Halk böyle istiyor…

Facebooktwittergoogle_plusmail

Halil Türkden

Herkesin umut devşirdiği bir yer şimdi Ortadoğu. İnsanlar uzun bir yokluk ve yoksunluk arasından sonra ilk defa kitlesel olarak sokakta, ciddi değişimler talep ediyor ve başarıya ulaşıyorlar. Birçoğunu harekete geçiren, sokağa çıkaran dinamik hemen hemen aynı. Olan bitene dışarıdan bakan akademisyen, araştırmacı, gazeteci ve yazarların ortaya çıkardığı çalışmalarsa özgünlük, yeni bir argüman barındırma ve diğerleri olarak ayrılabilir.

Ortadoğu’ya ilişkin siyasal kültür çalışmalarının çok büyük bir bölümü, normatif olması düşlenen şeyin, yani demokrasinin, bu toplumlarda neden yeşermediğini ortaya çıkarma eğilimindedir. Hem doğa bilimlerinde hem de sosyal bilimlerde, gözlemlenebilen olguların hangi koşullar altında ortaya çıktıkları araştırılır. Yine de birçok durumda bu ortaya çıkışın koşullarını tüm boyutlarıyla anlatabilmek mümkün değildir. Öyle ki, demokrasi gibi çok çeşitli değerlerin yüklü olduğu bir kavramın tanımında bile uzlaşmaya varamazken, demokrasinin bir toplumda neden yeşeremediğini araştırmak oldukça güçtür. Siyasal kültür analizleri de, söz konusu olgular ve süreç arasındaki ilintiyi açığa çıkarmaktan çok, araştırmacıların kendi normatif ve kuramsal duruşunu onaylatmak adına, en az demokrasi kadar değerler yığını barındıran ve müphem bir kavram olan kültürün arzu edildiği gibi yorumlanmasıyla şekilleniyor. Üstelik demokrasinin kültürel imkânları olarak söylenegelen birçok unsurun (laiklik, sivillleşme, haklar vb.) demokrasiyi mümkün mü kıldığı, yoksa bu unsurların demokrasinin yeşerdiği bir toplumun ürünü mü olduğu hâlihazırda tartışmalı bir meseledir.

Ortadoğu’yu tartışırken, açıklamanın odağına kültürü yerleştirmek en yaygın başvurulan yöntemlerdendi. Oysa Batı dünyası politik analizlerde ekonomik yapı, sınıf ilişkileri ve kurumları tartışırken, konu Ortadoğu’ya geldiğinde ilk yapılan açıklama bölgenin kendine mahsus olduğu ve farklı kültürel uygulamalara sahip olduğu yönünde oluyor. Bu çelişki biraz daha deşildiğinde, Edward Said’in “oryantalizm” tartışmalarıyla karşılaşmak ve birçok kültürel analizde tarih dışı, özcü bir yaklaşım bulmak mümkündür.

Otoriter rejimlerin kök saldığı bir coğrafyada kültürel analiz, olsa olsa meşruiyet ve rıza gibi konularda yarar sağlayacaktır.  Hiçbir rejim sadece silahla, şiddet ve kanla ayakta duramaz; meşruiyet için başka gereksinimler vardır. Meşruiyetlerini söylem, ideolojik aygıtlar ve sembolik pratiklerle yeniden üretmeleri gerekir; bu salt siyasi bir manevra olmayabilir, uzun vadede inşa edilecek toplumsal bir proje dahi olabilir. Buna en iyi örnek, bir zamanlar Arap dünyasında önder rolü oynayan Cemal Abdül Nasır’ın “Arap dünyasının lideri Mısır” projesi olabilir. Kültür, siyasilerce birer manevra ve inşa aracı olarak kullanılırken, toplum üzerinde kurulan en önemli mekanizmalardan biri rızadır.

Achcar’dan ibdai bir analiz…

Beyrut’ta büyüyen ve Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Bölümü’nde (SOAS) dersler veren Profesör Gilbert Achcar, 2010 yılından bu yana yapılan Ortadoğu ve Kuzey Afrika odaklı çalışmalara bakıldığında, oldukça özgün, ibdai bir çalışma ortaya koyuyor. Ayrıntı Yayınları’nın “Historia” dizisi kapsamında okurlarla buluşan Halk İstiyor: Arap İsyanı Üzerine Radikal Bir İnceleme adlı kitap, Arapça dilinin konuşulduğu bölgeyi kuşatan devrimci dalganın başlangıcından kısa zaman sonra başlayan yoğun bir çalışmanın ürünü.

Achcar’ın diğer çalışmaları arasında büyük övgü toplayan Araplar ve Holokost: Anlatılardaki Arap–İsrail Savaşı, Barbarlıklar Çatışması: Yeni Dünya Düzenini Kurmak ve Noam Chomsky ile birlikte yazdığı Tehlikeli Güç: ABD’nin Dış Siyaseti ve Ortadoğu bulunmaktadır.

Kitaba adını veren “halk istiyor!” seslenişi, 17 Aralık 2010’da Sidi Bu Zeyd’de isyanın Tunus ayağının başlangıcından bu yana bölgeyi çevreleyen ve sarsan hareketin her yerindeydi. Türkiye sokaklarında buna benzer olarak “faşizme/hırsıza/soyguna/savaşa karşı omuz omuza” olarak yankılanan slogan gündem ve tepki odağı değiştikçe söylem değiştirmişti. Arap dünyasında da “Halk saçını boyamayan bir başkan istiyor!”dan “Halk rejimi devirmek istiyor!”a kadar, mizahi veya öfkeli, farklı tonlarda yükselen bir “Halk istiyor!’” ifadesi dillerdeydi. Birçok talebin girizgâhı olarak kullanıldı ve bir slogan olarak ilk defa Tunus’ta ortaya çıktı. Achcar kitapta, bu slogandan yola çıkarak Tunuslu şair Abul-Qacem al-Shebbi’nin ülkenin ulusal marşına eklenmiş iki ünlü dizesini hatırlatıyor:

Eğer halk bir gün hayat isterse, kader onların dileklerini mutlaka yerine getirecek. / Zincirleri mutlaka kırılacak ve geceleri mutlaka yok olacak.

Halk İstiyor, Gilbert Achcar, Çev. Sanem Öztürk, Ayrıntı Yay., İstanbul, 2014
Halk İstiyor, Gilbert Achcar, Çev. Sanem Öztürk, Ayrıntı Yay., İstanbul, 2014

“Halk istiyor” bildirisinin şimdiki zaman olarak ifade edilişi, halkın yıllar süren bekleyiş ve yoksunluğunun hemen şimdi son bulmasını ve iradenin siyasete katılımını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu karakterde bir söylem, tam anlamıyla demokratik bir isyanın temel karakteridir. Diğer deyişle, bu ifade, halkın iradesinin herhangi bir aracıya gereksinim duymadan, Tunus, Mısır, Bahreyn, Libya, Yemen ve Suriye sokaklarından yükselen sesi oldu.

Halk İstiyor’da,  Ortadoğu ve Arap dünyasına ilişkin önemli tespitler yer alırken, Achcar devam etmekte olan isyanın toplumsal, ekonomik ve tarihsel arka planına eğiliyor ve geleceğe dair dayanaklı argümanlar sunuyor. İslamcı partileri, liberalleri ve solu aynı mesafede durarak sorguluyor ve özellikle kapitalizmin Arap bölgesine mahsus olan işleyişini farklı sektörlerden örneklerle aktarıyor. Bu doğrultuda, petrolün bu coğrafyanın kaderine nasıl etki ettiği de bölgenin siyasi faktörlerini ele aldığı sayfalarda görülebilir.

Bu isyana ne zaman devrim diyeceğiz?

Achcar’ın altını çizdiği en önemli noktaysa, “devrim” sözcüğünün kullanımına ilişkin. Tahrir’de meydana ilk koşanlar İslami hareketler değildi, ama çoğunluk Ortadoğu’da bir başkalaşım yaşanacaksa bunun İslami hareketlerce başlatılacağını düşünüyordu. Tüm bu tahminler boşa çıktı, çünkü isyanı başlatanlar işçi hareketinden gelen, ülkede tekstil direnişini başlatan grup oldu. Bu grubun alevlendirdiği başlangıçta, halkın baskıcı tiranlardan kurtulmayı başardığı ve zaferle sonuçlanan durumlarda bile, Arap bölgesinde devam eden başkaldırıyı nitelemek için “devrim” sözcüğünün kullanımı konusunda önemli tartışmalar oldu; bugün bu kullanıma halen kararlılıkla karşı çıkılıyor.

“Devrim” sözcüğünün hangi anlam gediklerine girebileceği düşünüldüğünde, halkın ısrarla “isyan” terimini kullanmasına hak verilebilir. Bir sözcüğün kullanımının nelere yol açabileceği sorusunda sözü özellikle Mısır halkının bu konudaki deneyimine bırakmalı. Nasır’ın ölümünden sonra Enver Sedat önderliğindeki pasif karşı-devrim hareketinin Mısır’da 11 Şubat 2011’deki Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden bu yana olan bitenden çok daha hacimli sosyo-ekonomik değişimlere yol açtığını belirtmek gerekir. Bunu bilen piramitler diyarının sakinleri, şimdilerde daha soğukkanlı. 25 Ocak 2011’de başlayan isyan, bölge halkı için uzun yıllar görülmemiş bir senaryo oluşturdu ve şüphesiz ki devrimci bir dinamiği açığa çıkardı. Fakat tüm bunlara rağmen, “devrim” sözcüğünün kullanımı için yılları içine alacak bir sindirim dönemine, isyanın radikal sonuçlarının olgunlaşmasına ihtiyaç vardır. Achcar da çalışmasında, 1952 darbesinin radikal sonuçlarının yıllar geçtikçe ortaya çıktığını hatırlatıyor.

Arap halkı siyasal duyguları, ruhlarını ve kanlarını, uğruna inandıkları kurtarıcı ve koruyucu bir lidere ithaf ederler. Alışılageldik slogan ‘sözde bahar’ sürecine kadar şöyleydi: “Bi’r-ruh, bi’d-dem, nefdik ya…” Bu standart sloganın sonuna liderin adı eklenir ve “başkana ruhları ve kanları uğruna bağlılık” gösterilir. Bu bağlılık sunuşu Cemal Abdül Nasır’la doruğa ulaşmıştı. Haziran 1967’de, binlerce Mısırlı, büyük İsrail mağlubiyetine rağmen Nasır’ın istifa etmesini önlemek için sokaklara dökülmüştü. Eylül 1970’deki ölümü sonrasında da binler milyonlara ulaşmış ve gözyaşı sokaklara akmıştı.

Arap coğrafyasında, özellikle de Baas rejimleri ardından ceberutlaşan rejimler ve liderler güçlerini sınamak için insanları sokaklara dökerdi. Bu onlar için bir tür testti; inanarak ya da zorunluluktan sokağa çıkanlar liderlerine olan bağlılıklarını göstermek zorundaydılar. Bu insanların o dönemlerde bile sisteme ne kadar inandıkları büyük bir soru işaretidir.

Bugün bu oyun sona erdi, amaç lideri değiştirmek değil artık; gaye, liderden tamamen kurtulmak ve “halk istiyor” haykırışının da işaret ettiği gibi doğrudan bir katılım. Buenos Aires’te ve Cenova’daki gibi lidersiz bir biçimde taleplerini elde edebileceğine inanan, merkezî bir noktası bulunmayan yatay bir ağın zaferi bu. Achcar’ın Halk İstiyor adlı çalışmasında, bu zafere, hayalkırıklığına ve umuda dair pek çok işaret bulunuyor. En azından isyanlarımıza ne zaman ve nasıl “devrim” diyebileceğimizi düşünmek, anlamak gerekir.

 * Bu yazı Mesele’nin 94. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir