AKP ve Dinci Türk Faşizmi

Facebooktwittergoogle_plusmail

Murat Cem Mengüç

Bir söz vardır, “Faşizm Amerika’ya geldiğinde bayrağa sarınmışve bir elinde haçtaşıyarak gelecek”diye. Bu söz tarihsel anlamda yanlışolsa da günümüzde çoğunlukla göz ardıedilen bir faşizmden, dinci faşizmden bahsettiği için önemli. Evet, faşizm Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) çoktan geldi; en azından faşizmi sadece ve sadece modern İtalyan ve Alman türevleri üzerinden kavramsallaştırmayanlarımız bunun farkında. ABD ve dolaylıolarak Dünya’nın büyük bir bölümünün ırkçıve kapitalist bir sistemin kurduğu “faşist”baskıaltında yöneltildiği bir gerçek. Bunun yansıra Türkiye’de halen inkâr edilen bir konu var, Türk bayrağına sarınmışve bir elinde Kuran tutarak halkıyönetmeye çalışan bir faşizmin filizlendiği.

Neden Adalet ve Kalkınma Partisi’nin faşist olduğunu inkâr ediyoruz? Bence bunun ilk sebebi çoğumuzun “faşist”ideolojiyi temsil eden, mesela Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yâda ÜlküOcaklarıgibi kurumlarıdine fazla rağbet etmeyen kurumlar, laik oluşumlar olarak algılaması. Buna karşın AKP genel olarak İslamcıbir popüler diktatörlüğütemsil ediyor ve alışmışolduğumuz faşizmden ayrıduruyor. Ama AKP’nin İslamcılık, vatanseverlik ve otoriter güdüleri arasında oldukça sağlam bir denge kurmuşolduğunun hepimiz farkındayız. 2011 yılından beri yaşanan toplumsal ayaklanmalar ve bunlara karşıtakındığıtavır AKP’nin otoriter olup olmadığıkonusunda her hangi bir tartışmaya yer bırakmıyor. Yakın geçmişte partinin tek liderli, içe dönük, tartışmaya ve eleştiriye kapalıbir ideolojik makinaya dönüştüğüde bir gerçek. Yine AKP’nin gerek hukuk sistemini gerekse polis kurumunu kullanarak yönetimine karşıdışarıdan geliştirilen tüm sorgulamalarıyok etmeye çalıştığıhepimizin malumu. Medya ile kurduğu birliktelik ile aynıeleştiri ve sorgulamalarısaldırganca bertaraf etmeye çalıştığıaşikâr. Ve partinin kurban listesine bakarsak artık sadece etnik ve dini gruplar değil, işadamları, gazeteciler, sanatçılar, aydınlar, doktorlar, hastalar, sakatlar, anneler, çocuklar ve hatta daha doğmamışceninler görmek mümkün. Ama yine de ona faşizmi yakıştıramıyoruz. Bu nedenle Müslüman Türk faşizm ne olabilir ve AKP’nin bu silsileyle ilişkisi nedir diye sormamız gerekiyor.

Türkiye’de milliyetçiliğin, faşizmin ve İslamcılığın farklı akımlarolarak algılanmasının tarihsel temeli öncelikle halkın ve aydınların Osmanlıİmparatorluğu’nun son yüzyılına bakışaçılarında yatıyor. Batılıya da modern milliyetçilik fikrinin imparatorluğu yöneten zümre ve Osmanlıaydınlarına ilk iletildiği bu dönemde ülkeyi yöneten zümrenin “millet”kavramınıtamamen din üzerinden tanımladığınıbiliyoruz. Bu nedenle dönemin aydınlarının modern millet vemilliyet kavramlarıyla karşılaştıklarında, bir ikilem yaşadıklarıgözleniyor. Eserlerine baktığımızda milliyetçilik ve buna bağlıolarak “İslamcılık”kavramınıbirbirlerine ve kendilerine açıklamaya çalıştıklarınıfark ediyoruz. Mesela, bu döneme denk düşen üçkuşak Osmanlıaydınıve bu üç kuşağıtemsilen Namık Kemal (ö. 1888), Ziya Gökalp (ö. 1924) ve Halide Edib Adıvar (ö. 1964) isimlerini örnek seçersek, her birinin bir Müslüman Türk söylemi yaratma çabasıiçinde olduklarınıgörüyoruz. Yani tartışma uzun süren bir tartışma. Ve, imparatorluk ayakta kaldığısürece, onun milli kimlik konusunda takındığıdin bazlıtavır değişmediği sürece bu tartışma devam ediyor. Bu ortamda milliyetçilik ile İslamcılık kavramlarının kuramsal olarak birbirlerinden uzak kalmaya devam ettiklerini ve yüzyılın sonun İslamcılık arkakoltuğa yerleşirken direksiyona daha laik düşünen Türk milliyetçiliğinin geçtiğini söylemek mümkün.

Bu noktada AKP’nin Osmanlıtarihi ile arasında kurduğu ilişkiye değinmekte de yarar var, çünkükültürel miras konusunda farklıdönemleri örnek alabilen, ama daha çok on altıncıve on yedinci yüzyılıseçen partinin diline baktığımızda onun daha çok on dokuzuncu yüzyılısahiplendiğini görüyoruz. Bunun ilk sebebi yukarıda altınıçizdiğim on dokuzuncu yüzyıl Osmanlıaydınlarının dile getirdiği aidiyet, milliyetçilik ve İslamcılık tartışmasının AKP’nin yaşadığıaidiyet tartışmalarıyla büyük ölçüde örtüşmesi. Bir diğer neden tabii ki aynıdönemin edebiyatının kolay ulaşılabilir, çok okunmuş, araştırılmışve akılda kalmışolması. Günümüz popüler Osmanlıtarihi tartışmalarında da, daha önceki dönemlerden bahsetseler bile, temel olarak bu dönem edebiyatıkonu alınıyor. Bu dönemi okumak, matbaanın da ülkeye gelmişolmasınedeniyle çok daha kolay. Oysa daha erken dönemlerde Osmanlıimparatorluk ideolojisini ifade eden edebiyata bakarsak devlet ve dini aidiyet konusunda çok daha esnek ve insancıl tavırlar takınıldığınıbiliyoruz.

 

On dokuzuncu yüzyılın bitimi ve yirminci yüzyılın başlangıcıAKP’nin silsilesi için çok önemli. Bu Osmanlıİmparatorluğu’nun bittiği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıktığı, yani millet fikrinin din üzerinden yorumlanmasının sona erdiği, sona ermesi gerektiğinin anlaşıldığıdönem. Aynıdönemde ortaya çıkan İslamcılık söyleme baktığımızda, mesela Mehmet Akif Ersoy (ö. 1936) ve Said Al’Nursi (ö. 1960) gibi dini aidiyet ile modern milli aidiyet arasında bir denge kurmaktansa dini aidiyeti tercih eden aydınlar görüyoruz. Ben Ersoy’un AKP’nin kullandığıTürkçe açısından önemli bir yazar olduğuna inanıyorum. Al’Nursi ile AKP’nin ait olduğu silsile arasındaki ilişki de bilinen bir konu. Tabii günümüzde Al’Nursi’nin fikirlerinin AKP ideolojisine yön verdiğini söylemek söz konusu değil. AKP iktidarda olduğu son on beşyıl içinde kendisini çok daha farklıbir ideolojik konuma taşıdı. Ama Osmanlıİslamcılığının en önemli ismi olan Al’Nursi ve onu takipçilerinin AKP ile kurduğu ilişkilerin belirleyici etkilerini de göz ardıedemeyiz. Eğer AKP’ye ait özel bir faşizmin başlangıçnoktasınıarıyorsak, tarihsel olarak Al’Nursi’nin modernliği, milliyetçiliği ve İslamcılığıaçıklamak çabasıiçeresinde kotardığısöyleme ve bu söylem sebebiyle Mustafa Kemal Atatürk (ö. 1938) ve onun takipçileri ile girdiği çatışmaya dikkate etmek zorundayız.

Bugün İslamcılık ile faşizmi bağdaştıramayanların en önemli yanılgısıTürkiye’de oluşmuşolan tüm faşizmleri Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve benzeri oluşumlarla sınırlamaları. Faşist bir söylemi benimsemişolan MHP’nin bu çağrışımdan rahatsız olduğunu söylemek zor. Ama, eğer dikkat edersek Türkiye Cumhuriyeti bağlamında gerçek faşist otoriteyi ilk kuran partinin, yani popüler diktatörlük adıaltında tek tip bir aidiyeti ideolojik olarak benimseyip bunu halka empoze eden ilk kurumun Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olduğunu gözlemliyoruz. 1923-1950 döneminde tek parti olarak ülkeyi yöneten CHP ideolojik olarak popüler faşist söylemi tamamen benimsemişti; bilimselleştirilmişırkçılık, tek tip milliyetçilik, devlet destekli sanayileştirme ve işçileştirme, askeri güce vurgu ve bu vurguyu ideolojiye yansıtma, ve tabii en önemlisi dini sürekli olarak gerektiğinde kullanılabilen bir piyon olarak köşede tutmak, ama aynızamanda miadınıdolmuşbir doktrin olarak halk önünde aşağılamak gibi. Belki de bizler kendisini hep CHP’nin karşıtıolarak tanımlayan AKP’yi bu nedenle faşist olarak görmüyoruz. Ama bugün kurmuşolduğu tek parti hükümetinin geçmişin CHP’sini fazla aratmadığınıda yine hepimiz biliyoruz.

Bir diğer konuda AKP ve ordu arasındaki ilişki. Bilindiği gibi 1960 yılıitibariyle CHP’nin inşa ettiği faşist siyasi diktatörlük bir faşist ordu diktatörlüğüne dönüştü. Ve bu yeni diktatörlüğün İslamcıcemaatle girdiği polemiği göz ardıetmek imkânsızdı. Bu bağlamda çoğumuz faşizmin orduya, İslamcılığın ise Selamet Partisi (MSP), Refah Partisi (RP), Fazilet Partisi (FP) ve AKP silsilesine ait olduğu kesin bir ayrım var kanısındayız sanki. Oysa konuya daha farklıolarak yaklaşmak mümkün. Bir seri darbeyle, demokrasiyi korumak adına demokratik olarak seçilmişhükümetleri yok eden ordunun öncelikle CHP’nin Türkiye Cumhuriyeti halklarına biçtiği tek tip milliyetçi/faşist insan modelinden mustarip olduğunu söylemek gerekiyor. Ve her darbe bu modeli kayıtsız şartsız savunan ordu ile bu modeli reddeden toplum arasında gelişen siyasısürtüşmenin sonucu.

Halkın tek tip ideolojinin tüm toplumu ifade edebileceğine olan inancının süratle yok olduğu bu dönemde CHP’nin kendisini sosyalist milliyetçi bir muhalefet partisi olarak tekrar inşa etmeye çalıştığı, faşist tabir edilen aşırısağcıTürk milliyetçiliğinin MHP çatısıaltında birleştiği doğru. Ama toplumun seçimlerine baktığımızda seçimleri hem laik hem de dindar kapitalistleri temsil eden, daha çok laik ve şehirli kapitalistler tarafından şekillendirilen Adalet Partisi (AP) ya da Anavatan Partisi (ANAP) gibi varyantların kazandığıgörülüyor. Bu varyantlar ile ordu arasındaki ilişki bazılarımıza karışık gelebilir ama ordunun kapitalizme olan güveni ve desteği, kapitalizmin ordu ile gerek içerde sanayi ortaklığıgerekse dışarda NATO üyeliği ile idame ettirdiği dostluğu göz önüne alırsak danışıklıbir döğüşün yapıldığınıinkâr etmek oldukça zor.

Bu dengeyi bizzat görmüşve yaşamışolanlarımızın çoğu dindarlığın kişisel bir seçim olduğunu düşünüyor. Ve, bu nedenle de İslamcılığın da kendisine ait faşist bir söylemi benimseyebileceğine ihtimal vermiyor. Oysa, Milli Selamet Partisi (MSP), Refah Partisi (RP), Fazilet Partisi (FP) ve AKP’yi bugün hala ılımlıkapitalist varyantlarla ilişkilendiren bu bakışaçısının en büyük hatasıkapitalizmi benimsediği ve AP ya da ANAP gibi partilerden geride kalanlarıiçinde barındırabildiği için bu partinin köklerini teşkil eden muhafazakar İslamcılığı göz ardıetmesi. Bu bir unutma ve bu unutmanın altında yatan en önemli sebep bence 1990’larda yaşamışolduğumuz ekonomik büyüme ve dışa açılmanın verdiği sarhoşluk.

1990’ların kapitalist, daha doğrusu yeni-liberal sarhoşluğu sadece Türkiye’ye ait bir sarhoşluk değil. Mesela, dönemin kapitalist tercihlerine baktığımızda AKP ve ordu arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardım eden ama çoğunlukla ilgi gösterilmeyen küresel bir prensiple karşılaşıyoruz. Yeni-liberalizmin temel ilkelerinden birisi ordunun bir sanayi kurumu olarak tanımlanması, bu bağlamda modern ordu ile modern devlet arasındaki ilişkinin tekrar düzenlenmesi ve bu düzenlemenin NATO aracılığıyla üye olan ülkelere zorla kabul ettirilmesi. Türkiye’nin benimsemek zorunda olduğu bu prensibin FP ve ardından AKP ile ordu arasında nasıl bir gerginlik yarattığınıhepimiz biliyoruz. Hatta AKP iktidarıele geçirdiğinden sonra en çok bu konu üzerinde durdu demek bile mümkün. Biz birazda bu nedenle, faşistliklerine aşina olduğumuz ordu ile kavgaya tutuştuğunu bildiğimiz AKP’ye faşist diyemiyoruz.

Bir diğer aldatmacamızda yeni-liberal sistemin faşizmin artık tarihe karıştığıiddiası. Bu büyük bir yalan. Mesela, hepimiz Müslümanız söylemi altında birçok politikacıyıve politik görüşüçatısıaltında toplayan AKP, hem yerel hem de genel seçimler bağlamında çok sayıda MHP ve CHP üyesine kapısınıaçıyor, ve azınlıklara karşıgüdülen ayrılıkçıpolitikalarıdestekliyor. Bu ülkemize damgasınıvurmuşolan faşist bilincin partiye iletildiğinin en açık kanıtı. Bu noktada bence unutulmamasıgereken en önemli konu AKP’nin açık olarak milliyetçi bir söylemi son genel seçimlerden sonra, yani CHP ve MHP tamamen muhalefete itildikten ve ordunun AKP üzerinde kurduğu baskıyok edildikten sonra benimsemişolduğu. Yani, ortada kimsenin alıp sallayamadığı, sallasa bile bir yere taşıyıp getiremediği bir Türk bayrağı, ve bugün bunu kuşanan ve bir elinde her daim Kuran taşımışolan AKP.

 

Tüm Dünya’da sivil ayaklanmaların, yeni-liberal düzeni eleştiren halk hareketlerinin ve özellikle Orta Doğu’da eski o sistemi desteklemişolan yerel hükümetlerin çöktüğübir dönem yaşıyoruz. Suriye’deki sivil savaş, Türkiye genelinde yaşanan 2013 protestoları, bir Kürt devletinin otaya çıkması, ve İŞİD hareketi gibi daha önce sözünübile edemeyeceğimiz oluşumlara şahit oluyoruz. Bu AKP’nin her yönden tehdit altında olduğu ve kendisini tekrar tanımlamak zorunda kaldığıbir dönem. ÇünküDünya ekolojik ve ekonomik anlamda sürdürülmesi imkansız olan günümüz kapitalizminin tüm şikayetlerine kulaklarını kapatmışdurumda. İsviçre’de, Panama’da ve Cayman Adaları’nda bile bankacılık reformlarının gerekliliğinin konuşulduğu bu günlerde bize düşen AKP’nin yaşamının sonuna gelmişolan bir sistemi temsil ettiğini anlamak ve geçmişe tutunmaktan başka çaresi kalmadığıiçin yönelebileceği en son prensibe, faşist bir dinciliğe sığındığınıkabul etmek.

* Bu Yazı Mesele’nin 94. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir