Görkem Doğan: “Üniversiteler meslek okullarına dönüştü”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Aslı Sarıoğlu

Üniversiteler de Yeni Türkiye projesine uyum sürecini tamamlıyor. Güvencesizliğin artması, sosyal haklarımızın hızla elimizden alınması ve yaşam biçimlerimizden düşüncelerimize biçimlendirilmemiz aynı sürecin farklı alt başlıklarından sadece. Tartışmaya kapalı sermayeye açık ders programlarından, parası ile meslek edindirme garantisi veren okullarına, güvencesiz akademik kadrolar oluşturmaya çeşitlenen konular üzerine Eğitim Sen İstanbul 6 No’lu Şube Başkanı Görkem Doğan’la görüştük. Görkem Doğan, üniversitelerde yaşanan sürecin neoliberalizmle birlikte şekillenen dönüşümden hiç de bağımsız olmadığını anlattı.

Üniversitelerin durumunu değerlendirebilir misiniz?

Üniversitelerde son dönemde gelinen nokta açısından en çarpıcı durum sayılarının artması. Her şehirde en az bir üniversite var ve pek çok orta boy şehirde vakıf üniversiteleri de açılıyor. Dolayısıyla yüksek öğretim yaygınlaştı. Fakat bu durum aynı zamanda standartlaşmayı da beraberinde getirdi. Öğrencilerimizde ve ailelerinde üniversitenin meslek edinme görevi gördüğü anlayışı yerleşti. Yaygınlaşma da bu anlayışı iyice normalleştirdi. Biz iyice meslek okullarına döndük. Bilim yuvası gibi şeyleri hala kendi kendimize söyleyebiliriz ama işin aslı öyle değil. Onun dışında kamuda çalışan hocalarımız açısından da düşük maaşlardan dolayı, sertifika programları, ikinci öğretimler ve benzeri gibi son tahlilde parayla diploma sattığınız işler de normalleşir hale geldi. Nasıl bir ihtiyaç var, paramız yetmiyor ihtiyaç o. Bu herkesi esir alıyor, istediği kadar Marksist olsun, bu geçim durumu sizi de etkiliyor.

Kadrolaşma konusunu ben bunların çok öne çıkartılmasını şu anlamda yanlış buluyorum, üniversite biz ne dersek diyelim hep hükümetle iyi geçinmek istemiştir, bu hükümetle de iyi geçinmek istiyor. Daha ekstra bir kadrolaşma olduğunu söyleyemem. Şöyle bir gariplik var sadece Kemel Gürüz döneminden beri üniversite Amerikan sistemine döndü. Bunlar nedir, iş güvencesi gibi şeyler bilimsel üretimi azaltıyor, daha çok yayın yapan Amerika ile İngiltere ile bütünleşen bir sistem vardı, publish or perish dediğimiz bir sürü çöp makale üretiliyor. Çünkü onlar hem performans hem de bilimsel üretim sayılıyor. Oysa ki hiçbirinin bilimsel üretime bir katkısı yok. Bu bir yandan devam ederken Konya Selçuk Üniversitesinden İstanbul Üniversitesine veya Sakarya Üniversitesinden İstanbul Üniversitesine hiç bu kriterleri kapsamayan insanların gelmesi “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” etkisi yaratıyor. Ondan dolayı çok çarpıcı görünüyor. Yoksa hükümete yakın olmak yeni bir durum değil, 12 Eylül’de Kenan Evrene fahri doktora verdi benim üniversitem.

Bence esas sorun sadece ana akımı tekrarladığımız standart bir meslek yüksek okulu havasına girmemiz ve de sürekli para kazanmak için programlar ve işler yapıyor olmamız.

Sizin bahsettiğiniz meslek yüksek okulları gibi olma meselesinde sadece yeni açılan üniversiteleri mi kastediyorsunuz yoksa bütün üniversiteler buna dahil mi diyorsunuz?

Şimdi şöyle bir şey, suyun üstünde kalmaya çalışan bir adamın ayağına ağırlık bağladığınızda ne kadar uğraşsa aşağı doğru çökecektir. Yeni açılan üniversiteler bizlerin ayağına bağlı ağırlık, çünkü biz de bu sistemin bir parçasıyız. Çünkü çocuk geliyor, “Kültür Üniversitesine gidince bilmem ne oluyormuşum, İstanbul Üniversitesi Siyasal mezun olursam ne olurum?” diyor. Buna cevap, adam olursundur normalde ama bu benim babamı etkileyebilen bir cevaptı ama şimdi duymak istiyorlar, müfettiş yardımcısı olursunuz, bankada denetmen olursunuz, şu kadar maaş alırsınız. Bunu duymak istiyor veliler. Suyun üstünde kalmak isteyen üniversiteler için ayaklarına bağladılar, dibe doğru gidiyoruz o yüzden.

Son zamanlardaki akademisyenlerin yaşadığı sorunlar var, mobbingten, ders programının değişmesinden, işten atılmaya kadar uzanan sorular yaşıyor akademisyenler…

Orada tabi Bolonya süreci var. Daha çok akademik özgürlük diye filan başladı ama Bolonya sürecinin temelinde standartlaştırma var, bizden on dört haftalık programları açıklamamızı istediler. Niye, bu Avrupa’da böyle yapıyor, Amerika da böyle yapıyor. Tamam güzel de bu tıpkı lise müfredatı gibi ileride görevlendireceğiniz müfettişlerin benim dersimi kontrol etmesini sağlar. Çünkü ben her hafta ne anlatacağımı önceden belirtiyorsam, “peki bunu niye anlattın” demenin ya da “kardeşim diğer siyaset bilimi derslerinde şöyle şöyle şeyler anlatıyorlar sen niye bunları anlatıyorsun” sorusunun önü açılıyor, yapısal olarak mümkün hale geliyor. Bir kez bu müdahalelerin alt yapısının hazırlanması da son dönemle alakalı değil Kemal Gürüz’den beri girdiğimiz yolun doğal sonucu ve bu sırf Türkiye’nin sorunu değil. Aynı şey Avrupa ve Amerika’da da var. Oradaki üniversitelerinde fen bilimleri bunu daha yoğun hissediyor, mesela ilaç firmalarından izin almadan ilaç araştırması yapamıyorsunuz. Biz de tabii o yoldan gidiyoruz.

Elifan’ın durumu tabii eyleme katıldı diye. O tabii AKP faşizmi ile alakalı. Bizim Elifhan Karaman’da, bir taşra kasabası Karaman. Ben doğduğum zaman il değildi, sonra il yaptılar. Şimdi orada bir üniversite var ama orası aynı muhafazakar, sağcı bir yer. Elifhan doktorasını burada yapmış, oraya gitmiş bir vatandaş. Normal olarak bir tepki vermek istiyor ama İstanbul’da kimsenin fark etmeyeceği şey orada büyük olay oluyor. İstanbul’da da var ama taşradaki çıtanın çok daha düşük. Buradaki sorun Amerika’daki ilaç şirketleri gibi, Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir Planlama Bölümü buradaki hocalarımızın bir kısmı, özellikle yeni kent politikalarına muhalif olanlar çok zor durumdalar çünkü Yıldız Teknik Üniversitesi kentsel dönüşümün en büyük destekçisi. Bunun ondan farkı yok. Rant sisteminin içinde finansal beklenti var. Yıldız Teknik Üniversitesinde İsmail’de öyle TOKİ ile anlaşma yapıyor lojman yapılıyor, orada bir şeyler oluyor, kendisi yiyor demedim onun niyeti milletvekili olmak ama onun sayesinde bir şeyler yapılıyor, taraf olunuyor.

Şimdi bir eski gelenek var çeşitli hocalarımızın sesi çıkıyor ama önümüzdeki süreçte bu insanların daha az sesi çıkacak çünkü yapılanların hepsi ibreti alem olsun diye de yapılan işler. Genç bir doktora öğrencisi de mesajı alıyordur. Ne yaparsam yükselirim, ne yaparsam lojmanda otururum, ne yaparsam başım dertten kurtulmaz, görüyordur zaten. Dolayısı ile yeni yetişen bir doktora üniversitesini de dönüştürecektir bu.

Peki Eğitim Sen’in akademisyenlerin durumları ile ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?

Bizim üç tane üniversiteler şubemiz var metropollerde, İstanbul, Ankara ve İzmir’de. 400 üyesi olan yer üniversiteler şubesi açabilir diye bir tüzük değişikliği yaptık. Bu kriteri sadece iki yer karşılıyor, Eskişehir ve Kocaeli; onlar da zayıf kalırız diyerek yapmıyorlar. Biz genel olarak son altı yedi yıldır akademide iş güvencesi mevzuuna yöneldik, bu 50D’li asistanlarla başladı. Çünkü bu iş güvencesi temel bir şey. Kemal Gürüz dönemiyle başlayan mantık akademisyenin üretici olması için memur olmaması gerektiğini söylüyordu ve bunun liberaller içinde de çok alıcısı vardı. “Hakikaten olur mu öyle şey, adam giriyor bir tane bile yazı yazmadan 40 yaşına kadar asistanlık yapıyor, sonra hasbelkader doktorasını bitirse yardımcı doçent oluyor” derlerdi ve çeşitli örnekler de bulurlardı. Ama bu aslında böyle değildir, özellikle eski dönemde bu memlekette doktora yaptıysanız üretici de olmuşsunuzdur muhakkak.

Oysa bilimsel özerklik dediğiniz şey bir yasa maddesi değildir, bilimsel özerkliğin olabilmesi için akademisyenin kendini güvende hissetmesi lazımdır, bunun için de iş güvencesinin olması gerekir. Yani siz güçlülerin çıkarlarının karşısında olabilecek bilgiyi hem doğa bilimlerinde hem de sosyal bilimlerde üretebilmek istiyorsanız güvencenizin olması şarttır.

Son altı yedi yılda İzmir ve İstanbul başta olmak üzere bütün Eğitim Sen’in uğraştığı mevzu budur.

Bir de tabii teker teker hedef seçilen meslektaşlarımızla dayanışmak var yaptıklarımız arasında.

Yaptıklarımız bu iki başlıkla özetlenebilir. Genel olarak yaptığımız iş akademide iş güvencesini sağlamaktır ve bunda çok fazla dava kazandık, 50 D işini ortadan kaldıran bizim açtığımız davalardır aslına bakılırsa ama her yerde uygulatmayı beceremedik. Sadece metropol üniversitelerinde uygulanıyor sadece. 9 Eylül gibi metropol üniversitelerinde becerdik ama taşrada becerdiğimiz söylenemez.

Bu kadro güvencesi meselesinde vakıf üniversiteleriyle devlet üniversiteleri karşılaştırıldığında durum nasıldır?

Şimdi vakıf üniversiteleri bir şeyin farkında değiller yeni kazanılan davalarla yavaş yavaş bunu da öğreteceğiz. Vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim üyeleri 2547 sayılı YÖK Kanununa tabi ve kamu hizmeti ifa ediyorlar ve dolayısıyla bizim sahip olduğumuz güvence haklarına da sahipler. Son yıllarda kazanılan davalar da bunu gösteriyor fakat kendilerini özel üniversite zannediyorlar ve hatta davalara iş mahkemesi bakması lazım diyorlardı, oysaki uyuşmazlık mahkemesi son hükmü verdi ve bu davalar Danıştay’ın yani idare mahkemesinin konusudur dedi. Bu fark edildiğinden beridir de özel üniversitelere öncelik vermek hükümet açısından da öne çıkarılmaya başlandı.

Bu sene bir Vakıf Üniversitesi yaptı nitekim biz kadroyu gençleştirmek istiyoruz dediler futbol takımıymış gibi ve 150 kişiyi attılar. Şimdi davalar açıldı, o davayı kazanacağız. Bu anlamda bir hukuki eşitlik var ama fiili eşitlik yok.

Toros Üniversitesinden Nevra’nın başına geleni biliyorsunuz.

Yani Toros üniversitesi davası ve önceden de gibi teker teker sorun yaşayan arkadaşlarımızı sahiplenmekten bahsetmiştim. Hele ki taşra üniversitelerde filansanız, mobbing üniversiteler de icat edildi Türkiye’de. Üniversiteler çok kişisel çalışma alanlarıdır ve biriyle uğraştığınızda mutlaka sonuç alırsınız burada. Çok arkadaşımızla uğraştılar. Sadece disiplin filan da değil ama başka türlü işlerle de insanlarla uğraştılar ve istifa ettirmek arkadaşlarımızı durumunda bıraktılar. Yeterince dayanışma gösterilmediği her durumda da kazandılar. Toros Üniversitesinde olan şey pek hala bir kamu üniversitesinde de olur ki Elifhan’nın durumu da bunu gösteriyor. O anlamda kamu, vakıf farklı çok yoktur. Şöyle bir fark vardır yalnızca oturmuş üniversitelerde biriyle uğraştığınızda o kişi de yalnız değilse onunla uğraşmanız o kadar kolay olmaz. İstanbul Üniversitesinde bizim bir arkadaşımızla Nevra ile uğraşmaları çok mümkün değil, “soruşturma açın” der ve açıldığında da sendika temsilcisi ve avukatı ile girer, oralarda çözülebilir. Ama diğer üniversitelerde insanları yalnızlaştırmak daha kolaydır.

Peki mesela Nevra için ne yapılacak?

Umarım Ali Ekber için yapılandan daha fazlasını yaparlar. Bizim üniversitelerinde örgütlenmeme gibi bir sıkıntımız var. Biz bunu gündeme de getirmek istiyoruz. Burada Vakıf Üniversiteleri Dayanışma Ağı, VÜEDA adında bir topluluğunuz var. 30 Ekim’de bir açılış yapacağız, bir internet sitesi hazırlıyoruz. E-posta listesiydi bu, mahkeme kararlarını birbirleriyle paylaşıyorlardı, sorun yaşayanlara en azından hukuki destek sağlamaya çalışıyorlardı, biz de destekliyorduk. En azından lojistik destek sağlıyorduk bunu yapan arkadaşlara.

Doğrudan doğruya destek yapamıyoruz çünkü kanuna göre onlar 10 no’lu iş kolunda yani Sosyal-iş’in, Tez-koop-iş’in, Koop-iş’in örgütlü olduğu iş kolundaki sendikalara üye olabilirler, kanun buna izin veriyor. Bilgi Üniversitesinde biliyorsunuz Sosyal-iş örgütlenmeye çalıştı ama perakende sektöründeki çalışanların olduğu sendikada profesörlerin örgütlenmesi zor oldu bir bakıma. Vakıftan arkadaşlar biz Eğitim Sen’de örgütlenmek istiyoruz diyorlar. Bizim fiili mücadele ile bunun oluruna bakmamız lazım. Bunun olmadığı koşullarda biz sadece orada çaba gösteren arkadaşlara lojistik destek sağlayabiliyoruz. Lojistik destek derken bu işle ilgilenen avukatların isimlerini vermek, onlarla bağlantıya geçirmek, basında ter almasını sağlamak, toplantı yeri vermek gibidir. Çünkü gerçek mücadelede benim üyemdir diyebilmeniz lazım. Bunu aşmaya yönelik olarak uzun süredir düşünüyoruz. Mahkeme kararları da bizi cesaretlendiriyor. Orada şöyle bir sıkıntımız var yalnız, 2547 sadece vakıflarda çalışan öğretim üyelerini kapsıyor ve idari kadroyu dışında bırakıyor. Biz çok büyük bir mücadele ile ortak örgütlenme ilkesini hayata geçirdik. Üniversite bir bütündür, idari görevliler, öğretim üyeleri ve okutman kadrolarında olduğu gibi öğretim görevlileri vardır ve bu kadroları bir araya getirmek de zordur. Biz bu üçünün örgütlenmesinin çok önemli olduğunu vurguladık hep. Şimdi yasasın bu şekliyle vakıf üniversitelerinde sadece öğretim üyelerini örgütleyebiliriz ki bu da ortak örgütlenme hedefi ile çelişir. Bunları biraz hesaplayıp adım atmayı düşünüyoruz. İstanbul çok düşünüyor ve genel merkezden bir olur bekliyoruz.

Daha çok vakıf üniversitesi mi asistanları kadrosuz çalıştırıyor?

Evet, LÜBO yani lisansüstü burslu öğrenci demektir. Birkaç tip araştırma görevlisi çalıştırma şekli var vakıf üniversitelerinde, bir tanesi 2547’deki yazan koşullara göre yasal çalıştırma, bir tanesi ise LÜBO’yu buldular. Bunun anlamı şu, hoca bir tane TÜBİTAK bursu alıyor, o burslarda işleri yaptırmak için de yanınızda iki sene boyunca, üç sene boyunca iki asistan istihdam ediyor. TÜBİTAK size bu üç asistanın da iki yıllık parasını veriyor. Normalde bu asistanlar sadece projelerin işlerini yapmalılar ama çok bilinen üniversitelerde bile böyle olmuyor, hocanın kağıdını da okuyor, başka hocanın yaptığı işleri de yapıyorlar ve sigortasızlar. Bu bir iş akdi değil, bu çok açıkça köle çalıştırma. Dava kazanıldı zaten Ankara’da Bilkent’te bir arkadaş açılan dava. Çalışma tespit davası açıyorsun ve çalışma biçimi kolaylıkla bunu ortaya çıkarıyor ve hizmet tespit davası mutlaka kazanılıyor, kazanılmaması mümkün değil. Şimdi bu davalardan sonra büyük üniversiteler dikkat etmeye başladılar, Koç’ta ben biliyorum, şimdi sadece projelerin işini yaptırmaya başladılar.

Bu yeni engeli de aşmak için eğitim asistanlığı diye yeni bir şey icat ettiler. Küçük üniversiteler zaten böyle uygulamalar yapıyorlardı. Hiç 2547’yi, YÖK yasasını işin içine katmadan, bölüme sekreter alır gibi doktora ya da yüksek lisans öğrencisi çocuğu alıyor. Bunda sigorta var ama düz sözleşme yapıyor, yani iş hukukuna göre alıyor. Asgari ücrete çocukları çalıştırıyorlar ve sözleşme süresi dolduğunda da işi sürdürmemeleri mümkün, özel şirket çalışanı gibi alıyorlar.

Bir asistan iki şekilde çalışır ya 2547’nin 33’üncü maddesine göre ya da 50 D maddesine göre çalışır. Başka bir yöntem yoktur. İş akdiyle aslında bölüm sekreteri alıyorsunuz ama asistana yalan söyleyip, asistanlık görevindeki işleri de yaptırıyorsunuz. Tespit ettiğimiz zaman bu da dava konusudur.

Başka bir tarafı da üniversite yönetimini de bir yandan idari bir kadroya dönüştürmeye çalışmaları.

Hastanelerde yaptıklarının aynısı bu. Kamu hastane birliklerinde de tıpçı değil işletmeci getirmeye çalışıyorlar. Bu da neo-liberalizmin son hamlelerinden. Diyorlar ki hepsi bir işletme, işletmeyi de en iyi işletmeden anlayanlar bilir, üniversiteleri bilim insanlarının, hastaneleri de hekimlerin yönetmesi gerekmez. Arkasında yatan mantık bu ve bunu toptan reddetmek gerekiyor. Bu da çok ciddi bir politik farklılık. Kamuoyunda bunu yeterince anlatamadığımızı düşünüyorum. Üniversiteleri meslek okulu olarak düşünen aynı zamanda işletme olduğunu da düşünür. Özgürlük, ilerleme gibi değerlerin ocağı olarak üniversite benim kafamda vardır sadece ama vatandaş için öyle değil artık. Diploma satan bir yer ve bu da bir iş olduğuna göre nasıl kendi bakkalının işletme yönetme ilkelerine göre yönetilmesini bekliyorsa buradan da beklentisi aynı.

Bunları anlatabilmek için nasıl bir strateji izlemek lazım, ikincisi de bu süreçten sonra üniversitelerin geleceğine ilişkin sizin öngörünüz nedir?

Biz o kadar çok gündelik sorunla uğraşıyoruz ki uzun vadeli plan yapmakta zorlanıyoruz. O bizim çok önemli dezavantajımız ve eksiğimiz tabi aynı zamanda. Gündelik sorunlarda başarı kazandığımızda mutlu da oluyoruz ama tren esas hedefine doğru ilerliyor. Kazanımlar en fazla yavaşlatıyordur.

İkincisi toplumdaki algıyı genel olarak değiştirmeden üniversiteyi kurtarmak mümkün değil. Üniversite toplumla çok bağlantılıdır ve genel siyasi mücadele üniversiteler açısından çok önemli. Eğitim Sen olarak iş yeri sorunları en çok gündeme getiren üniversite şubeleridir ama bizim üyelerimizin en çok ilgi gösterdikleri eylemler, politik nitelikli eylemlerdir çünkü akademisyenler ve bunlara tepki veriyorlar. Biz toplumla ilgili bir konumdayız.

Üniversiteyi nerede görüyorsunuz özellikle Türkiye için “AKP’yi nerede görüyorsunuz”la çok alakalı. Ben hep şeyi hissediyorum, Alemderoğlu rektörken bu adamlar çok yıkılmaz gözüküyordu ama öyle olmadı. Üniversite çok şey atlatmıştır, kimsenin Türkiye gibi bir ülkede Kuzey Kore gibi hanedan kurabileceğini düşünmüyorum. Yeni bir iktidar gelir üniversite onun da türküsünü söyler, yapısı yatkındır çünkü.

Bizim için esas değişiklik genel olarak yaygınlaşan eğilimlerin kalmasıdır. Hatta iş güvencesi açısından gelinen noktada Avrupa bizden daha kötü durumdadır üniversitelerde. Sermayeden bağımsız bilimsel üretim diyorsanız Marksist iktisat hala bu ülkenin belirli üniversitelerinde insanların ciddiyetle konuştuğu bir şey. Ben İtalya’da bulunduğum süreçte, “tarım ekonomisi filan çalışan insanlar da varmış” diyenlere rastladım. Böyle giderse iyice oralara benzeriz, eleştirel fikirler iyice duyulmaz hale gelir. Bizim korku senaryomuz onudur. Önemli olan iktidar sever eğilimleri değiştirmektir.

* Bu yazı Mesele’nin 95. sayısında yayımlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir