“Yükselen İsyanın Barometresi” Burhan Şaylı

Facebooktwittergoogle_plusmail

Ufuk Özcan

‘70’lerin sonları. Akşam saatleri. Şehrin çöp kokan, karanlık sokaklarından birinde on dokuz yaşlarında bir genç bir an önce evine ulaşmaya çalışıyor. Birden dört-beş kişiden meydana gelen, belki de daha kalabalık, silahlı bir grup tarafından yolu kesiliyor. Muhtemelen bu karanlık güruhun niyeti tek başına yürüyen genci oracıkta vurup öldürmek. Karanlıkta bir yerden “Siz ne yapıyorsunuz?” diye bir bağırtı duyuluyor. Telaşa kapılan faşistler amaçlarını gerçekleştiremiyorlar. Biri elindeki tabancayı gencin kafasına şiddetle vuruyor. Kaçıyorlar. Genç, kimbilir, mahallelinin de yardımıyla baygın bir halde evine ulaşmayı başarıyor. O kötü olaydan sonra gencin annesi “Benim oğlum bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olmadı.” diyecek. Bu ve buna benzer olayları 78’lilerden çok dinledik. O yaralı neslin hikayesi bir başkadır.

13 Eylül 2014 akşamı. Burhan’la en son görüştüğümüz kültür merkezinin bahçesinde bir arkadaşımla çay içip sohbet ediyoruz. Telefonum çaldı. Bir ölüm haberi. Burhan mı?.. Çok şaşırdım, inanamadım.

Burhan’ın ardından, onun hakkında neyi dile döksem, eminim eksikli olacaktır. Ama tanıdığım bu müstesna insanı biraz olsun anlatmazsam içimde bir eksiklik kalacak. Burhan Şaylı, yaklaşık bir hafta önce vefat eden, eski bir anarşist arkadaşım. Onun kişisel özelliklerini, yayına hazırladığı kitapları, telif çalışmalarını tanıtmak ve enternasyonalist tutumundan bahsetmek istiyorum.

Üniversite yıllarımda tanıdığım en çarpıcı kişiliklerden biriydi Burhan. Hafızam beni yanıltmıyorsa, o loş Felsefe-Sosyoloji koridorunda tanışmıştık. Benim için ömür törpüsü olan o koridor, biraz da Burhan’la ayrı, güzel bir anlam kazanıyor. Hal ü tavırlarıyla koridorun belki de en dikkat çekici simalarından biriydi Burhan. Bazen benim ölçülerime göre biraz taşkın, biraz fevri, fazla heyecanlı, çocuk saflığı taşıyan, duygusal diyebileceğim bir düşünme tarzı vardı. Bu coşkunluk elbette aynı doğallıkla davranışlarına da yansırdı. Gene de, bu düşünce ve davranışlarını dengeleyen, insanda sempati hissini uyandıran bir karakteri vardı. Acayip sıcakkanlı, samimi bir insandı.

‘87 yılında, Kara dergisine katıldığımda dostluğumuz pekişti. Bazen koridorda, nadiren Hergele Meydanında, daha çok da Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde sık sık bir araya geldik. Çaylı sohbetlerimiz bugün gibi aklımda. Kara kapandıktan sonra Efendisiz’i çıkaran ekibe dahil olmak istememişti. Şimdi düşünüyorum da tarzı da yeni dergiye pek uygun değildi. Onsuz yürüdük; ama arkadaşlığımız hep sürdü. Efendisiz de kapandıktan sonra, ‘90’ların başından itibaren benim için ayrı bir mecraydı. Yolumuz gene “koridor”da kesişti. Felsefe yüksek lisansı yapıyor, bir görünüp bir kayboluyordu.

Uzun kesintilerle parçalanan ama hep istikrarlı kalan bir dostluğumuz oldu. En son 2013 güzünde Badieu-Zizek konferansında bir araya gelmiştik. Salonda son yıllarda görülmemiş bir izdiham vardı. Kendimizi dışarı atıp uzun uzun sohbet etmeyi yeğledik. Gezi olaylarının heyecanı sürüyordu. Gezi’den önceki hallerini kendisine hatırlatarak onun için “barometre gibi adamsın, nerede bir isyan öncesi tuhaf atmosfer var, acayip bilgece önsezilerinle hemen kopacak fırtınanın habercisi oluyorsun” dedim. Bu lafa çok güldük. Görüşlerimiz çoğu zaman uyuşmasa da, her zaman rahatlıkla fikir teatisi yapabildiğim bir arkadaştı. Fikirlerini kararlılıkla savunur ama üste çıkmaya çalışmazdı -hırçın ve öfkeli anları hariç. Kendisinin belki de farkında olmadığı, benimse hep farkında olup da bir türlü tarif edemediğim derin bir metafizik yönü vardı. Bundan, softaca, gizemci anlamlar çıkarılmasın. “Bilgelik ahlakı” sözü belki biraz olsun onun yaşam felsefesini yansıtabilir. Felsefenin ona, daha güzel deyişle, onun felsefeye yakıştığını hep düşündüm. Ama bu felsefe analitik felsefe değildi kuşkusuz. Soğuk akademi duvarlarının içinden geçmeyen, sokakta, çayırda, bahçede… hür bir tarzda yaşanan bir yaşam estetiğiydi. Onunla sohbetlerimiz bende mesela Nietzschevari bir lirizmi, sezgi ve coşkuyu hep içinde taşıdığı izlenimini uyandırmıştır. Felsefece ilgilerinin de bu yönde geliştiğini sanıyorum. Mesela Burhan deyince aklıma Romen Diyojen, Schopenhauer gibi isimler gelip takılıyor.

Deli-divane derecesinde, hakiki bir aşık adam olduğunu da eklemem lazım. Belki de maşuk bezdirecek derecede tutkulu. Bana, sevdiği kadınlara karşı hissettiklerine dair masumane birkaç sözle anlattıkları, “hadi canım, bu kadarı da fazla mübalağalı” dedirtir cinstendir. Bu yarı-masalsı tutkusunun kendisinden ödettiği bedel yüzünden çok acı çektiğini, derin ruhsal girdap hallerine düştüğünü tahmin ediyorum.

Almanya’da geçirdiği uzun ve çileli yıllarda, hiçbir işte çalışmıyordu, Almancasını geliştirmişti. Adorno’yu, Benjamin’i vd. Almancadan okuyordu. Anlatımından Pasajlar’a vurgun olduğunu anladım. Felsefe metinlerini Almancadan okurken bu dilin derinliğinin büyüsüne kapılmıştı. Almanya dönüşü tekrar görüştük. Oradaki kişisel yaşantılarından neredeyse hiç bahsetmedi ama o yıllardaki hayat tecrübesinin onu hırpaladığını, yaraladığını sanıyorum.

 

Çalışmaları, yayınları, eylemciliği

 

Daha önceki yıllara geri döneyim. 1994 yılında Berlin’deydi, mektup yoluyla haberleşmiştik, o mektupları hala saklıyorum. Baha Tevfik üzerine çalışıyordu; mümkün olabilirse bu konuda dergi ve gazete yazılarına rastlarsam kendisini bilgilendirmemi istemişti. Kendi tezim için kütüphanelerde dolaşıyordum; Yirminci Asırda Zeka ve Teşvik gibi periyodik yayınlarda Baha Tevfik ve arkadaşlarının (Ahmet Nebil, Memduh Süleyman, E. Rıfkı) makaleleri buldum, bunların bir listesini çıkarıp kendisine gönderdim. Bu makalelerden birinin başlığı ilgi çekiciydi: E. Rıfkı (muhtemelen müstear addı), “Anarşistler” (Yirminci Asırda Zekâ, Sene: 1, No: 12, 6 Ağustos 1328).

Burhan’ın geniş sayılabilecek bir ilgi alanı vardı. Ama ilgilerini daima spesifik ve incelikli bir uğraşa dönüştürmeye meyilliydi. ‘90larda, iyi yetişmiş bir Osmanlı aydını, Baha Tevfik ve bireyci felsefenin Osmanlı’ya girişi üzerine çalışıyordu; sanırım felsefe bitirme teziydi. Baha Tevfik’in Felsefe-i Ferd adlı kitabının çevrimyazısını yaptı, uzun bir giriş yazarak ve Anarşizmin Osmanlıcası alt başlığını da ekleyerek kitap olarak yayımladı (Altıkırkbeş Yay., İstanbul, 1992). Yine Baha Tevfik’in Ahmet Nebil ve Memduh Süleyman ile birlikte kaleme aldığı Nietzsche: Hayatı ve Felsefesi adlı eserini günümüz Türkçesine aktardı (Birey Yayıncılık, İstanbul, 2002). Sadece Osmanlı sonrası Türk modernleşmesinin ürünü olan ulus-devlet tecrübesine değil, dünyanın neresinde olursa olsun ulus-devlet örgütlenmesine karşı özel bir nefret besliyordu. Bu düşüncesiyle bağlantılı olarak, Jochen Hippler’in Ulus İnşası adlı kitabını, sanırım Almancadan, Algan Sezgintüredi ile birlikte Türkçeye çevirdi (Versus Kitap, İstanbul, 2007). Editörlüğünü Muhammed Zayani’nin yaptığı El-Cezire Olayı: Yeni Arap Medyası Üzerine Eleştirel Perspektifler adlı kitabı yayıma hazırladı (Çev. Gamze Erbil, Versus Kitap, İstanbul, 2006). Yine aynı yayınevinden çıkan, Ferhad Khosrokhavar’ın İntihar Bombacıları: Allah’ın Yeni Şehitleri adlı kitabını yayıma hazırladı (Çev. Tülay Duman, Versus Kitap, İstanbul, 2007).

2013 Temmuzunda Kadıköy Selamiçeşme’deki Özgürlük Parkı’nda Yeryüzü Sofrası kurulmuş, o akşam “Arap Devrimleri” başlıklı görsel-müziksel malzemeler içeren bir sunum yapmıştı. Bu sunuma katılan anti-kapitalist Müslümanlara oldukça sempatiyle bakıyordu. O günlerde Göztepe Park’ına sıklıkla gidip forumlara katılıyordu. Bir defasında beni de davet etti. Gittim. Bazı eski arkadaşlar da gelmişti. Çayırların üzerinde imece usulüyle hazırlanmış yemeğimizi yedik. Söz alarak konuşmalar yaptık.

Burhan iyi bir müzik dinleyicisiydi. Yükselen isyanın ruhundaki yansımalarını Léo Ferré, Joan Baez şarkıları ile ifade ediyordu. Daha önce adlarını hiç duymadığım Arap şarkıcılarının şarkılarını bulup bana dinletmişti.

felsefei-ferd

Bir dil tartışması

Burhan çiftdilli, daha doğrusu çokdilli bir adamdı. Anadili Arapçaydı ama -bana kalırsa- onun asıl dili Türkçeydi; Türkçeyi oldukça iyi kullanırdı. Yaşam ve anlam dünyası Türkçe üzerine kuruluydu ama Türkçenin semantiği ona yetmiyordu. Bir gün Esperanto* dilini öğrenmeye merak salmıştı, heyecanla anlatıyordu. Gülerek, “Ne o, her şeyi kendine yontan Avrupa enternasyonalizmi mi yapacaksın?” diye takıldım. “Tabii ki hayır,” demişti, “uluslar arasındaki dil duvarlarının yıkılmasını istiyorum. Evrensel barışın müşterek dili konuşulmalı.” Ona, ”Binlerce yılda, derin sosyal süreçlerle, deneyimle, bin bir zorlukla meydana gelen diller, iradi ve dışsal bir müdahaleyle yok olabilir mi? Yapay bir evrensel dilin yaşama imkânı var mıdır?” diye sordum. Esperanto diline karşı olmadığımı, hatta artık kullanılmayan bu dili öğrenme hevesi karşısında gıpta duyup, çabasını takdir ettiğimi, ancak bu yapay dilin XIX. yüzyılda ve sonrasında hangi güçlerin hangi egemenlik ve denetim arzularının ifadesi olduğunu araştırmanın ilgi çekici olabileceğini söyledim. Yeryüzünde farklı kültür havzaları olduğunu, bunların öyle kolaylıkla birbiri içinde eriyemeyeceğini kendisi de kabul ediyordu elbette. Ama onun asıl kaygısı, uluslar arasındaki dilsel, kültürel yarıkların tarih boyunca anlamsız gerilim ve çatışmalar üretmesinin önüne geçilmesiydi. Farklı dil grupları arasında birlik bunun yollarından biriydi. Çatışmasız -daha doğrusu ulussuz, sınıfsız, devletsiz- müstakbel toplum tasavvurunda hemfikirdik. İyiniyetli, saf, kusursuz ütopyamızdı bu. Gene de, aklını karıştıracak birkaç soru daha sormadan edemedim. İptidai insandan bugünün modern insanına kadar, yaklaşık bir milyon yıl boyunca yeryüzünde çatışmasız geçen tek bir yıl, tek bir ay, hatta tek bir gün bile yaşanmadığını, bunun sebebinin de derin dil ve kültür farklarından ziyade uzlaşması güç (antagonistik) sosyal tezatlar olduğunu, eğer bunun aksi söz konusu olsaydı Antik Roma’da, Osmanlı İstanbulu’nda, XXI. yüzyıl New York’unda vb. sayısız dil, etnisite ve inanç grubuna mensup insanın birbirini yemesi gerektiğini iddia ettim. Esperanto dilinin tekçiliği yerine çokdilliliğin çoğulculuk imkânını savundum. Sadece küreselleşme sürecinin başlangıcından bu yana, dünyada otantik dil ve lehçeleri, yerli kültürlerin büyük bir hızla yok olduğunu, hakim pozisyondaki Anglo-Amerikan kültürünün asimilasyona maruz kaldığını, İngilizcenin -bir nevi Esperantonun yerine ikame olarak- hakim duruma geçtiğini, bunun pek de olumlu bir gidişat sayılamayacağını ekledim. Bana hak verdi. Zaten bu karmaşık meselelere Russellci anlamda evrenselci/totalist/tekçi açıdan bakmadığını; yeryüzünden tek bir otantik dilin silinmesine dahi gönlünün razı olamayacağını söyledi. Uzlaşma noktalarımızı teslim ettik ve karmaşık dünya tablosuna bakıp ütopyanın gerçekleşmesi için henüz çok erken olduğunda görüş birliğine vardık. Aramızda geçen diyalogun detaylarını daha fazla uzatmam gereksiz. Ama bu tartışma Burhan’ın katılıktan uzak düşünce dünyasını, dünyaya esnek bakışını bir yönüyle yansıtıyor.

Arap isyanları sırasında nasıl bir heyecan seline kapıldığını gözümün önüne getirebiliyorum; önde gelen Arap TV’lerini izleyip doğru bilgi edinmeye çalışıyordu. El-Cezire adlı kitabın yayına hazırlanması ve yayımlanması için ciddi bir uğraş içine girdi. 2010’dan başlayarak bütün Arap dünyasında bir umut ve değişim rüzgarları estiren olaylar Burhan üzerinde o kadar etkili olmuştu ki, bu muhteşem anların basit bir rejim değişikliğiyle sonuçlanacak siyasal bir devrim olmanın çok ötesinde tarihsel bir devrim, kültürel ve toplumsal açıdan büyük bir sıçrama olduğunu düşünüyordu. Müthiş heyecanlanmıştı. Tahrir Meydanı’nda elinde Nietzsche kitabı tutan genç kızın görüntüsünü gördüğünde oturduğu koltuktan sıçramıştı. Suriye’de, Cezayir’de, Tunus’ta vb. komünist, anarşist, anarko-komünist grupların faaliyetlerinden, detaylı bilgiler aktararak söz ediyordu. Dünya kamuoyunun Arap halklarına bugüne dek hep at gözlüğüyle, küçümseyerek baktığını, ancak bu halkların XXI. yüzyıla damga vuracaklarını söylüyordu. Devrim dalgasının Arap dünyasında yüzlerce yıldır birikmiş boş inançları, yerleşik değer yargılarını kökten silip süpüreceğine inanıyordu. Olanca ilgisini bu konuya yöneltmişti. Kendisindeki bu pan-Arabist devrimci kabarışın konjonktürel olduğunu ima etmeye çalıştım. Hiç oralı olmadı. Adeta olayların sıcak etkisiyle büyülenmiş gibiydi. Arap isyanının küllerinden yeni acılar, yeni feryatlar yükselirken, 2013’te bu kez Türk Baharı gündeme damgasını vurdu. Burhan, heyecanından hiçbir şey kaybetmeksizin, Gezi olaylarının Arap Baharının bir uzantısı, kültürel-toplumsal bir uyanış olduğunu savunuyordu. Bu olaylar birbirinden ayrı tutulamazdı. Ardı ardına vuran isyan dalgalarının ve hemen peşinden yükselen karşı-devrimlerin ve bozgunların onun ruhsal dengesini bozduğunu, özellikle bu susuz yazda derin bir hayal kırıklığına kapıldığını tahmin ediyorum. Çeşitli bahanelerle [o buna “sağlam gerekçeler” diyordu] hep ertelediği doktorasına yeniden sarılma enerjisini kendinde bulmuştu ki, bu kez de sağlık sorunları ortaya çıktı. Devrim coşkusuyla çarpan kalbi yorgun düşmüştü. Gittiği hastanede onu başka bir kötü haber bekliyordu.

Cenazesini kaldırdıktan sonra bir araya geldiğimiz ortak bir arkadaşımız, Burhan’ın son dönemde Arap dünyasına aşırı ilgisinin ondaki potansiyel Arap milliyetçiliğini açığa çıkardığını ve anti-Türkist eğilimleri güçlendirdiğini öne sürmüştü. Bu görüşe pek katılamıyorum. Benim bildiğim, tanıdığım Burhan her zaman enternasyonalist bir kimliğe sahipti; hep bu kimliğine uygun düşünmüş ve davranmıştı. Bunun benim şahit olduğum birçok örneğini gösterebilirim. Burhan’ı yakından tanıyan biri, onun toplum ve dünya olaylarına herhangi bir etnisitenin, herhangi bir ulusun, herhangi bir mezhep veya inancın penceresinden bakmadığını rahatlıkla görebilir. Enternasyonalizmin kapılarını açacak üç dünya ilkesi olarak şunları gösteriyordu: “Weltgeist, Weltbürgertum, Weltliteratur” (dünyaruhu, dünya vatandaşlığı, dünya edebiyatı). 30 Haziran 2013’te “Felsefesiz devrim, devrimsiz felsefe olmaz!” diye yazıyordu. Şu sözler de ona ait: “İdeolojiler buharlaşıyor, düşler cisimleşiyor!

Burhan entelektüel konularda irrasyonalizme kapılarını kapamayan, son derecede idealist ve romantik bir insandı. Bu eğilimlerine uygun olarak tespit ettiği çalışma konularını ciddiye alıyordu. Seçmeci olduğu kadar titiz bir okurdu. Romantizmi titizliğine yansıyordu. Bununla birlikte onun mükemmelliyetçiliğine bir zihin dağınıklığı, daha doğru deyişle zihinsel kopuşlar ve kararsızlıklar eşlik ediyordu. Bazen, beni bağışlasın, maymun iştahlı diyebileceğim davranışlar sergiliyordu. Bir konuda, daha o konu bitmeden, bir başka konuya geçiş yapıyordu; çok sevdiği bir filozof hakkında bir süre sonra tam zıt nitelikte görüşler ortaya koyuyordu. Sebatkâr olmadığını iddia etmiyorum, hayır, tam tersine, uygun şartlarda sebatkarlığı bir keşiş fedakârlığı ölçüsüne vardırabilirdi. Hep bir parça uygun desteğe ihtiyacı vardı sanki. Sürekli tasarılar, birtakım hayaller üretir ve bunları başkalarıyla paylaşmaktan zevk alırdı. Fakat bu tasarıların altından kalkamayacağı izlenimini verirdi. Kararsızlıklarıyla gergin bir ruh hali içinde yaşadığını sanıyorum. Bir araya geldiğimizde en sevdiğimiz sohbet konularından biri, ürettiğimiz ancak boyumuzu aşan çeşitli tasarılardı. Birkaçından bahsetmek isterim. Üç yıl kadar önceydi, o sıra Osmanlı sosyalistleri hakkında okumalar yapıyordum, Burhan’ın Osmanlı Türkçesinden oldukça iyi derecede çevrimyazı yapabildiğini bildiğim için, ilk Osmanlı sosyalist yayınlarından biri olan İştirak dergisini günümüz Türkçesine aktarmasını önerdim. Yanlış hatırlamıyorsam bir akademisyen arkadaşı derginin tam koleksiyonuna sahipti, Her ikimiz de, farklı kaygılarla bile olsak, II. Meşrutiyet fikir hayatıyla yakından ilgileniyorduk. Bu tasarımızın gerçekleşeceğine ben pek inanmamıştım ama Burhan hemen harekete geçeceğini söylediği için bozgunculuk yapmak istemedim, desteğimi sürdürdüm. Çevrimyazı tamamlandığında metnin son okumasını yapmayı, bir önsöz yazmayı, gerekirse kendisinin de kitaba bir sunuş yazmasını önerdim. Hatta bizim yayınlarımızın çıktığı Doğu Kitabevi’yle yayın konusunu görüşeceğimi söyledim. Daha sonra yayınevi sahibi İbrahim Bey de bu fikri benimsedi. Ama beraber ürettiğimiz birçok tasarı gibi bu tasarı da akim kaldı. Dergiler çıkarmak, yayınevleri kurmak, hep özgün işler yapmak istiyordu… Salt çevrimyazı bilimsel kitaplar basan bir yayınevi kurma projesi vardı. Üzerinde gece boyu konuştuk, masanın üzerine kitaplığımdan seçtiğim kitapları yığdım, Mustafa Suphi’nin Emile Bougle’den çevirdiği İlm-i İçtimai adlı kitabı gösterdim, Mustafa Suphi bu kitabı -Türkiye’nin ilk Marksist çevirmenlerinden, Kapital’in ilk çevirmeni- Haydar Rıfat’a imzalamıştı, el yazısını çözdük, çevrimyazısı yapılacak başka kitapların seçimlerini yaptık… Heyhat! Ne hayal ettiği yayınevini kurabildi, ne bu seçtiğimiz kitapları çevirip yayımlayabildi, ne sürekli uzattığı doktorasına başlayabildi, ne de yüksek lisans tezini yeniden gözden geçirip yayımlayabildi. Hiçbiri olmadı.

Bundan birkaç yıl önce, çoğu zamanki gibi büyük bir heyecanla, doktorasını yaptığı Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden bir akademisyen arkadaşıyla beraber Marx ve Marksizm üzerine bir konferans dizisi ya da bir sempozyum düzenleme kararı aldıklarını, buna benim de katılmamı rica etti. Ben de “tamam” dedim, aklımdan nasıl bir çerçeve çizeceğim fikri dolaşmaya başladı. Beş-altı ay kadar sonra tekrar görüştüğümüzde bu girişimin de rafa kalkmış olduğunu öğrenmiş oldum. Bunun gibi pek çok örnek verebilirim. Bu iptallerin, ertelemelerin, kararsızlıkların büyük ölçüde onun ruhsal yapısından kaynaklandığını düşünüyorum. Yine de, zaman zaman uzun soluklu çalışmalara giriştiğini, bu girişimlerini başarıyla sonuçlandırdığını da belirtmem gerek. Önümde, biri telif, dördü çeviri, çevrimyazı veya yayına hazırlama olmak üzere beş kitap, bir yüksek lisans tezi, çeşitli dergilerde yayımlanmış onlarca makale ve şiir duruyor.

Son dönemde Maltepe Üniversitesi’nde başladığı doktorasını sürdüremeyeceğini fark etmişti. Bazı anlaşmazlıklardan bahsetti. Üzülüyordu. Tekrar bizim üniversitedeki felsefe kürsüsüne müracaatta bulunmak istedi. Sonra fikir değiştirdi, bizim sosyoloji bölümüne müracaat etmek istedi, “Beraber çalışabiliriz, çok da iyi olur” dedi. Gerçekten böyle bir şeyi yürekten isterdim. Ama aşılması gereken güçlüklerin, formalitelerin, kişilerin hırslarıyla örülü duvarların sanki hiç farkında değildi. Ona ALES adlı, kahrolası merkezi sınavdan bahsettim; “Bu sınavı geç, gel” dedim, bir şey anlamadı.

En son geçen sene bana yüksek lisans tezinin tam metnini göndermişti -sonradan, birkaç arkadaşına daha gönderdiğini öğrendim. Tezini dikkatle okuyup eleştiri yöneltmemi istemişti. Bu eleştirilerden hareketle metni redakte ederek yayımlayacaktı. Nermi Uygur felsefesi üzerine yaklaşık yüz on sayfalık bir metin. “Semantik Nihilizmin Eleştirisine Giriş ve Nermi Uygur’a Göre Felsefede Soru ve Cevap” başlığını taşıyor. Tamamını okudum, birçok noktada katıldığım görüşleri vardı, eleştirel notlar da çıkardım. Ama araya başka işler girdi, uzun süre beklettim. Şimdi düşünüp kendime kızıyorum. Neden beklettim? Acaba eleştirilerimden olumsuz etkilenip kitap yayınından vazgeçer miydi? Aslında, usulünce söylendiğinde eleştirileri kaale alan, yumuşak bir mizacı vardı. Gene de aklının karışmasını istemezdim. Tezinde, kendi görüşlerini bütün doğallığıyla, yer yer patlayan naif öfkesiyle ve kendine has üslubuyla dile getirmişti. Ben de kim oluyordum ahkam kesecek? Tezi masamda bekletmemde bu düşüncem etkili oldu sanırım. O tekrar sormadan da susmayı tercih ettim. Sonuçta bu çalışması da ortada kaldı.

Burhan, herhangi bir metnine getirilen eleştirileri çoğu zaman büyük bir saygıyla karşılardı. Havada esen rüzgara bakarak temel dünya görüşünü kolayca değiştirecek tipte bir insan değilse de, fikri planda belirli bir esnekliği korumayı başarmıştı. Bu esneklik onun tamamlanmamış, son noktası konmamış, ucu açık çalışmalar yapmasını beraberinde getiriyordu. Yazdıkları, ünlem işaretleri kadar, parantezleri, noktalı virgülleri, üç noktaları bol, ucu açık yazılardı. Bu seçilmiş tarz, onun entelektüel bir arayış içinde olduğunu, zihnini birtakım şablonlara teslim etmek istemediğini gösterir.

Marksizm, Anarşizm, Felsefi Fetişizm, Eylem Fetişizmi, İdeoloji ve Postmodern Gericilik” başlıklı uzun makalesi, onun felsefedeki yeni tartışmaları da yakından takip ettiğini gösteriyor. Bu makalesinden aktardığım şu pasaj, bakış açısının derinlik ve netliğini yansıtıyor: “Gericilik salt bir ‘praxis’ sorunu değil, aynı zamanda bir ‘theoria’ sorunudur. Politik-sosyal-iktisadi hayatta tüm dünya soluna karşı kapitalizmin girişmiş olduğu büyük taarruzun, taarruz olarak gerçekleşen bu gericiliğin sol-içi felsefi tezahürü; izafiyetçi; sosyal sınıfların varlığını inkar eden; tarih, felsefe, edebiyat, aydınlanma, uygarlık ve aklın sonunu ilan etmiş olan, sözde ‘otoriter’dirler gerekçesiyle keyfi bir şekilde dile ve gramere saldıran; geçmiş ve bugünün yorumlanış ve açıklanışında, bizi, tarihsel-sosyal tutamaklar olarak bilimsel ilkelerden yoksun bırakmaya çalışan postmodern düşünürlerin gericiliğidir. … Eski gericiler, sadece devrimci isyanın, devrimci eylemin sonunu ilan ederlerdi. Şimdi ise bizi entelektüel geleneğimizden, ruhumuzdan, aklımızdan vuruyorlar. Yeni gericiler, sadece ilerici olan grup ve bireylere değil, onların -ister düşünme ister eyleme eğiliminde olsunlar- düşünme ve eylemlerinin en temel dayanaklarından olan akla saldırıyorlar. Bu ‘libertas’ı değil de, devtekellerin dayatmalarını temel almış olan sözde ‘neo-liberalizm’in ve akıl yerine akılsızlığı, ‘kosmos’ yerine ‘khaos’u temel almış ‘yeni dünya düzeni’ (‘keşmekeşi’ demek daha doğru olurdu) diye nitelenmiş olan emperyalizmin ideolojisiyle gayet uyumlu bir akıl-dışılıktır.”

Burhan bir inanç, duygu, ahlâk, tutku adamıydı. Katışıksız akla, soğuk, ruhsuz düşünceye itibar etmeyen bir şaman bilgesiydi. Felsefe koridorundan fırlayıp sokağa kendini atmış bir antik Diyojen… Karşısındaki kişiyi dinlerken, hım, hım.. diye onay tonlu, insana saygı ve güven duygusu veren tepkiler verirdi. Bu hım’larda hiç samimiyetsizlik, kuşku, önyargı hissetmedim. Karşısındaki insanı anlamaya çalıştığını belli eden törensel tavrın bir parçasıydı. Bu acımasız dünya gerçek bir digger’ını, mezar kazıcısını kaybetti. (Müstear adının “Kazmacı” olması da tesadüf eseri değildi.) Heyecan dolu hayatının ve mücadelesinin özeti olarak gördüğüm şiirlerini tekrar tekrar okurken keder duygum da akıp dağılıyor.

Ölümünü öğrendiğimiz gece, bir başka ortak arkadaşımız Filiz’le görüştük. Filiz eski dergileri önüne çıkarıp Burhan’ın yazı ve şiirlerini okuyup duygulandığını söyledi. Bir marştan söz etti. Bunu biliyordum, yirmi sekiz yıl önce okumuş olmama rağmen, eğer bana yazıp gönderirse hemen her mısraını hatırlayacağımı söyledim. Burhan Türkiye’de ilk anarşist marşı yazan kişiydi. Marşın bestelendiğini de duymuştum ama hiç dinleme fırsatım olmadı. Burhan’ın dünya görüşünü özetleyen bu marşın sözleriyle bitiriyorum. Kendisini hep saygıyla anacağım.

ENE’L-HAK ENE’L-HALIK

Hürriyet asil bir tercihtir

İdealistliğim de bundandır.

Bundandır bu çığlık: bu dünya benim!

Bundan, bundandır enkaz-ı kainatı devralışım.

Yıkıma yaklaştıkça yüreğim,

Yaratıcıya dikilmekte gözlerim;

Öööyle kendi kendimi gözlerim;

Ene’l-hak ene’l-halık diye çınlar sözlerim.

Siz hiç hayatınızda bir anarşist gördünüz mü?

Onun gözlerini ve gözlerindeki ışığı.

Onun yüzünü ve yüzünde dehrin yanışını.

Ey akıllara durgunluk veren sihirli söz!

Kır, kır ağızların mührünü, kır ki;

Bitsin yüzyılların yanlış itikadı.

Törensiz bir dünya mümkün mü?

Ey büyük müjdeyi bekleyen şehrin gönlü!

Surları aştı zaferlerin kızıl gülü.

Dünya bir törenler bütünüdür.

Dünya bir törenler geleneğidir.

Haydi bir şenlik başlatmalıyız!

Ey barış türküleri çığıran kanlı statü!

Hiç denildi mi bir sultan için: Kahkahalarla düştü.

Devrim deliler kahkahasıdır.

Siz hiç sözle yanmış otorite gördünüz mü?

Asalet midir gökte savrulan, bir avuç kül mü?

Halk asalet için devrim yapar mı?

Ey kinini boşluklara haykıran kalabalık!

Yüzünü dön, fermanlar yanık.

Kılıç kuşananın, ferman Kendişah’ındır!

Başka şah istemeyişimiz, haysiyetimizdendir.

Açılın kapılar kendimize gidelim!

Ekmek, şarap ve peynir zaten bizim.

Gelişimiz asaletimizi kutlamak için.

Törenimiz suratınıza hakikati tükürmektir.

1987, Kara dergisi, Burhan Şaylı

* Esperanto: Polonyalı göz doktoru Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından 1887 yılında yaratılan yapay bir dil. Zamenhof, farklı dilleri konuşan kişiler arasındaki iletişim zorluklarının öğrenilmesi kolay bir ortak dil ile aşılabileceğini düşünerek bu dili geliştirmişti. Başlangıç amacı, Lehçe, Rusça, Yidiş gibi farklı dillerin konuşulduğu Polonya’da insanların birbirleriyle anlaşmalarını kolaylaştırmaktı. Bu amaçla hiç değişmeyen birtakım matematiksel kurallara dayalı ve kelimelerinin köklerini genellikle Avrupa dillerinden alan Esperanto dilini icat etti. Esperanto, XX. yüzyılda en bilinen ve rağbet edilen yapay dil olmakla birlikte uluslararası iletişim dili olma amacına ulaşamamıştır. Esperanto bugün oldukça az rağbet gösterilen, ölü bir dil. Batı’nın dünya egemenliğinin XX. yüzyıldaki aracısı BM, UNESCO gibi kuruluşların uluslar arasında uzlaşımsal iletişimi sağlama imkanının zayıflaması ve İngilizcenin küre-yerelleşmesiyle bu dile de ihtiyaç kalmamıştır.

* Bu yazı Mesele’nin 94. sayısında yayınlanmıştır.

** Foto: Rıfat Saltoğlu

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir