktada bu açılımın Kürt hareketinden gelmiş olmasının da, örneğin “Cumhuriyeti korumak” gibi oldukça sorunlu yaklaşımları telaffuz etmiş kesimlerce eleştirilmesinde işlev gördüğü kanısındayım. Dolayısıyla Marksizm’i ezilen ulus devrimcilerine karşı mesafe almak için kullanmak gibi bizzat Marksizm’in özü açısından sorunlu örnekler karşısındayız. Bunun dışında salt teorik kaygılarla da eleştirel yaklaşımlarla karşılaşıyoruz, ama işin bu yanı ayrıca irdelemeyi gerektiriyor.

Ancak yeni sorunlar ortamındaki engelleri aşmak anlamındaki politik ihtiyaçlar açısından “radikal demokrasi” ve benzeri kavramsallaştırmalar, hem önümüzü açıp hegemonya olanaklarımızı genişleten hem de demokrasiyi antikapitalist ve sosyalist bir stratejinin parçası kılan bir kavramsallaştırma, dolayısıyla devrimci strateji açısından bir olanak olduğunu düşünüyorum.

Eski kavramlarla yeni koşullarda iç birliğimiz sağlamamızın imkânsızlığı bir yana, daha önemlisi günümüzün yeni dinamiklerini kucaklama şansımız da olmaz. Radikal demokrasiye Marksizm’in Ortodoks torbasından çıkartılmış argümanlarla karşı çıkarak, bırakın Kürt, Alevi, çevre, kadın, vb. sorunları Gezi’de ortaya çıkmış olan bileşimle etkin bir diyalog geliştirmemiz bile mümkün değil. Kısacası sosyalist strateji noktasında, 70’ler ve öncesinde gerek Dünya’da, gerek Türkiye’de üretilmiş olan yaklaşımların hayatı kucaklamaya yetmeyeceğinin bilinci, Marksizm’in felsefi temeli ve bilimsel cesaretiyle yeni açılımlar yapmamız gerekiyor. Bu açıdan Kürt hareketinin Türkiye’de siyasal strateji noktasında güncelleştirdiği bu kavrama da buradan bakıldığında başka şeyler görüleceği kanısındayım. Aksi takdirde adımızda Gezi’nin sembolleri, kavramları, tarihleri yer alsa bile, Gezi dinamiklerinden başlayarak hayatın güncel gereksinimleriyle buluşmak ve devrimciliği güncellemek mümkün olmayacaktır.

* Bu yazı Mesele’nin 96. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir