Yok başka “Kıyamet”, okuyoruz işte!

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

Bir romanı okumak zor mudur? Kuşkusuz bu soruya verilecek birçok cevap olabilir, sözgelimi bu bir soru da olabilir: Hangi romanı okumak? Aklımıza James Joyce’un Ulysess’i gibi kitaplar gelebilir. Ancak Andrej Nikolaidis’in Kıyamet romanı da bu ilginç deneyimi yaşamamıza olanak sağlıyor. Her ne kadar 124 sayfa olması bir çırpıda okunabilir ve kısa süreli bir okuma tatmini sunabilirmiş gibi görünse de, bizi asla ulaşamayacağımız bir zevkin peşinde koşturuyor. Okuduktan sonra tekrar tekrar dönüp bazı yerlerine bakmak gerekiyor.

Nikolaidis’in romanı bir nevi son yıllarda önemli ölçüde patlama yapan kıyamet filmlerini akla getiriyor. Günümüzde fantastik ve bilimkurgunun gelmiş olduğu yer iç açıcı (bir dönem için bu türün “devrimci” özellikler taşıdığı iddia edilebilir) olmaktan ziyade popüler kültürün membaı olduğu için romanın bunlardan farklı olmadığı düşünülebilir, kolaya kaçıp “işin içine Jacques Lacan’ı, Sebatay Sevi’yi vs. katınca farklı bir roman mı oluyor? Hepsi popüler kültürün bir parçası” yorumunda da bulunmak mümkün. Ancak yazarın kolaycılıktan hiç hazzetmediği de bir o kadar ortada.

Romanı tümüyle özetlemek hem burada potansiyel okura spoiler vermemek hem de bütünlüklü bir anlatımı engelleyeceği için gerekli değil. Roman, kıyamet gerçekleşirken yaşanan bir cinayeti araştıran bir dedektifin başından geçenleri anlatıyor. Dedektifin oğlu akıl hastanesindedir, fakat dedektif çocuğun kendisinin olduğunu sonradan öğrenir ve oğlu ona sürekli mail atmaktadır. Atılan bu mailler son derece ilginçtir, türlü tarihi ve felsefi araştırmalardan ve tartışmalardan bize bazı kesitler sunar. Diğer taraftan bunlar gerçekleşirken kıyamet aşama aşama gerçekleşmektedir. İnsanla kaybolmaktadır, ortaya çıkmaktadır, depremler gerçekleşmektedir, suyun seviyesi giderek yükselmektedir. Yazarın karmaşık kurgusu içinde bu olayları her okuyucu farklı bir biçimde bulacaktır.

Bu sıra dışı metni – gerçekten Slavoj Žižek’in dediği kadar var! – incelerken romanın iki farklı yönüne vurgu yaparak belki hak ettiği okumayı gerçekleştirebiliriz. Romandaki bazı bölümleri cımbızlayacak olursak yazarın romanı niye yazdığını, romanın arkasındaki itici gücün ne olduğunu anlamamız kolaylaşır.

1 – Lacan’ın romanda işi ne?

İçinde bir cinayetin geçtiği polisiyevari bir romanın hem okuru hem de inceleyicisi olarak kendimizi dedektifin yerine koymamızsa bir sakınca yoktur. Lacan roman boyunca son derece tuhaf davranmaktadır. Romanı (ve belki bu yazıyı) okuyanlar “Ama Lacan hiçbir şey yapmadı ki!” diyebilir. Yanıt açıktır: “Tuhaf olan da bu değil mi?” Roman boyunca Lacan’ı bir karakter veya aktif bir özne olarak görmüyoruz. Tam tersine bir nesne olarak görüyoruz. Oğlu Emmanuel’in dedektif babasına gönderdiği maillerden birinde Doktor Schulz’dan söz ederken Lacan anılıyor. Doktor Schulz’un arkasındaki duvarda asılı koca bir portre olarak.

Lacan’la ilgili sayfaların peşine Fra Dolcino’yla ilgili olanların gelmesi kuşkusuz bir tesadüf değil. Dolcino, sanki Lacan’ın geçmişte kalmış bir bedeni gibidir. Bir rahibin Dolcina’ya “İnsanlara İsa’ya dönelim diyorsun, ama sen kendin onun yaptıklarına gözlerini, söylediklerini kulaklarını kapıyorsun!” biçimindeki serzenişi çok net bir biçimde Lacan’ın bir seminerinde dinleyicilerden birinin “Sürekli Freud’a dönüşten söz ediyorsunuz, ancak siz bize Lacan’ı anlatıyorsunuz!” biçimindeki serzenişi değil midir? Dolcina Lacan’ı nereden tanımaktadır?

Kıyamet, Andrey Nikolaidis, Çev. Akın Terzi, Aylak Kitap, İstanbul, 2014
Kıyamet, Andrey Nikolaidis, Çev. Akın Terzi, Aylak Kitap, İstanbul, 2014

Dedektifin baba olduğunu öğrenmesi de Lacan tarafından ona bahşedilen bir müjde olarak tasvir edilir. Dedektif bir gün bir mektup alır ve baba olduğunu öğrenir. Dedektif burada hemen kadınlara karşı Lacancı bir saldırganlık içine girer. Hamile kadınların artık görevini yerine getirdiğini, varlığını kanıtladığını ilan ediyormuşçasına caka satarak yürümeleri karşısında hepimizin dehşete kapıldığını söyler. Bu da tıpkı Lacan’ın kadının fallusu olarak doğurduğu çocuğu sevmesi ve koruyup kollamasını göstermesine benzemektedir. Buradaki yaratıcılık bahsi de ilginçtir. Dedektif yaratıcı insanların yalnızlık içinde öldüklerini, diğerlerininse sürüyle çocuk getirdiğini söylemektedir. Bunu Batılı bir gelişmişlik standardı olarak da okumak mümkündür. Az çocuklu ülkeler daha gelişmiştir, çok çocuklular geri kalmıştır, gibi. Burada Ödipal arzulardan söz etmeye gerek bile yok.

Diğer taraftan yazarın Sabetay Sevi’nin Thoman Müntzer’in öğretilerine aşina olduğuna hükmedebileceğimizi salık verdiği bölümün yazarı da Lacan olsa gerek. “Ahit, Akit, Akide, Ahd-i Atik… Bütün bu laf kalabalığı bir kenara konmalı ki doğrudan Tanrı’ya dönebilelim” cümlesi Lacan’ın yapısalcı dilbilim üzerine oturttuğu teorisinin özellikle dil-Simgesel bağlamındaki bir izdüşümünü bize gösterir. Ne var ki buraya odaklanmaktan çok Gerçek kavramına odaklanmak romanı anlamada bize yardımcı olacaktır. “Bütün bu laf kalabalığını” bırakmak, yıllardır dini eğitim veya sohbetlerde öğretilen Tanrı’nın dil yoluyla, insanın aklı yoluyla kavranamayacağıdır. Buradaki en rasyonel yaklaşım bile Tanrı’nın çok büyük bir enerji olduğunu ve insan beyninin bunu algılamak için yeterli kapasiteye sahip olmadığıdır. Lacancı Gerçek kavramının çok net bir tanımıdır bu.

Kıyamet bize Lacan’la ilgili birçok şey öğretebilirmiş gibi görünüyor. Tıpkı bir Lacan’a giriş dersi gibi. Ancak işin ironisi romanın basitleştirilmiş bir Lacan dersi olduğunu anlamak için Lacan’ı biliyor olmakta yatıyor.

2 – Toplumumuz yozlaşıyor!

Nikolaidis romanın daha girişinde Balkan toplumunun sert bir eleştirisini yapmaya başlar ve ilerleyen sayfalarda şu ifadeyi kullanır: “Balkanlara özgü sorumsuzluk ve miskinlik”. Bizse politik doğruculuk adına yazarın Balkan toplumuna yönelttiği bu yozlaşma eleştirisini İstanbul’a yöneltmekten uzun süredir kaçtık ve kaçmaya devam ediyoruz. Son zamanlarda kimse sıraya girmeyi, beklemeyi, (en doğrudan haliyle) saygı duymayı hiçbir şekilde beceremiyor. Köylü kurnazlığının gündelik kent hayatının kurucu dinamiği haline geldiği bir noktada duruyoruz. İstanbul’da yaşanan durumu bırakalım Nikolaidis bize özetlesin: “[Ş]ehirde yaşayan bir insanın ilkellik derecesi, diğer insanlara ne kadar rahatsızlık verdiğiyle ölçülebilir. İlkel bir insan sessiz sakin duramaz: Sürekli gürültü çıkarır, çirkin görüntüler yaratır, berbar kokular yayar. Fark edilmek için ne gerekiyorsa yapar – varlığını sürekli etrafa yayar. (s. 17)”[1]

Nikolaidis’in yaptığı ve bizim de ihtiyaç duyduğumuz bu eleştirileri “yozlaşma” başlığında toplayabiliriz. Ancak yozlaşma kavramını yüzlerce yıldır hep muhafazakârlar bilimsel-toplumsal ilerlemelere karşı bir lanet ayini gibi kullanmamışlar mıdır? Muhafazakâr olmayanların günümüzde bu eleştirileri yapması ise ilginç bir durum oluşturur. Ancak muhafazakâr-yozlaşmaya karşı muhafazakâr “yozlaşma” kavramını kullanmak bize etkili bir muhalefet silahı verebilir mi?

Günümüzde artık gerçek bir toplumda değil, bir reality şovda yaşıyor gibiyiz. Dünyanın dört bir yanından insanlar dünyanın sonunu bekliyor. Gerçekten böyle şeylerle karşılaşmadık mı? Kıyamet kopacak diye yüzlerce kişi Şirince’ye akın etmedi mi? Sanal dünyayla tanıştık tanışalı gerçekler bize yeterli tatmini vermemeye başladı. Artık gerçeküstü şeylerle tatmin olmayı umuyoruz. Kıyametlerden, felaketlerden, akıl almaz yeteneklerden, en sıra dışı olandan, en sıra dışı olmaktan keyif alır olduk. Romanda da insanların işi şova dönüştürüşüne tanık oluyoruz. Kıyamet bize bir yandan keyifli bir Lacan dersi verirken, diğer yandan Lacan’ı toplumu eleştirmede bir araç olarak kullanan, kesinlikle sıra dışı bir roman. Žižek’e nazire yaparak söyleyecek olursak, adalet olmadığı için bu kitap çok satmayacak! – belki de bu yüzden ikinci baskı yapmış olamaz mı?

[1] “Fark edilmek için ne gerekiyorsa yapan” özneyi daha iyi anlamak için Mesele’nin 91. Sayısında yayınlanan “Bir İslamcı olarak Žižek” yazıma bakılabilir. Şu adresten erişilebilir: http://meseledergisi.com/2014/07/bir-islamci-olarak-Žižek/

* Bu yazı Mesele’nin 94. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir