Bir Sezgin Kaymaz karakteri: Sezgin Kaymaz

Facebooktwittergoogle_plusmail

Söyleşi: Aslı Sarıoğlu

Sadık okurları, takipçileri bilir, bir Sezgin Kaymaz kitabında iyice bir rol kapmak ancak sahiciliğe bağlıdır. Kötülüğü bol karakterlerde bile o kötünün olma haline bakar yazarımız, altında yatan dinamikler kitabın bir yerinde karşınıza çıkar, kötülükten maraz doğmaz kitaplarında. İyilerde ise ne olursan ol yürekli olmayı, bir diğerini bulduğunda sıkıca tutmayı yani esasında şu dibine kadar satılan dünyada para ile alınamayacak ne varsa ona sahip olmayı gerektirir. Aynı eski Türk filmlerindeki gibi… Değiştiğimiz hadi olmadı değişmeye zorlandığımız bu günlerde nostalji değildir bu, hatırlanması gerekendir. Her şey olabilir kitaplarında, köpekler konuşur, ölüler canlanır, bugünlerde bir bir dağıtılan kent sığınaklarından sokak çocukları, hayat kadınları, şiddet görmüşler ve daha neler bir dairede bir araya gelir. Tüm bu fantastik öğeler olabildiğine gerçektir.

Sezgin Kaymaz’ı yazmaya başlamasından geç bir tarihte 2007’de can dostum Coşkun Ak sayesinde tanıdım ve yine bu röportajı yapmayı düşündüğümde ilk ulaştığım kişi yine o oldu. E-posta adresini buldu hatta soruları da birlikte hazırladık. Bana da bu güzel insanla tanışıp aynı kitaplarında olduğu gibi sıcak ve eğlenceli bu röportajı yapmak kaldı.

Röportajda kitaplarını, nasıl yazdığını, düşüncelerini bulacaksınız ama daha fazlası da var. Kelime aralarına dikkatlice baktığınızda yazmadan kendisi de bilemiyor ama Sezgin Kaymaz’ın da esasında kendi karakterlerinden biri olduğunu anlayacaksınız. Bu dünyada ne olacaksın sorusuna bence onun cevabı yazar olacağım değil benim satır aralarından çıkardığım… Belki kitaplarına bizi bağlayan ve tiryakilik yaratan da tam bu…

İlk kitabınızı 1997’de çıktı ve bugüne kadar da 11 tane kitap çıkardınız. Yaklaşık 20 yıldır yazıyorsunuz, biz de okuyoruz. Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

Benim için çok anlamlı, çok büyük zevkle yaptığım bir şey. Yaşamanın kendisi gibi, öyle söyleyeyim. Çünkü ben yazarken o maceranın yazarı gibi hissetmiyorum, seyircisi gibi hissediyorum. Misafir olmuşum o evlere, o insanların hayatına bir şekilde seyirci olmuşum, şahit olmuşum ya da onlar benim hayatıma çıkmış gelmiş, öyle hissediyorum. Onun için çok zevk alarak yazıyorum. Hem merak benim için yazmak, çünkü sonunda ne çıkacağını hep merak ederek yazıyorum. Hem bir tanışma duygusu, hem bende işte yılların biriktirdiği ne varsa, onları geri çağırmayı bilmeyiz ama yazarken onlar bir şekilde kendini geri getiriyorlar. Tekrar hani yaşanmış da böyle unutulmuş, bir kenarda kalmış, kolay kolay da gelmeyecek şeyleri yeniden kucaklama macerası. Yani baştan aşağı hayatın anlamı gibi bir şey… Hakikaten yazmasam çok rahatsız olurdum, yani, abartılı olacak da, yazmasam yaşayamazdım, diyesim geliyor, tutuyorum. Mutlu olmazdım öyle söyleyeyim. Çok şey ifade ediyor.

Ya şey, merak dediniz, ben araya hemen bir soru girmek istiyorum, soruları atlayıp, şimdi bugün bir kere daha fark ettim, son kitabınız Kısas’ta, ona daha sonra girecektim ama hadi gireyim, komiserin hani Dinçer’i ilk gördüğünde komiser…

Emniyet amiri.

Emniyet amiri… (Sezgin Kaymaz’ın son iki kitabında iki polis karakteri vardır, Celil ve Hayri… Kitap boyunca tam da benim gibi emniyet amiri ile komiseri karıştıranlar bir de…)

Kaç defa söyleyeceğiz?

Ben de karıştırıyorum. Diyor ya, keşke bunun gibi bir çocuğum olsa, sanki orada siz sonunu, yani, orada bilmiyor muydunuz siz yine de?

Hayır. Ben çocukların başına ne geleceğini hiç bilmiyorum. Bilmiyordum, yalan mı söyleyeceğim?

Yazdığınız romanlara fantastik diyorlar, korku dendi, mizah dendi, ama bunların hepsinin toplamından daha başka bir şey olduğunu söylüyor Coşkun, ben de buna katılıyorum. Esasında biz hani böyle bir belli bir türün içine filan, roman olması dışında koyamıyoruz kendi aramızda sizin kitaplarınızı. 

Ben de sizin gibi düşünüyorum. Yani ilk başta fantastik kurgu dedikleri zaman ben çok yadırgadım. Öyle şeyler vardır ki size çok fantastik gelir, benim için çok normaldir. Bir adam işte bir apartmandan düşerse, ölürse bunu normal karşılarsınız ama kalkar üstünü çırpar, merdivenlerden yukarı çıkar, tekrar evine giderse fantastik dersiniz. Ama düşüp ölmeyenler de var. Yani hem çok fantastik bir hayat yaşıyoruz, hem de çok normal, bizim algılarımıza göre değişiyor. Hani gördüğümüz bir rüya yarın çıkarsa çok fantastik oluyor, belki görüp hatırlamadığımız bir sürü rüya çıkıyor, bunları normal algılıyoruz. Ben ilk başta yadırgadım fantastik kurgu lafını. Neresi fantastik canım işte basbayağı yazıyoruz falan diye düşündüm. Ama sonra, “hadi fantastik olsun” dedim. Çünkü edebiyat zaten toplumun sınırlarına yakın yerde gezinen bir varlık, ben de eğer o edebiyatın sınırlarının biraz daha dışında geziniyorsam, ona da fantastik desinler diye onu da göğüsledim. Sonra kurgu lafına takıldım. Çünkü ben kurgu yapmıyorum. Hani bir şeyi kurup, bize ortaokulda, lisede, edebiyat derslerinde öğrettikleri gibi; giriş, gelişme, sonucu bilirsiniz, gideceğiniz yerdeki materyalleri değerlendirirsiniz, kahramanları canlandırırsınız, parçaları yapıştıra yapıştıra gidersiniz, sonunu zaten bildiğiniz bir şeye gemiyi götürürsünüz ya ben öyle yapamıyorum, ben Türk filmlerindeki o eski şairler gibi, yazarlar gibi ilham gelirse yazarım. Sizin şiir yazdığınız gibi yazarım. Gelmezse de hiçbir şey yazamıyorum. Öyle olduğu için ben de kendimi bir türe koyamıyorum. Koymak da gerektiğini düşünmüyorum aslında. Yani bir kitapçı dükkanı değil ki burası, şurada tarih kitapları var, şurada ansiklopediler, şurada yerli roman, gerek de yok. Ama illa bir tasnif gerekecekse rafta bir yer, onu kitapçılar bilir diye düşünüyorum. Ben bilmiyorum.

Bir de dönemsel olarak hangisine yakınsınız? Son dönemlerdeki yazına çok da yakın değilsiniz gibi geliyor da… Yani mesela ayrı bir sürü hikâye oluyor kitaplarınızda genellikle, hatta bağımsızmış gibi görünen bir sürü hikâyeyle başlıyor, ama hepsi bir bütüne bağlanıyor ve dilde de esasında bir bütünlük var. Şimdilerde ise yazında bir başka uçuşma hali var, bir sürü kitapta bunu görüyoruz. Hem anlamda da bir bütünlük var sizde.

Eyvallah.

Yani dolayısıyla siz son dönem edebiyatına mı yakın buluyorsunuz kendinizi, daha öncekilere mi yakın hissediyorsunuz, neredesiniz?

Yani şeye çok benzetiyorum, macera kısmına, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a çok benziyor. Ama Hüseyin Rahmi hep sonunda çözer. Yani aslında dolaptaki dirilen iskelet değildir, aslında gulyabani bir öcü değildir falan. Çözer, yani mantıklı, herkesin o günkü algı seviyesinin kabul edebileceği bir yere getirir koyar. Ben onu yapmıyorum galiba. Yani tarz olarak ve serbestçe yazabilme konusunda Hüseyin Rahmi’yi çok seviyorum ve benzetiyorum kendimi.

Bir de bu dil konusuna gelelim. Yani kitaplarınızdaki kişilerin, hatta ölülerin, Çeto’nun, köpeklerin, yani neredeyse tamamının canlı olduğuna biz okurken inanıyoruz ve sanki biraz önce de söylediğime benzer, başka bir dünyadan bahsetmiyormuşsunuz gibi de geliyor, yani bu dünyayı anlatıyorsunuz siz. Coşkun bunu dilinize bağlıyor, şenlikli bir diliniz olduğunu düşünüyor ve “o yüzden biz o inancı yaşıyoruz o kitaplarda, o yüzden inanıyoruz o kişilerin hepsinin gerçek olduğuna” diyor. Ben de merak ediyorum, böyle mi, sadece dilden mi kaynaklanıyor bu?

Bunda tabii okuyanın bakış açısı çok önemli, yani nasıl algıladığına bağlı… Coşkun öyle algılıyorsa, eyvallah, güzel bir şey, hoşuma gider. Dil konusunda ben çok rahatım, en azından şu rahatlığım var benim yazarken, dilime de yansıyor herhalde, ben kimseyi inandırmaya çalışmıyorum, gördüğüm gibi yazıyorum; o anda seyrediyorum, seyrettiğim bir şeyi yazıyormuş gibiyim, diyorum ya devamını merakla izlediğim bir dizi izler gibi izliyorum adeta. Hakikaten öyle. Onun rahatlığıyla yazıyorum. Yani ben size sanki seyrettiğim bir şeyi anlatıyorum, hiç sizi inandırma derdim yok. Hani bir şeyi ne kadar inandırıcı kılmaya çalışırsanız onu o kadar inandırıcılıktan uzaklaştırırsınız, diliniz çünkü çırpınır. Halbuki dil rahat kalınca, belki o Coşkun dediği şeyi, espriyi yakalıyor olabilir. Yani katılırım dersem, büyüklenmiş olurum. Teşekkür ediyorum arkadaşıma, ama hoşuma gitti yani.

Bir de yerel dili, bunu ben söyleyeyim hadi, bence en iyi kullanansınız. Hatta sizi ilk okuduğum dönemde sizin kitabınızdan sonra başka bir yazarın kitabını okumuştum, o da denemişti yerel dili kullanmayı ki bayağı da sizden daha ünlü bir yazar diyeyim, fakat siz daha iyiydiniz.

Benden ünlü kimseyi kabul etmiyorum.

Bu dili nereden besleniyorsunuz? Çünkü çok dikkat çekici özelliklerinizden birisi diliniz sizin ve yerel dili kullanmanız.

En başta konuşurken dedik ya “bir şeyler bir yerlerde birikir, ama biz onları nasıl çağıracağımızı bilmediğimiz için geri getiremeyiz” işte buna deriz ki deja vu.  “Ya dilimin ucunda da söyleyemiyorum” ya da “ben sanki bu olayı daha önce yaşadım, sanki bu mahalleden daha önce geçtim” deriz ama aslında içimizde bizde var olan, birikmiş, depolanmış, bir kenarlara katlanıp kaldırılmış yaşanmışlıklardır, gözlemlerdir, bilgilerdir diye değerlendiriyorum. Ben sadece roman yazarken bunlar oluyor herhalde, geri geliyor, yani çağırmadan geliyorlar.

Yani siz…

Hayır hiçbir çalışmışlığım yok evde, yok. Konya’da yaşadım, Konya dilini kulağım almış ama ben bugüne kadar, Kün’ü yazana kadar kullanmadım mesela. Ne kendi hayatımda, ne herhangi bir yazı parçasında kullandım ama Kün’ü yazarken onlar döküldü geldi. Bunun gibi yani… Maceraların içinde, romanların, olayların içinde, yaşayan insanları gerçek insan olmaya en yakın kılan şey de herhalde onların günlük dili, sizin gibi benim gibi konuşmaları. Yani iki tane kaşarlanmış yüksek bürokrata yakın polisin, nasılsınız iyi misiniz, diye konuşmasını beklemezsiniz. Bunu kimse beklemez. Herkes, karakola gidince ne tür bir jargonla karşılaşacağını bilir. Onlar öyle konuşamaz zaten, böyle konuşurlar olsa olsa. Ben de bunları duymuşumdur, yazarken de gelmiştir. Öyle değerlendirebilirim.

Bir de epigraflardan bahsedelim, burada Coşkun’un fikri… yani Lucky’de başlamıştı galiba, daha önceki kitaplarda yoktu epigraf…

Geber Anne!’de vardı. Kaptanın Teknesi ve Uzunharmanlar’da yoktu.

Kitaplarınızın diğer dikkat çekici özelliği bu epigraflar. Çok uzun bir süre Mevlana’ydı, yanında başları halk şairleri filan oldu, şimdi bir de Gülten Akın girdi ki sanki girmese olmazdı, nasıl güzel olmuş… Hatta Lucky’nin de epigrafı var. Şimdi bu kitapla şiiri harmanlama işi de biraz zor. Çünkü gerçekten o bölümü de ifade ediyor o seçtiğiniz dizeler. Şiir hayatınızda nasıl bir yerde ve nasıl harmanlıyorsunuz? Nasıl buluyorsunuz peki o şiirleri?  

Yok o şiirler zaten var. Okuduğunuz için, aklınızda kaldığı için…

Aklınızda var mı?

Bir kısmı var tabi, hepsi değil bir kısmı var. Bir kısmı, ya yarın alzheimer falan olur da unutursam diye katlanıp konduğu bir köşede var, bir kısmı başucunuzdan eksik etmediğiniz Mesnevilerde, kitaplarda vs. var. Ama ben hakikaten bir bölümü yazarken, buna ne gider diye hiç düşünmedim şimdiye kadar. Hiç düşünmedim. Sadece Gülten Akın’ın kitabını bir arkadaşım hediye ettiği zaman bana, ben onu okurken, “bundan bir roman çıkacak” dedim.

O kadar sevindim ki ben Gülten Akın’ı görünce bu kitapta…

Eyvallah, ben de çok severek yazdım zaten. Çok anlamlı geldi ama bölümü yazıp sonra buna uyan dörtlük ya da mesnevi nedir onu hiç düşünmedim takmadım. Genelde öyle oldu. Pat diye o iki satır veya dört satır neyse o geldi, ondan sonra bölüm geldi. Genelde hep öyle oldu.

Bu arada siz zaten, ben de bir film izlermiş gibi mi demiştiniz?

Evet.

Biz de bunu hissediyoruz kitaplarınızda. Daha önceki röportajlarınızda da zaten filme çekildi mi filan diye de sorulmuş. Sinemayla aranızdaki ilişki ne?

Sinema salonlarına pek giden biri değilim ama seyrederim. Hangi dönemin ne tür filmiymiş, hangi sanat şeyini işliyormuş sinemanın içinde, onlara filan çok dikkat etmeden, belki yönetmenine de saygısızlık ederek, kim yönetmiş diye bakmadan, ama film seyretmeyi severim. Onun ötesinde öyle özel bir sinema tutkum yok.

Şimdi biz uzunca bir süre sizin yeni kitabınızı bekledik, federasyon döneminizmiş o, biraz önce öğrendim. Sosyal medyada da, Kün çıkmadan evvel, hatta bu bilgiyi de Coşkun’dan aldım, şey demişsiniz, bu yılbaşına bir kalasla geliyorum, demişsiniz. Kalas mı?

Tomruk, Kün…

Kün mü? O Kün müydü? Coşkun onu yanlış anlamış, sayfalarca bir şeyle geliyor…

Yok tomruk kalınlığında bir kitap geliyor gibi, bir soru üzerine öyle bir şey demiştim galiba.

Tamam. Sevinç Kuşları’nın 3’ü bitti, peki 4’ü olacak mı?

Yok, 3’ü yazılıyor şu anda. O sürece bağlı. Dediğim gibi ben bir yerde başlayıp kesmiyorum, hani o kendi biterse bitiyor, bakarsınız olur. Yani bir şey diyemiyorum şu anda. Yani yayınevinin çok hoşuna gitmiyor öyle kalın kalın ama benim elimde değil.

Şimdi yavaş yavaş Kün’e ve diğer kitaplarınıza girersek, Lucky’de de vardı gerçi ama son iki kitabınızda hayat kadınları da var, sokak çocukları da var, biraz öteki dediğimiz insanlar… Bu bana Tarlabaşı’nı hatırlattı. İstanbul’da bir semt var belki duymuşsunuzdur, şimdi yenileniyor. Ankara’da da vardır illa ki öyle bir semt. Yani birbirlerine sığınırlar, hem travestisi vardır, hem hayat kadını vardır, hem sokak çocuğu vardır, hem Kürt’ü vardır, normalde başka tarafta bir araya gelmeyecek insanların bir arada yaşadıkları bir yer. Bir yandan GMK 133 de öyle bir yer.

Evet.

Ötekileştirilenler sizin için ne ifade ediyor, nasıl bir yakınlığınız var onlara? Çünkü çok iyi yazmışsınız.

Sağ olun. Eğer Tarlabaşı’ndan kasıt hani o toplumun öteki dediği, üçüncü cins, travestiler, eşcinseller, sokak çocukları, onların bolca ve bir dayanışma içinde, bir ekosistem içinde yaşadığı yerse, o bir zamanlar Ankara’da Maltepe mıntıkasıydı. Bir tarafta pavyonlar vardı, işte kaldırımlarda çalışanlar vardı, öyle söyleyeyim, geceleri yoğun trafik olurdu oralarda. GMK 133 onların Nuh’un Gemisi gibi bir şey oldu benim anladığım. Son anda oraya kapağı atan attı, atamayan yukarılara doğru çıktı, başka semtlere doğru sürüldü, şehir dışına doğru sürüldü. Yani bir şekilde GMK 133 o Maltepe’nin temizlenen namusunu aldı başlarına geçirdi tekrar Kısas’ta. “Öyle olmaz böyle olur, alın gene geldim” diyerek geriye döndü. Bir reenkarnasyon oldu onlar için. Ve bize onların, bizim kadar biz olduğunu, bizim kadar insan olduklarını, biz onları ne kadar insan görebiliyorsak, kendi insanlığımızın da ancak o mihenge vurulabileceğini bana anlattılar. Bir şekilde bana da ders verdiler devamlı yazarken. Onları zaten hiç kendimden ayrı görmüyorum.Öyle görürsem zaten, Kürt’ü başka görürüm, öbürünü başka, o zaman ne kıymetim kalır? Biz neysek onlar da o. Ama işte nerelerine ve hangi huylarına dikkat ediyorsak biz de oyuz. Herkes de kendini ona göre ölçsün biçsin diye düşünüyorum.

Kısas’ta Zila’nın evine girdiğiniz bölümde, ölümle başlıyorsunuz ve Gülten Akın da orada başlıyor. Ölümle başlıyorsunuz ama Zila’nın evi sonuna kadar yaşamın olduğu bir ev. Yine biraz önceki gibi ötekilerin sığındığı, sonuna kadar canlı olduğu bir yer. Ve anlamanın, işte anlaşılmanın, sarmanın, olduğu gibi kabul etmenin olduğu bir yer. Ben şeyi merak ediyorum, bu döneme denk gelmesi Kısas’ın, denk düşme mi sadece? Yani çünkü bu dönem bir yandan tam tersini yaşıyoruz biz, ötekinin iyice öteki olduğu, reddedildiği…

Evet doğru denk düşme. Bu da çok doğru bir tespit… Ben şimdi siz söyleyince farkına vardım. Doğru ama denk düşme. Böyle bir isabet kaydedeyim, oradan bir mesaj vereyim kaygısıyla yazılmış şeyler değil. Ama iyi de denk düşmüş aslında, doğru.

Belki hani sizin dediğiniz, biriktirmenin…

O da olabilir. Tam zamanı geldi demiş olabilir, o ilham eden şey her ne ise. O da olabilir. Ama öyle planlı bir şey değil, sadece onu söylemek istiyorum.

Peki yine GMK 133’ten gidersek, bu Coşkun’un sorusu, GMK 133 yangından ilk kurtarılacaklar mıdır?

Tabii öyledir, bence öyledir. Yani çeşitlilik olmazsa hayat ne işe yarar? Herkes aynı olursa bir kişi var demektir orada, başka kimse yoktur zaten. O kıymet biçilmelidir, yani öyle bakılmalıdır. Doğru.

Peki bir de, bu arada ilk defa bir kedi girdi galiba değil mi, daha önce bir kedi hatırlamıyorum?

Evet.

Köpekler vardı hep kitaplarınızda, burada da Memiş var. Ben zaten artık biliyorum, bir sürü köpek ve kediyle birlikte yaşıyorsunuz. Ve onların da sizin hayatınızda yeri var ve hatta ortak bir yaşamınız var gibi duruyor kitaplarınızda. Biraz sizin için ne ifade ediyor, o bütünlük içinde de ne ifade ediyor hayvanlar?

Yani ben onlardan daha aziz değilim, öyle söyleyeyim. Yani ben kendim için ne ifade ediyorsam onların her biri de benim için onu ifade ediyor. En az benim kadar kıymetliler. Can taşıyorlar, duygu taşıyorlar ve bize, hakikaten kitapların, silolarca yazıların anlatamayacağı, öğretemeyeceği bir şeyi, aşkı öğretiyorlar. Hani bakkala gidip geliyorsunuz, sizi hacdan dönmüşsünüz gibi karşılıyor, askerden dönmüşsünüz gibi. Bakkala gidip geliyorsunuz. Sizi azarlayan, nerede kaldın diye sitem eden… Herkes kendini bir yokluyor değil mi? Hangi sevdiğimi ben böyle karşılıyorum? Uzun ayrılıklarda bile bir süre sonra alışıyoruz, “hoş geldin” diyoruz sadece, o kadar. Ama kucaklamıyoruz, üstüne atlamıyoruz, böyle duygumuzdan hıçkırmıyoruz. Onlar hep öyle ama. Yani bize onu öğretiyorlar, aşk diye bir şeyin var olduğunu ve bizim tarif etmeyi bile beceremeyeceğimizi anlatıyorlar.

Son kitaplarınızda bir yandan da argo daha fazla girdi işin içine. Şimdi bu yine yaşadığınız dönemin bir sonucu mu, yoksa ortaya çıkmak için bu adamları mı bekledi sadece?

Bu adamlar pis. Yani Veysel böyle 1989’da böyle bayrağını açmış dolaşan bir eşcinsel doktor. Şimdi bunun o toplumla çok barışık olmasını ben beklemiyorum zaten, o çağın toplumuyla. Aynı şekilde diğer polislerimiz olsun, sokak çocuklarımız olsun, zaten böyle görüp de çoğu insanın kafasını çevirdiği insanlar. Onların kendi aralarında bir anadil, bir jargon oluşması da normal herhalde. Onlar öyle konuştular bizim evde, ben de onları öyle yazdım.

Peki onları öyle yazdınız, o dili nereden biliyordunuz siz?

Bilmiyorum. Yani o dili özel olarak çalışmadım. Nerelerde büyüdük, nerelerden geçtik, işte kimlerle düştük kalktık, bir sürü arkadaşlarımız oldu, bir sürü tanıdıklarımız, birtakım yerlere gittik, farklı kültürlerle böyle harmanlandık, karıştık, onların tozu bize bulaştı, bizim onlara bulaştı, bir şeyler birikti. Bunlar çıkınca da bunlar ortaya çıktı herhalde.

Yani bir argo sözlüğe bakmak…

Hayır yok yok.

Şimdi Kün’den yola çıkalım, hemen hemen her mahallede olabilecek bir muhtar tipi var orada. Artık neredeyse sürekli karşımıza çıkan, belediye başkanı olarak karşımıza çıkan, başka da katmanlarda bulunabilen bir tipleme var. Genellikle de namazında niyazında ve cukkayı doldurmaktan hiç de çekinmeyen bir tip. Şimdi çok gerçek bir karakter bu, yani olabildiğince gerçek… Ve bununla mücadele edenler, ölükler, Çeto, yani olağanüstü kahramanlar… Sonra bakıyorsunuz, Sevinç Kuşları’nda Deccal çıkıyor karşımıza ve amirler miydi, amirler de…

Bir amir, biri komiser

Onlar da gidiyorlar Deccal’le çözüyorlar. Sanki mücadele yolu, olağanüstü varlıklarla ancak verilebilirmiş gibi. Bu bir umutsuzluk ifadesi mi?

Yani orada şöyle aslında, şimdi bu soruyu sorunca düşündüğüm bir şey bu ama “şu olabilir mi” diye ben kendime soruyorum, orada umutsuzluğa karşı gelenler de önceden bu mücadeleyi başlatan varlıklar zaten. Yani ortada bir umutsuzluk var onları ilgilendirmeyen, onlar da ona karşı bayrak açmış değiller. Mesela Deccal, Deccal oluşunu o umutsuzluğa borçlu. Aslında Celal o, bir çocuk. Aynı şekilde ölüler de, o mücadeleyi, o bayrak açmayı, kendi sürüklendikleri umutsuzluğa borçlular. Yani eğer birilerini çok köşeye kıstırırsanız, bu ölü de olsa sizin canınıza okur, diri de olsa okur, diye düşünüyorum.

Şimdi Kısas’ta bir bölüm var, Kuveyt’ten ilk mektubunda Hayri, Celil’e yazdığı ilk mektupta “Var ya 700 bin dolarlık saat gördüm burada, vallahi de gördüm billahi gördüm. Bir de şu saati koluna takan götkafayı görebilsem dünya gözüyle…” diyor ya, şimdi Hayri o saati takanlar Ankara’da olduğu için mi Kuveyt’te rastlamadı acaba, diye merak ettik biz.

Belki onları görmek için dönmüştür. Yani bu bana çıkıp gelen bir anı, hakikaten, içimde duruyormuş. Ben 1992’de falan Almanya’ya gitmiştim, bir milli takım turnuvası için, orada Frankfurt Havaalanı’nda, dünyanın en büyük havaalanlarından biriymiş, sporculara dedik ki, 4 saatiniz var… Aktarmalı gideceğiz, Finlandiya’ya geçeceğiz oradan. Hadi dolaşın havaalanında, şu saatte şu bankonun önünde buluşalım. Biz de dolaşıyoruz antrenör arkadaşlarla. Her mağazaya giriyoruz artık, yani okunacak şey bitti, içilecek şeyler bitti, sıkıldık dolaşıyoruz. Çok lüks bir mağaza gördük, saat mağazası, oraya girdik ve ben orada gördüm saati. Geçen seneki şu meşum olaya kadar ben kimseye 700 bin dolarlık saat gördüğümü anlatamadım, ikna edemdim. “Hadi lan” dediler. “Onu kim takar?” Vallahi billahi! Yani minnettarım onun için.

Bir de güncel olayların edebiyatta yer bulmasına dair konuşalım isterseniz?

Onu yapamazdım herhalde o beni rahatsız eder. Bugün geçerli olan cari olan, bugün çok bakılacak olan bir şeyin üzerinde durmak, ona kafa yormak, “hadi işte dilim de döner, kalemim de kıvrılır o konuya bir girivereyim” demek beni çok incitirdi. Beni incitirdi. Bunun bir sipariş usulü bir iş olduğunu düşünürdüm, kimse sipariş etmese bile. Çünkü okurlarınız da böyle bir şey elbette yaratabilir, “şunu da yazsa da okusak” falan diye. Bu beni incitirdi çünkü karşı tarafı suiistimal etmek gibi değerlendiririm ben bunu yakıştıramazdım, beceremezdim de.  Gezi’de bir sürü edebi eser gördük mesela. Tamam, ustalıktır edebiyatı iyi kullanmak ama edebiyat değil, ustalıktır. Sizin evinizde de mobilya var, benim evimde de. Benim ustam daha iyiyse benim mobilyam daha iyidir ama sanat değildir, benim siparişime, talebime göre yapmıştır ki bunun gibi olması hoş değildir. Tamam ustalığına eyvallah ama işin ruhuna uygun değil. Yarın da çünkü tam zıddını talep edersem onu da satacaksın bana anlamına geliyor.

Bir yandan da bu talep etme ve talep olma meselesi esasında son dönemde ortaya çıktı. Evet, ünlü yazarlar vardı önceden de edebiyat akımları vardı ama mesela Orhan Veli’nin de aynı şekilde sizin gibi istediğini, yazdığını düşünüyorum ben bütün şiirlerinde onu hissediyorum.

Ben belli bir döneme kadar bütün yazarların ve şairlerin onu yaptığını düşünüyorum. Sonra bir ara bugün ne cari onu yazalım durumu başladı. Bu köşe yazarlığı gibi bir şey oldu, bu hoş değil. Beni rahatsız eden bir şey…

Peki edebiyatın reklamla birlikte gitmesi, edebiyatın daha satılır bir şey haline gelmesiyle, dilinin dönüşmesi arasında bir bağlantı var mı?

Var tabi, edebiyatın meta olması, bir kapital malzemesi olması, anamala yamanmaya çalışan bir yardımcı malzeme olmaya, oraya yapışmaya çalışması işi bu boyuta taşıdı, yüzde yüz.

Muhalif olsa da…

Aynen, aynen tabii hiç fark etmiyor. Siz bir koronun solisti olmaya soyunduğunuz anda o yaptığınız şey sizin sanatınız değil, sizin arkanızda koro var, dekor var. Sizi o sahneye çıkartan bir topluluk var siz orada işte üstünüze düşen rolü oynuyorsunuz o siz değilsiniz. O sizin rolünüz. Bundan rahatsız olurum, cidden kalbim de kırılır.

İşte o yüzden de şey demişti Coşkun, ben onu klasik edebiyata daha yakın görüyorum.

Sağolsun, eyvallah güzel bir yakıştırma. Çünkü dediğim gibi belli bir döneme kadar yoktu bu ticaret.

Hatta başka işler yapmak zorunda kalırlardı, para kazanma yeri değildi edebiyat.

Değildi tabii. Çok kıymetli yazarlarımız vardır. Edebiyatın dışında hayatlarını idame ettirmiş, edebiyatla bizim hayatımızı idame ettirmişlerdir. Öyle mecbur kalmışlardır. Mesela Aziz Nesin’le ilgili bir hatırasını anlattı Müjdat Gezen, şey diyordu, “uzunca bir dönem benim evimde, benim yanımda kaldı”. Aziz Nesin’den bahsediyoruz. Bir de yemeyip yedirmiş. Biriktirdiklerini de, her kuruşunu öyle harcamış. Kendi yürürmüş bir yere gideceği zaman çok uzaksa otobüse binermiş. Onun hiç siz bu cari diye bir şey yaptığını görmezsiniz, hep hicveder. Aslında cari olanın hep karşısındadır, bir şeyleri göğüslemek pahasına karşısındadır ve açlık pahasına karşısındadır. Bugün muhalif olan da dedik ya demin, o açlık pahasına karşısında değil. Aç kalmamak için bazen karşısında olduğunu hissettirebiliyor size. Yani o yaralıyor aslında beni. Onun da yapılması gerekiyordur ama başka bir yol da bulunur.

Diğer taraftan cari olanı yazma, çizme durumunda kalma meselesindeki çelişki yurt dışında aşıldı.

Peki bu çelişkiyi edebiyat yurt dışında nasıl aştı?

Zaman zaman okuduğum, bildiğim, duyduğum şeylerden o sonuca varıyorum. Bir kere yurt dışı mı diyeyim tam anlamıyla yurt dışı demeyeyim aslında çağdaş toplumlar aştı. Çağdaş derken Avrupa’yı çok çağdaş filan diye bir yere koymuyorum. Zihni, ufku, dünyayı algılama, kavrama becerisi, ruhunun kapakları açılmış toplumlar, öyle söyleyeyim. Onlar bunu beceriyorlar bir şekilde. Sanatçıya sahip çıkıyor toplum ben bunu birkaç yerde okudum, herhalde hikâye değildir. Bir kasabada ağırlıyorlar, işte evini veriyorlar, daktilosunu, neyse bilgisayarını, kağıdını, küreğini veriyorlar, sen dert etme otur yaz, sanatçısın sen diyorlar veya işte ressamsın. Buna bir atölye tahsis ediyorlar. Koruyup kolluyorlar, üstüne titriyorlar. Çünkü insan ancak çok sevdiği şeyde yetenekli olabilir, öbürleri hikâyedir. Sevmediğiniz bir şeyde siz yetenek sergileyemezsiniz, idmanla, antrenmanla sizi belli bir formasyona sokarım ama siz bunu çok üst düzeye kendi çabanızla, o işi olan aşkınızla, sevginizle ulaşırsınız ki ona yetenek denir. İnsanlar ancak kendi yetenekli oldukları şeyleri seviyorlardır. Buradan ters bir bağlantı kurarsak şuna geliriz. Eğer herkese kendi sevdiği işi, kendi yetenekli olduğu işi yapma imkanı verilirse herkes sanat yapmaya başlar. Edebiyat olur, bürokrasi olur aklınıza ne gelirse.

Daha çok kişinin yeteneğini kullanabilmesini anladım ben bundan.

Tabii tabii, sizi kavrayıp kucaklıyor toplum, diyor ki size “sen sanatçısın uğraşma dünya işleriyle…”

Peki bu aynı zamanda bir ayrışma değil mi?

Toplum aslında kendi çocuğuna veya kendine verilmeyen imkânları size veriyor. Bu bir şımartma ve bence sanatçının bir hayat gailesini, bir yarın benim başıma veya sevdiklerimin başına ne gelecek tasasını sırtlanmadan o işi yapabilmesi onun daha çok ışıldamasına yol açıyor. Onları onun önünden alıyor toplum, toplum alıyor, onu siz zorlamıyorsunuz. Az önce konuştuk ya “cari olanı yapayım, cari olanı çizeyim yazayım” diye, niye diyor bunu adam?

Peki cari olanı tamamen ortadan kaldırsak?

Ne güzel olur, eyvallah. O olsa zaten o zaman şuna veya buna bir ekstranız olmayacak. Herkesin yeteneklerinin önünü açacaksınız, herkes yapabileceğini yapmaktan hoşlandığı şeyi yapacak. Herkesin ihtiyacı olduğu işler de bölünecek. Onu yaparken de kıstasınız bu olacak. Kuru üretim olmayacak, hadi bana sanat üret, hadi bana çay üret demeyeceksiniz adama. Sen ne yapmaktan hoşlanıyorsun, diyeceksiniz…

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Sezgin Kaymaz karakteri: Sezgin Kaymaz” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir