Küresel Kriz Karşısında Nasıl Bir Emek Stratejisi?

Facebooktwittergoogle_plusmail

Kurtar Tanyılmaz

Krizin gerçek karakteri: İşçi sınıfına sürekli saldırı

Bazen bir karikatür yüzlerce kelimenin yerini tutar, işaret etmek istediği soruna bambaşka bir bakış açısı kazandırır. Böylesi karikatürlerden birini de yılların birikimiyle Ercan Akyol Soma katliamı sonrasında çizdi. Karşısında tam teçhizatlı bir polisi gören maden işçisi polise şöyle tepki verir: “sizin donanımınız bizde olsaydı o kadar kayıp vermezdik”. Burjuvazinin yıllardır sürdürdüğü neoliberal saldırı stratejisinin ayrılmaz parçaları olan özelleştirme ve taşeronlaştırma politikalarının sonucu olarak ödenen toplumsal bedel herhalde bundan daha iyi ifade edilemezdi. Özellikle AKP döneminde hız verilen bu politikalar sonucunda sosyal güvenlik için yapılan harcamalarda azalış bir yanda, iş kazaları ve işçi ölümlerinin sayısında görülen artış ile buna halkın verdiği tepkiyi, öfkeyi sindirmek için polis sayısında ve askeri teçhizata yapılan yatırımların sayısında artış öbür yanda. Herhalde dünyada olduğu gibi Türkiye’de de burjuvazinin bu saldırısını “sopayla ekonomi yönetimi” diye nitelendirmek yanlış olmasa gerek.

Bu “otoriterleşme” eğiliminin sadece Türkiye’ye özgü olmamasının arkasında kapitalizmin tarihindeki en derin krizlerden birini, bir üçüncü depresyon yaşadığının altını çizmek gerekir. Üstelik 2008-2009 mali kriz sonrası hükümetler tarafından izlenen bir yanda parasal genişleme, öte yanda kemer sıkma politikalarına rağmen kriz giderek derinleşiyor. Krizin sürekliliği karşısında sermayenin sürekli saldırıları da devam ediyor, işçi sınıfı üzerindeki baskılar (artan işsizlik, düşen ücretler, artan yoksullaşma, azalan sosyal haklar, ağırlaşan çalışma koşulları) yoğunlaşıyor. Türkiye’den çarpıcı bir örnek verelim. AKP hükümeti kıdem tazminatının tasfiyesini ve taşeronluğun kurumsallaşmasını içeren “torba yasa”yı krize yığınak yapmak üzere Meclis’e getirmek için çaba sarf ettiği dönemde, krizlere karşı yeni bir “sosyal sözleşme” ve “çalışma hayatında devrim” çağrısında bulunan Kemal Derviş burjuvazinin kafasından geçenleri verdiği örnekle şöyle özetliyor: “Örneğin bir hemşire, bir hostes ya da öğretmen 50’li yaşlarının sonuna kadar haftada beş gün çalışabilir, 62 yaşına kadar haftada dört güne iner, 65 yaşında üç gün olur ve belki 70’ine kadar iki gün çalışır” (Milliyet, 25.7.2013).

Dünyada canlanan işçi hareketi

Son 30 yılda sermayenin neoliberal saldırı stratejisi karşısında yaşanılan bir dizi yenilgiye rağmen işçi sınıfı ve ezilenler küresel çapta yavaş yavaş sınıf mücadelesine damgasını vurmaya başlamıştır. Bu bakımdan 1995 yılında hizmetler sektöründe çalışan Fransız işçilerin adeta bir dönüm noktası olan grevini küreselleşme karşıtı hareketin 1999 yılında Seattle kentinde başlayan ve Washington’da, Prag’ta ve Cenova’da devam eden canlanışı izledi. 2001’de 11 Eylül saldırısı sonrasında Irak ve Afganistan’ı işgal karşısında gelişen emperyalist savaş karşıtı eylemleri Latin Amerika’da doğrudan eylemler ve halk ayaklanmaları (Arjantin 2001, Bolivya 2003 vd.) izledi. 2008’de başlayan küresel krizle birlikte tepkilerin daha da şiddetlendiği ve yeni örgütsel biçimlere büründüğü görüldü. 2008 Yunanistan isyanı, 2010’dan itibaren aynı ülkede sınıf mücadelesinin yeniden yükselişi, 2011’de Tunus’la başlayıp Mısır’la devam eden Arap devrimleri, yine 2011’de İspanya ve Yunanistan’da ortaya çıkan “öfkeliler” ya da “meydanlar” hareketleri, Wall Street’i işgal eylemlerinin ABD’nin dört bir köşesine yayılması, Avrupa’nın birçok ülkesinde halkın değişik biçimlerde siyasi sisteme meydan okumaya başlaması, Türkiye ve Brezilya’da yaşanan halk ayaklanmaları dünyada sınıf mücadelesinin giderek şiddetlendiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de de 2010 yılındaki Tekel direnişi ve 2013 Haziran’ındaki halk ayaklanması başta olmak üzere, son yıllarda artan grevleri, kitlesel işçi eylemlerini, fabrika işgallerini ve çeşitli toplumsal hareketleri hatırlayacak olursak sanırız şu tespiti yapmak mümkündür: kapsayıcı bir emek hareketi inşa etmek üzere emek stratejilerini tartışmanın elzem olduğu bir dönemden geçiyoruz. Çünkü 1930’ların dünya ekonomik bunalımını aratmayacak derinlikte bir kriz söz konusuysa, bunun anlamı krizin nesnel dinamiklerinin iki sınıfın çıkarlarını keskin bir biçimde karşı karşıya getirdiğidir. İşçi hareketinin bu koşullarda öznel yaklaşım açısından bir “uzlaşma” ve “reform” arayışına girmesi, yenilgiye ve ağır toplumsal sonuçlara katlanması anlamına gelecektir. Öyleyse krizin yukarda betimlediğimiz gerçek karakteri dikkate alındığında izlenecek stratejinin ne olduğu belirleyici öneme sahiptir. Çünkü benimsenecek stratejik seçenek, siyasal önceliklerin, müdahale alanlarının, sloganların düzene sokulmasını gerektirecek ve ittifak politikasını belirleyecektir (Bensaid, 2006, s. 223).

Bu yazıda bizim vurgulamak istediğimiz, günümüz kapitalizminde işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesinde, ancak burjuvazi ve devlet karşısında sınıf bağımsızlığınıesas alan ve işçi/emekçi hükümeti hedefini önüne koyan bir stratejik hattın başarı şansı olacağıdır.  Bu doğrultuda önce dünya işçi hareketinin tarihsel deneyimlerinin ürünü olan stratejik seçenekleri ve bunlarla ilişkili antikapitalist harekette etkili olan akımları kısaca ele alıp, bunlar arasında özellikle antikapitalist mücadelelerde belli bir etkisi olan iki strateji ve akımı dayandıkları varsayımlar ve kavramlardan hareketle eleştirel bir süzgeçten geçireceğiz. Her iki stratejinin sınırlarına işaret ettikten sonra işçi hareketini günümüz koşullarında daha ileri taşıyacak bir stratejinin hangi unsurları içermesi gerektiğini özetleyip, bazı politik sonuçlar çıkaracağız.

Stratejik varsayımlar

İşçi sınıfının siyasal mücadelesinde burjuva iktidarını ortadan kaldırmak ve kendi devletini inşa etmek hedefi ile hareket etmesi gerektiği tespiti, Marksizmi 19. yüzyıldan itibaren dünya işçi hareketi içinde varolan bütün diğer akımlardan (sendikalizm, ütopik sosyalizm ve anarşizm) ayıran temel unsurdu. İkinci dünya savaşı sonrasından günümüze kadar geçen dönem zarfında bu tespiti benimsemiş iki büyük “stratejik varsayımdan” bahsetmek mümkündür: ayaklanmacı genel grev ve uzatmalı halk savaşı (Bensaid, 2006, s. 218-222). İlk varsayımda alternatif iktidarın organları kent koşulları tarafından toplumsal açıdan belirlenirken (Paris Komünü, Petrograd Sovyeti, Katalonya milis komitesi vd.), ikincisindeyse (köylülerin hâkim olduğu) “halk ordusunda” merkezileşirler (Küba, Peru, Nikaragua, Kolombiya vd.). Bu iki stratejik varsayımın yanına 19. yüzyıldan itibaren işçi hareketinin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmış iki ana siyasi akımın günümüzdeki çeşitlerini de eklemek gerekir.

Bunlardan biri “aşamacılık” diye nitelendirilen, kapitalizmi “demokratik” reformlarla aşama aşama dönüştürmeyi hedefleyen, sendikalizm ve parlamentarizmi içeren reformcu stratejidir. Özellikle 20. Yüzyılın başında II. Enternasyonal’in partileri tarafından temsil edilen reformcu akım, kapitalist devletin farklı bir idaresi altında ve reformlar aracılığıyla sosyalizme evrimci bir yoldan varma hedefi taşır. Geleneksel reformist partilerin (sosyal demokratlar, stalinistler, işçi partileri) yanı sıra bazı sendika yönetimlerinde de yaygın olan bu akım sadece kapitalizmin ağır bir krizden geçtiği dönemlerde bile işçi sınıfının geniş kesimlerinde kapitalist kurumlar üzerinde baskı kurarak reformlar ile taleplerini hayata geçirebilecekleri ümidinin taşıyıcısı konumundadır.

Bu akım içerisinde günümüzde kapitalizmin düzenlenebileceği varsayımından hareket eden, piyasayı evcilleştirme aracı olarak ulus-devlete bağlı olan, bir tür sosyal devlete özlem duyan, bunu AB ölçeğinde yeniden kurmayı düşleyen neo-keynesyen sosyalistler yer almaktadır. Aşağıda yer verdiğimiz ifadeler hem genel anlamda hem de Türkiye özelinde bu akımın bakış açısını özetler niteliktedir:

Eğer ekonomi politikalarında önemli değişiklikler yapılabilirse neoliberalizme de bir darbe             indirilebilir.  (…) Yapılması gereken ekonomik kurumların kamu ihtiyaçlarına hizmet        edebilmesidir. Oluşturulacak program kapsamında ücretler yükseltilmeli, eğitim, sağlık, konut       ve diğer alanlara ödenekler artırılmalıdır. Demokratik olarak yönetilen kamu bankaları, yeşil     ekonomi alanlarında yapılacak yatırımlar için uzun vadeli krediler sağlamaya başlayabilir. Bu        elbette kamu kontrolü altında olmalıdır (Lapavitsas, 2009).

Türkiye’nin yakıcı iki sorunu işsizlik ve bölgesel uçurum, acil müdahale gerektiriyor. Bunun         yolu da içinde bulunduğumuz küresel kriz konjonktürünün de etkisiyle kamu müdahalesinden,      kamunun ekonomide doğrudan etkinliğini artırmasından geçiyor (Sönmez, 2009).

Diğer strateji ise iktidarı almadan dünyayı değiştirmeye niyetlenen, küçük karşı-iktidar deneyimleriyle (toplumsal barınma fonları, mahalle parkı işgalleri vb.), sürgünde ve göçebelikte düzenden simgesel bir kaçışı öğütleyen yeni-liberterleri, otonom ve radikal sol akımları kapsamaktadır. Perspektifleri açısından bakıldığında bu akımların önlerine koydukları görevler direnişin gündelik yaşamda kökleşmesini, piyasa ve devletten bağımsız gıda ve sosyal hizmet veren kooperatiflerin örgütlenmesini, “ne piyasa ne devlet” şiarı altında kamusal alana ait ara mülkiyet biçimlerinin oluşturulmasını içermektedir.

Amacımızın kapitalist devletin yerine başka tür bir devlet koymak olduğunu düşünmüyorum.             Günümüzün mücadelelerinde, devletin varlığını güçsüzleştirecek, devletin geri çekilmesini            zorunlu kılacak, tepkilerinde daha az şiddet kullanmasını gerektirecek yöntemler bulmalıyız           (Stavrides, 2013, s.32).

Devleti unutmalı ve neoliberalizme yerel alternatifler geliştirmeye çalışmalıyız (     Holloway’dan aktaran Callinicos, 2010, s. 153).

Bu yaklaşımı bir tür “radikal demokrasi” projesi ya da Hardt/Negri’nin ifadesiyle bir “mutlak demokrasi” programı olarak nitelendirebiliriz. Bu programın temel talepleri şunlardır: küresel yurttaşlık, evrensel asgari ücret, kamusal hizmetlerin savunulması. Özellikle kamusal hizmetlere sahip çıkmak bakımından “müşterekler” kavramı ileri sürülmektedir. Negri ile birlikte kavramı ileri süren Hardt müşterekleri şöyle tanımlıyor:

Ne devlet malı ne özel mülkiyet, demokratik ve yatay karar alma prensibine dayalı bir       kolektif: Müştereği yaratmaktan ben bunu anlıyorum” (Hardt, 2013).

Otonomlar/anarşistler için ilk elde seçimlere ya da parlamentoda koltuk kapmaya dönük bir reformizmden söz edilemez. Devlet gücünü devrimle ele geçirmek ya da burjuva devletini yıkmak yerine bu strateji dünyayı yerel bölgelerin savunulması veya işgal edilmesiyle, toprak ve bina işgalleriyle aşağıdan yukarıya dönüştürmeyi, kısaca ifade edecek olursak devleti ikame etmeyi ve kooperatiflerin, yerel pazarların kurulmasıyla, sömürünün olmadığı ideal bir piyasaya geri dönüşü hedeflemektedir. Şimdi her bir akıma damgasını vuran kavramlardan hareketle söz konusu iki akımın ve izledikleri stratejilerin günümüz kapitalizmi koşullarında gerçekleştirilebilirliğini sınayalım.

Sosyal haklar kim için meşru?

Sosyal haklar talebi solda bazı kesimlerde insani gereksinimlerin meşruiyetiyle eşdeğer tutuluyor. Ancak burjuva toplumunda bir gereksinimin meşru olup olmadığı ile söz konusu gereksinimin yaygınlık kazanıp kazanmayacağı iki ayrı meseledir. Sermayedarın gereksinimi, yani işgücünü mümkün olduğunca ucuza satınalmak genelleşmiş meta üretiminin hâkim olduğu bir toplumda aynen işçi sınıfının işgücünün fiyatını mümkün olduğunca yüksek tutmaya çabalaması kadar “meşru”dur.  Bu mücadele belirli gereksinimlerin “meşruiyeti”ne göre değil, sınıf mücadelesindeki güçler dengesi, örgütlülük ve sınıf bilincinin düzeyine göre sonuçlanacaktır. Siyasi ve toplumsal hakların yaygınlaşmaları genel anlamda bir güç ve iktidar sorunudur, onların meşruluğunun “tanınması” sorunu değil. Bu bir güç ve iktidar sorunudur, zira kapitalist toplumda farklı gereksinimlerin arkasında birbirine zıt çıkarlar yatmaktadır, öyle ki her ikisi de “meşru” olan ve birbirleriyle çelişen hak taleplerinin uygulanıp uygulanmayacağı tamamen mücadelenin sonucuna bağlıdır.

Görülüyor ki, pek esnek sınırlar bir yana bırakılırsa, işgününün ve dolayısıyla artık            emeğin bizzat meta mübadelesinin doğasından kaynaklanan bir sınırı yoktur. Kapitalist,    işgününü mümkün olduğu kadar uzatır ve mümkünse bir iş gününden iki işgünü çıkarmaya    çalışırken, alıcı olarak buna hakkının olduğunu iddia eder. Diğer yandan, satılmış olan metanın      özgül doğası bunun alıcısı tarafından tüketimine bir sınır koyar ve işçi, iş gününü belli bir            normal büyüklükte sınırlamak isterken, satıcı olarak buna hakkının olduğunu iddia eder.    Demek ki, burada, her ikisi de meta mübadelesi yasasının damgasını taşıyan iki hak arasındaki     bir çatışkıyla karşı karşıya kalıyoruz. Eşit haklar arasında son sözü kuvvet söyler. Ve          böylece, kapitalist üretim tarihinde iş gününün standartlaştırılması, kendisini iş gününün          sınırlarının belirlenmesi mücadelesi olarak ortaya koyar; bu, toplam kapitalistle, yani       kapitalistler sınıfıyla toplam işçi ya da işçi sınıfı arasındaki bir mücadeledir (Marx,           Kapital, 1. Cilt, 2011, s. 232).

Sosyal haklar savunucuları tam da bu sonucu çıkarmaktan kaçınarak, belirli “hak”ların ve gereksinimlerin zıtlığını kabullenmek yerine burjuva kamuoyu önünde egemen sınıfın temsilcilerine, emekçilerin ve ezilenlerin gereksinimlerinin de “meşru” olduğunu kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Sosyal haklar (barınma, eğitim, sağlık vb. hizmetler) kavramı aslında işçi sınıfının yeniden üretim maliyetlerinin bir kısmı olmaktan başka bir şey değildir. “Uygun yaşam koşulları”, “sağlık ve eğitim hakkı” gibi taleplerin gerçekleşmesi, bir meta olarak işgücünün fiyatının şekillenmesinden bağımsız değildir ki. Daha basit ifade edelim: kapitalist bir toplumda çalışma “hakkı” diğer bütün sosyal hakların temel belirleyicisi konumundadır. Günümüzün asıl sorunu çalışmanın yaşamımızın merkezinde olması değil, çoğu kişinin çalışacak iş bulamaması, yani işsizliktir. İşçi sınıfını daha kötü koşullarda çalışmaya zorlayan nedenlerden biri artan işsizlik sebebiyle çeşitli sosyal hakları da içeren pazarlık gücünü önemli ölçüde kaybetmiş olmasıdır.

Burjuva devleti reforme etmeye dönük bu stratejinin önemli politik sonucu sınıf mücadelesini bir kenara bırakarak, “insanları” sağduyuya ve vicdana davet etmektir. Sözkonusu stratejinin işçi sınıfı bilinci üzerinde yarattığı etki, sınıflar üstü bir “ortak ve genel çıkar” adına “sosyal” devletin bir gün, hele günümüzün ağır kriz koşullarında bile, tesis edilebileceği yanılsamasını beslemesidir.

Kimin adına müşterekler?

Meseleye sınıfsal temelden çok özel-kamu karşıtlığı içinde bakmak bakımından bir önceki reformcu yaklaşımla oldukça benzerlik taşıyan bu stratejik yaklaşımda da üretim ilişkileri alanındaki çelişkiler değil, siyasal alandaki “ortak genel çıkarlar” çıkış noktası olarak alınmaktadır. Ancak temel ayrım noktası bir öncekinin “kamusal” olanı devleti reforme ederek gerçekleştirme çabası karşısında diğerinin bu sefer devleti ikame ederek bu amacı gerçekleştirmeye çalışmasıdır. Stratejiye içkin olan “radikal” unsur budur. Biz bu stratejinin de gerçekleştirilebilirlik bakımından bir dizi sınırla karşı karşıya olduğu kanaatindeyiz.

Süreklilik sorunu

“Radikal reformizm” olarak da adlandırılan bu strateji doğru olarak direnişin cesaretlendirici bir aracı olarak kitlesel eylemlere (grevlere, işgallere vb.) ve çeşitli “kendi kendine yardım” biçimlerinin oluşmasına önemli rol biçmektedir. İnsanların, devlet bu görevleri yerine getirmediğinde kendilerine gıda, barınma vb. hizmetleri tedarik etmelerinde anlaşılabilir bir zorunluluk olsa gerek. Bununla birlikte bu tür etkinlikler iddialarına rağmen devlet ve sermayeden bağımsızlığın bir nüvesini oluşturmaktan oldukça uzaktır. Söz konu mücadeleler yaratılan toplumsal tahribat karşısında kaçınılmaz olarak bir tür onarım faaliyeti olup, varlığını uzun dönemde sürdürmesi son tahlilde mümkün olmayan çabalardır. Zira Polanyi’ye atfen piyasa ekonomisinin, ulus-devletin de kendi özerkliğini koruduğu daha geniş bir sosyal bağlama, sosyo-politik ilişkilere gömülü olduğu, dolayısıyla piyasa ve devlet dışında bir “sivil toplum” tarafından pekâla denetlenebileceği iddiası doğru değildir; ulus-devletlerin kendileri kapitalist ekonomik ilişkilere gömülüdür ki buradan devletin sınıf karakteri türer.

Bu demektir ki, hele kriz koşullarında egemen sınıf sistemi terk etmeye, kapitalist iktidar ilişkileri dışında bir yönelişe izin vermez; sürekli saldırır, bu nedenle de kısmi kazanımlar olsa bile bunlar sürekli olmaz. Başka bir ifadeyle kapitalizmde devlet ve sermayeden kaçış yoktur. Nitekim Hardt kendisi ile yapılan söyleşide bu açmazı açıklıkla ifade ediyor:

Son üç yılda çok iyi yapabildiğimiz şey, bir meydanda – bazen aylarca – varlığımızı          hissetirmek oldu. Ama bunu toplumu gerçekten dönüştürmek yolunda kullanabilmeyi   beceremedik. Meydandan günlük hayata nasıl devam edeceğimizi henüz bilmiyoruz. Bence    asıl soru bunu nasıl başaracağımız. Ben de bu sorunun cevabını bilmiyorum bu arada (Hardt,          2013, s. 55).

Sürekliliğin sağlanamamasında kanımızca asıl sorun bizatihi bir strateji izlenmesinin reddedilmesidir. Çünkü bu bakış açısına göre “özerk” bölgeler bir kez ele geçirildiğinde devletin basitçe geriye çekileceği varsayılmakta, bundan dolayı da iktidarı almaya gerek olmadığı düşünülmektedir. Bu aslında, eğer yeteri kadar insan toplumu değiştirmek isterse, egemen sınıfın bir kurşun bile atmadan iktidarı teslim etmek zorunda kalacağı yollu eski bildik reformist iddianın yeniden ileri sürülmesinden başka bir şey değildir (Harman, 2004). Örneğin 1964’te Brezilya’da ya da 1973’te Şili’de generallerin işçilerin, köylülerin, yerli halkın özgün “özerk” hareketleri karşısında ne yaptıklarını hatırlayalım. Her hareket, ne zaman savaşılacağına, nasıl savaşılacağına ve hangi güçlerle savaşılacağına dair strateji ve taktiklere ihtiyaç duyar. Ama dünyada hiçbir hareket belli bir merkezileşme ve odaklanmayı içeren bir stratejik yönetim olmadan ilerleyemeyeceği için, bu tür akımlar da somut yaşamda ve stratejik yönelimlerinde reformistlere ayak uydurmak, boyun eğmek zorunda kalırlar.

Oysa ileriye yönelik tek yol olarak görülen sosyal hareketler gerilediğinde de, en azından neoliberalizmden bir parça geri adım atacak bir hükümete girme tek umut olarak görülmüştür. Hemen hemen aynı şey, Aralık 2001-Ocak 2002 arasındaki büyük isyandan sonra Arjantin’deki kimi yarı otonomistler için de geçerli olmuştur. Piqueteros’ların sosyal hareketlerinde ve halk meclislerindeki büyük bir sıçrama sona erdiğinde en kolay seçenek, bir önceki on yılın neoliberalizminin radikal versiyonundan vazgeçen Kirchner hükümetiyle çalışma olarak görülmüştür (Harman, 2009, s. 115).

Bu tür yaklaşımlarda programın ve stratejinin bir kenara bırakılması ve politik stratejinin reddi, politik alanın nihai olarak tamamen reformizme terk edilmesi ile sonuçlanacaktır.

Piyasanın demokratikleştirilmesi sorunu

“Müşterekler” kavramlaştırmasına içkin bir diğer varsayım da yerel, küçük üreticiliğe dayalı üretim yapılarının bir alternatif olarak kapitalist üretim ilişkilerinin ötesinde örgütlenmesinin mümkün olduğudur. Herhangi bir ülkede kapitalist ilişkiler hüküm sürdüğü ölçüde, bu tür işletmelerin kapitalist ilişkilerden özerk olarak varlıklarını sürdürmeleri rekabete dayalı sermaye birikiminin işleyiş yasalarına göre mümkün değildir. Küçük ölçekli üretimin yapıldığı, ideal bir piyasada sömürünün olmadığı özel mülkiyete dayalı mübadele ilişkilerine geri dönüş tam bir çıkmaz sokaktır.

Böylesi bir stratejideki temel sorun, piyasa ekonomisinin rekabete dayalı olmasının onun   zaruri bir özelliği olmasıdır. Bir piyasa ekonomisinde kaynak dağılımı, ekonomiyi birlikte     ancak kolektif olmadan yöneten sermayeler arasındaki rekabetin istenmeden ortaya çıkan    sonucudur. (…) Rekabetçi birikim mantığının demokratik olarak örgütlenmesi mümkün      değildir. Tanım gereği ekonominin bütünü genelinde demokratik olarak düzenlenemez, zira      kaynakların dağılımına ilişkin demokratik ya da başka türlü kolektif kararlar yoktur (Callinicos, 2010, s. 156).

Bu ilişkilerin ortadan kaldırılmasının önkoşulu, işçi sınıfının sermayedarların iktidarını yok etmesi, devlet gücünü ele geçirmesi ve kendi iktidarını tesis etmesidir.  O zamana kadar örneğin işgal edilen fabrikalar, toplumsal ilişkiler bir devrimle altüst edildiğinde ancak genelleştirilebilecek bir direnişin geçici dayanak noktaları olabilirler.

Öte yandan devlet gücünü ele geçirmenin toplumsal dönüşüm için oynayabileceği rolü küçümseyen bazı sol ya da anarşist görüşler kamu mülkiyetinin öneminin yanısıra devletin kapitalist sermaye birikiminde oynadığı kilit rolü de görmezden gelmektedirler. Kapitalist devletin para tekelini elinde bulundurması, sınai-askeri kompleksin merkezinde yer alması, sermaye birikimi açısından kritik önemde işlevlere (gelir ve servetlerin vergilendirilmesi, ücretlerin ve emekgücünün yeniden üretim maliyetlerinin düzenlenmesi, yatırımların teşviki ve yönlendirilmesi) sahip olması, onun bir emekçi hükümetinin iktidarı açısından ne kadar önem taşıyabileceğini göstermektedir.

Ayrıca yerel, küçük ölçekli üretime dayalı piyasa ilişkilerinin hâkim olduğu bir toplumda demokratik karar mekanizmalarını daha alt/yerel organlara devretmenin de sınırları vardır. Belirli bir merkezileşme demokrasinin inkârı değil, tam tersine koşuludur:

Eğer bir vadinin sakinleri bir yolun inşasına yahut şehrinkiler bir çöplüğün yapılmasına karşı         çıkıp da bunun bir diğer vadide ya da şehirde yer almasını istiyorsa, hakem görevi görecek bir        çeşit merkezileşmeye ihtiyaç vardır (Bensaid, 2006, s. 227).

Merkezileşmenin, belli ölçüde bir merkezi denetimin gerekliliğine işaret eden önemli bir başka örnek de kamu hizmetlerinin niteliğidir. Hava trafik kontrol sisteminin ya da belediyelerin su ve atık sistemlerinin merkezi denetim altında olmadan nasıl işleyebileceklerini tasavvur etmek zordur.

Mülkiyet sorunu

Bu tespitler bize kapitalist devlet aygıtını ve sermayenin iktidarını sürdürme işlevini gözardı ederek yapılacak toplumsal mücadelelerin sürekli olamayacağını, kapitalist üretim ilişkilerinin ve bununla bağlantılı anti-demokratik yönetim biçimlerinin yeniden üretileceğini ve yerel ve özerk örgütlenme biçimlerinin daha demokratik karar mekanizmalarının doğrudan bir önkoşulu olamayacağını sanırız ortaya koymuştur. Ancak bir sorun daha var ki, daha az önemli değil. Diyelim ki HES’lere ya da tarım arazilerinin özelleştirilmesine karşı mücadelelerde söz konusu üretim alanı yerli ya/ya da uluslararası tekellerden alındığında ne olacaktır sorusu karşımıza çıkacaktır. Bu kaçınılmaz olarak mülkiyet sorgulamasını ortaya atacaktır. Bakın Soma’da yaşanan facia sonrasında Somalı madencilerin taleplerine: “madenler kamulaştırılsın!”.

Bu durumda kamu mülkiyetini kapitalizmin varlığını sürdürdüğü koşullar altında bile savunmalıyız. Çünkü kamu mülkiyeti altındaki bir işletmede işe alımlar, işten çıkarmalar, hangi ürünlerin nasıl üretileceği, kâr amaçlı mı toplumsal fayda doğrultusunda mı üretileceği, patronla işçi ve tüketici arasındaki özel ve bireysel bir sözleşme olmaktan çıkmakta ve bir toplumsal ve politik sorun olarak mücadele gündeminin merkezine yerleştirilebilmektedir. Kamulaştırma talebi ve devlet mülkiyeti savunusu aynı zamanda iflasın eşiğine gelmiş bir işletmedeki işçilerin işsiz kalmasının engellenmesini önlemek ve bu doğrultuda söz konusu işletmenin devlet tarafından mali olarak desteklenmeye devam etmesini sağlamak, firma defterlerinin açılıp, işçiler tarafından mali durumun bilgisine sahip olunması ve buna göre şayet firma iflas etmişse, devletin mali desteğini alabilmek, burjuva devletin söz konusu işletmeyi kurtarmaya niyeti olmasa bile sırf işçilerin çıkarını kollamak bakımından da gereklidir.

Özelleştirme ve taşeronlaşma karşıtı mücadelede, gerekirse “acele kamulaştırma” adı altında sermayenin hâkimiyetini sürdürmeyi amaçlayan bu kapitalist devlet yapısı karşısında sadece kamulaştırma talebinin ve/veya “demokratik” denetim talebinin yeterli olmayacağı kanaatindeyiz. Soma örneğini hatırlayacak olursak, madenleri patronla hükümet yetkililerinin danışıklı döğüşüklü yönettiği, denetim yapan devlet müfettişlerinin parasını bile özel şirketin verdiği, işverenin kanunları uygulamadığı bir yerde “demokratik” denetim talep etmek sadece meclis, hükümet ve patronlar arasındaki sınıfsal ilişki ağının üzerini örtmeye hizmet edecektir. Yapılması gereken kamulaştırma talebinin yanında işçi denetimini de savunmaktır.

İşçi sınıfına güveni merkezi almış bir stratejiye doğru

Yazı boyunca yaptığımız tespitlerden, şöyle bir sonucun çıkartılmayacağını umuyoruz: HES’lere karşı köylü mücadelelerinin, taşerona karşı örgütlenenlerin, kadın cinayetlerine karşı mücadele edenlerin, fabrikalarını işgal eden işçilerin, üniversitelerde isyan bayrağı açan gençlerin, çeşitli sosyal haklar mücadelerinin, ev ya da park işgallerinin bir önemi yoktur. Tam tersine her bir mücadelenin önemli olduğununu düşünüyoruz, bunları küçümsemek bizden uzak olsun. Bizim özellikle altını çizmek istediğimiz asıl mesele şudur: İşçi sınıfını mücadeleye sevk etmek ve sınıf bilincini ileri düzeye taşımak bakımından hangi kavram/lar ve strateji/ler daha elverişlidir? Yukardaki tespitlerimiz ışığında “sosyal haklar” sağlayacak bir devlet beklentisine dayalı stratejinin de piyasa ve devlet dışında “ortak zenginlik” arayışına dayalı “strateji”nin de, hele günümüzde sınıf mücadelesinin şiddetlendiği koşullarda, gerçekleştirilmelerinin maddi temelinin bulunmadığını ortaya koymaya çalıştık.

Bunun yanı sıra toplumsal sorunların çözümünde “demokratik” denetim talebinin de,  işçi sınıfı ile burjuvazi arasında insan hakları temelinde, “kamu yararına” dayalı bir ortaklık bulunabileceği iddiasının da ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu, üstelik toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçiler ve ezilenler arasında da hayali beklentiler yaratarak adeta afyon işlevi göreceğini ortaya koymaya çalıştık.

Günümüz koşullarında başarılı olma şansı olan ve işçi sınıfı bilincini daha ileri çekmeye elverişli olan stratejinin – ki biz bunun yukarda adını zikrettiğimiz ayaklanmacı genel grev stratejisinin bir çeşidi olabileceği kanısındayız – kamu mülkiyetini savunması gerektiğini, kamulaştırma talebinin yanına mutlaka işçi denetimi altında ibaresinin gelmesi gerektiğini ileri sürdük. İşçiler mücadele ettiklerinde acil ihtiyaçlarını zaten “kamulaştırılsın” ya da “taşeron yasaklansın” talepleriyle dile getiriyorlar. Bize düşen, söz konusu mücadelelerin “bu daha başlangıç” aşamasında heba olmaması için, ancak işçi denetimi altında kamulaştırma talebi ile ve işçi/emekçi hükümetinin iktidarını hedefleyen, devletten ve sermayeden bağımsız bir emek cephesi örerek zafere ulaşması için çabalamak olmalı. Gezi’den hareketle Haziran halk ayaklanması bize ne ölçüde sokağa çıkmanın, kendiliğinden kitle hareketlerinin hem önemini hem de sınırlarını gösterdiyse, Soma faciası da o ölçüde mücadelenin nerede ve nasıl yürütülmesi gerektiğini göstermiştir.

———————————————

D. Bensaid (2006): Köstebek ve Lokomotif, Yazın Yayınları, Çev. Uraz Aydın.

A. Callinicos (2010): Yanılsamaların Şenlik Ateşi, Habitus Yayıncılık, çev. A. Altınay Cingöz.

M. Hardt (2013): “Köstebek çıktı, ihtilal zamanı”, Express, sayı: 139.

K. Marx (2011): Das Kapital, cilt 1, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, Yordam Yayınları.

C. Harman (2004): “spontaneity, strategy and politics”, International Socialism, no. 104, Autumn.

C. Harman (2009): “Neoliberalizmi Yorumlamak”, Neoliberal İktisadın Marksist Eleştirisi, (derl. G. Akalın/U.S. Akalın), Kalkedon Yayıncılık, çev. G. Akalın, s. 71-120.

C. Lapavitsas (2009): Küresel krize küresel yanıtlar, Birgün, 12 Eylül 2009.

M. Sönmez (2009): “yeni bir devletçilik”, Cumhuriyet, 21.12.2009.

S. Stavrides (2013): “Başka bir dünyanın peşinde”, Express, sayı:139.

* Bu yazı Mesele’nin 94. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir