Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu

Facebooktwittergoogle_plusmail

Vijay Prashad

Sömürgesizleştirme

Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu.

1948’de İsrail’in kuruluşu Filistin’i haritadan sildi. İsrail askerleri halkı çıkararak tarihi Filistin’in topraklarına ve nefesine ilerledi – Arap dünyasının orduları onlara yardım edemedi. Sonra Mısır’da, alçaklık irin toplayacaktı. 1952’de Kral’a karşı Özgür Subaylar isyanına yol açan da buydu. Subaylar monarşilerinin ordularını düzgün bir biçimde teçhizatlandırmada başarısız olduğunu hissetti. Bu başarısızlık Filistin ulusunun tarihsel yenilgisine sebep oldu.

Sonra, 1969’da, İsrail Başbakanı Golda Meir alaycı bir şekilde dedi ki “Filistin halkı diye bir şey yoktur. Onları ülkelerinden kovduk ve ülkelerini ele geçirdik diye bir şey yoktur. Filistin halkı var olmadı.” Siyonizm, Dan ve Eliat dedikleri yerler – Ürdün Nehri ve Akdeniz – arasında yaşamış olan bir halkın varlığını çoktandır reddediyordu. Burada yaşayanların topraklarının adı yoktu. Tanrının onayını almamışlardı. İçeride ve dışarıda dolaşmışlardı. Tanrının adı Yahudilere bahşedilmişti.

1948 ve 1969 yılları arasında, büyük sömürgecilik karşıtı ulusal kurtuluş hareketleri dalgası peş peşe zaferler kazandı – 1947’de Hindistan/Pakistan’dan 1962’de Cezayir’e kadar. 1960’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Sömürge Ülke ve Halklara Bağımsızlık Tanıma Bildirgesi’ni kabul etti. BM ulusal kurtuluş için cesaret verdi. Bu eğilime karşı çıkan iki ülke İsrail ve Güney Afrika’ydı.

1948’de, İsrail’in Filistin’e el koyduğu gibi, Güney Afrika hükümeti bir dizi Apartheid yasasını kabul etti (Apartheid Afrikalılar için “ayrı yaşamak” anlamına geliyordu). Beyazlar, Siyahlar ve Renkliler ayrı yaşayacaklardı, Beyazlar zenginlik ve güç içinde yaşarken geri kalanlar onlar için çalışacaktı.

Hint pasaportumun damgasının yalnızca iki ülkeye – İsrail’e ve Güney Afrika’ya – seyahat için yasaklanması biraz şaşırtıcıydı.

Filistinlilerin varlığının sömürgeci İsrail işgali altında olması apaçık ortada olmalıydı. Fakat öyle olmadı. İsrail sömürgeleştirilen taraf kendisiymiş gibi – örneğin, Holokost ve anti-Semitizm – ve Filistin’i ele geçirmesi kendi anayurduna dönüşüymüş, ulusal kurtuluşuymuş gibi konuyu eğip büktü. Çok vahşi bir hareketti. Batı’nın vicdan azabını dindirmek için inkâr edilen bir halk olan Filistinliler, kendi Nakba’larında[1] dağıldı. İntifada’lara ve 2009’daki Goldstone Raporu’na rağmen, yasadışı yerleşimlere ve beyaz fosfora rağmen, bu bakış yıllar boyunca dağılmadı. Haziran 2014’te, İsrail’de Mordehai Amihai – büyük bir Batı desteğiyle – Filistin Sorunu’nu ele almak görevini yerine getirmek için BM Sömürgesizleştirme Özel Komitesi’nin Başkan Yardımcılığına seçildi.

Sömürgeleştirilen dünya özgürlüğünü kazandığında, Filistin var olma hakkını yitirdi. Berbat bir zamanlamaydı.

Anti-Apartheid

Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu.

1993’te gizli bir süreç içinde, çaresiz FKÖ lideri Yaser Arafat Filistin’in teslimi anlamına gelen bir dizi anlaşmayı kabul etmek için Oslo’ya gitti. Anlaşmayla Filistin’in kazandığı küçük bir şey vardı – İsrail işgali sona ermedi ve artık Filistinliler apartheid rejiminin yönetimindeki rolünde pay sahibi olacaktı. Batı Şeria ve Gazze’de yerleşimciler Filistin topraklarının kıçını kemirdi, erişim yolları resimden çıkarıldı, bir topluluk diğerini savunma topluluklarıyla engelledi. Apartheid koşulları 1993’ten sonra  “Filistin Yönetimi” mevcudiyet kazandığında bile ağırlaştı. Bantustan’ın apartheid dönemine benzemeye başladı.

Güney Afrika hükümetleri 1948’te apartheid yasalarını kabul ettiğinde, Siyahlar için bir dizi “anayurt” (bantustan[2]) oluşturdu – Bantu Kendini Yönetme Yasası (1959) Siyahlara esir alanlarında kendi milli topraklarınu vermeyi önerdi. Tüm bu ulusal kurtuluş ve sömürgesizleştirme konuşmaları tartışmalıydı. Siyahlar bantustanlarda kendi ulusal topraklarına kavuştu. Elbette– Batı Şeria ve Gazze gibi olan –  bu bantustanlar Güney Afrika hükümetinin işgali altındaydı ve burada yaşayanlar Güney Afrika’nın başkenti Pretoria’nın iktidarı altındaydı. Batı Şeria ve Gazze’de olduğu gibi Bantustanlarda yaşayanlar kendilerini Güney Afrika’ya girmek adına küçük düşürmeksizin yaşayamadılar.

1950’ler ve 1990’lar arasında Güney Afrika’nın içinde ve dışındaki güçlü mücadeleler Güney Afrika’da normalliğin değerini yükseltti. Kitlesel sivil itaatsizliklerle birleşen silahlı mücadeleler yönetici elitlere önemli bedeller ödetmeye başladı. 1994’te apartheid rejimi yenilgiyi kabul etmedi, Robben Adası’nda Nelson Mandela’yı serbest bıraktı ve Afrika Ulusal Kongresi’nin yasal olarak çalışmasına izin vererek özgür seçimler için çağrı yaptı.

1994’te, Güney Afrika toplumdaki ve ekonomideki vahşi bölünmeleri ortadan kaldırmak adına özgürlüğe doğru yeni bir yola girdi. Tam da aynı zamanda, kötü bir zamanda, Filistin yönetimi Güney Afrika’nın silinmesine yol açan Bantustan şartlarını kabul ederek İsraillilere teslim oldu. Halkı, Nelson Mandela’ya tezahürat yaparken, Filistinliler alkışlarıyla orada kendi liderleri Yaser Arafat’ı görüyorlardı.

Hamas

Mayıs 1964’te doğuşundan Ağustos 1982’de Beyrut’tan sürgünü edilmesine kadar, Filistin Kurtuluş Örgütü Filistin halkının – elbette birçok açıdan – esas kurtuluş örgütüydü. FKÖ ve FKÖ lideri Yaser Arafat’ın 1960’larda sömürgecilik karşıtı ve ulusal kurtuluş hareketlerinin üzerindeki ölü toprağını kaldırması iyi bir etki yarattı. Cezayir, Vietnam, Filistin – hepsi Filistin’in mücadelesini Cezayir ve Vietnam’ın Ulusal Kurtuluş savaşlarına bağlayarak Yaser Arafat’ın FKÖ’süne büyük bir başarı kazandırdı. Fakat 1970’de Ürdün’de İsraillilerin ve Ürdünlülerin saldırısı ve İsrail’in 1982’de Beyrut’u işgali FKÖ’nün hareket kabiliyetini İsrail’e yakın olan bu bölgeye sıkıştırdı. Tunus’ta bile, FKÖ güvende değildi. İsrailli savaş uçakları, Tunus’taki FKÖ kumandanlığını 1985’teki Tahta Bacak Operasyonu sırasında bombaladı ve seksenin üzerinde insani öldürdü. 1989 yılında İşgal Altındaki Topraklarda ilk İntifada patlak verdiğinde, FKÖ’nün kamplardaki ve İşgal Altındaki Topraklardaki Filistinlilerle olan bağı zayıflamıştı. Diğerleri bu bağı yeniden güçlendirmeye çalıştı.

Gazze’de, FKÖ’yü gölgede bırakan en önemli hareket Müslüman Kardeşlerin Filistin örgütü olan Hamas’tı. Gazze İsrail işgali altındaydı ve buna rağmen İsrail 1988’de kurulan bu hareketin dallanıp budaklanmasına izin vermişti. 2009’da İsrailli yetkili Wall Street Journal’a şunları söyledi:

“İsrail’in Gazze’deki askeri yönetimi, geniş bir okul, klinik, kütüphane ve anaokulu ağı olan felçli din adamına [Şeyh Yasin’e] iyi gözle baktı. Şeyh Yasin, İsrail’in önce bir hayır kurumu, sonra da 1979’da bir dernek olarak resmen tanıdığı İslamcı grup Mujama el-İslamiya’yı kurdu. İsrail aynı zamanda şimdilerde bir militan yatağı olarak kabul edilen Gazze İslam Üniversitesi’nin kuruluşuna da destek oldu. Üniversite, [2008-9 Dökme Kurşun Operasyonu’nda] İsrail savaş uçaklarının vurduğu ilk hedeflerden biriydi.”

İsrail, Mujama el-İslamiya’nın Ḥarakat al-Muqāwamah el-ʾİslāmiyyah (Hamas: İslami Direniş Hareketi) haline gelişine tanıklık etti. İsrail için gerçek sorun seküler olan FKÖ’ydü. FKÖ dağıtılmalıydı. Fakat sürgündeki ve Filistin halkından koparılmış olan FKÖ, yönetiminin topraklarına erişimine izin verilmesi için her türlü anlaşmayı yapmak için acele etti. 1994’teki Oslo anlaşmaları bu bağlamda okunabilir. Fakat Filistin yönetiminin sürgünde olduğu Oslo bile İsrail’e yeterli gelmedi. İkinci İntifada süresinde, İsrailliler Arafat’ı vurmaya devam etti. Aslında, 3 Aralık 2001’de bir kabine toplantısında Ariel Şaron “Arafat’ın artık bizimle ilgisi yok” demişti. İlgisinin olduğu şey Arafat’ın kendisi değil, direnen Filistinlilerin imgesiydi. Arafat çaresizce 16 Aralık’ta İsrail’in saldırılarının bitmesi gerektiğini söyledi ve böylece onun FKÖ savaşçıları Hamas’ın saldırılarını durdurmak için onlarla çatıştı. Fakat bu İsrailliler için yeterli değildi. İsrail Ordusu Genelkurmay Başkanı Shaul Mofaz FKÖ’nün Hamas’ın üzerinde baskı kurmasının yeterli olmadığını söyledi. Filistin Yönetiminin “tepeden tırnağa teröre bulaştığını ve bizi karışıklığın içine çekmek için ve kapımıza terörizmi getirmek için her şeyi yaptığını” söyledi. Bu balyoz FKÖ’ye ağır bir darbe indirdi. Direniş hayatı nakavt olacaktı.

O zaman, İsrailliler namlularını Hamas’a doğrulttu. Ocak 2004’te, Şeyh Yasin, Batı Şeria, Gazze ve doğu Kudüs’te bir Filistin devleti kurulursa İsrail’e karşı silahlı direnişi bitirmeyi arzuladığını söyledi. Hamas güvenlik şefi el-Rantissi de bağımsızlık için bir değiş tokuşta Filistinlilerin onlarca yıllık bir hudna[3] ilan edeceğini söyleyerek fikir birliği yaptı. 22 Mart’ta, İsrail Şeyh Yasin’e suikast düzenledi. 18 Nisan’da el-Rantissi’yi öldürdüler. Hamas’ın barış konuşmalarının suikasta etkisi olmadı.

Hamas Filistinlilerin milli özlemleri için kullanılan araçlardan biriydi, hala da öyle. Çoğu Filistinli tarafından tercih edilen olmazsa olmaz bir araç değildi. Kendi tutkuları için farklı bir araca sahip olmak isteyen birçok Filistinli Hıristiyan ve milliyetçi, Müslüman Kardeşler’den olmayanlar ve komünistler vardı. Fakat İsrail Oslo anlaşmaları yoluyla FKÖ’yü iple bağladı, suikast ve hapis yoluyla solun birliğini bozdu ve ne kadar şiddet karşıtı intifadaya inanan sol kanat Fetih lideri varsa (örneğin Marwan Barghouti) hapse gönderdi. İsrail şimdi seküler ve şiddet karşıtı Filistin hareketinin nerede olduğunu soruyor. Hepsi İsrail’in hapishanelerinde. İsrail, Hamas’ın yaşamasına izin verdi ve sonra Filistinlilere Hamas’ı seçmelerini söyledi ve sonra Filistinli güçlerin diğerlerini öldürmelerini söyledi…

İntifada

Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu.

Filistin bu dönemde iki büyük intifada geçirdi. Biri 1987’den 1993’e, diğeri 2000’den 2005’e kadar sürdü. Üçüncü intifadanın havası sıklıkla Ürdün Nehri’ni bırakıp Gazze’ye doğru giden bir esintiye yakalandı. Bu ayaklanmalar basitçe sınıflandırılamaz. Direniş, Filistinlilerin hayatı için hayati konumda. Diasporasının kamplarında, kadınlar çember biçiminde oturup Dervişlerin mesajlarını masa örtülerinin üzerine işliyorlar, çocuklar Ramallah’ın dar sokaklarında direniş oyunları oynuyorlar; erkekler ve kadınlar tıkanan Gazze Şeridi’ne tüneller kazarak temel ihtiyaç maddeleri getiriyorlar. Gündelik hareketler direnişle pişiyor – orada bir kefeya, burada bir poster, orada bir şiir, burada bir dikkat çağrısı.

Bir halk kolay kolay milli tutkularından, halkının hayallerinden vazgeçmez. İnsanın özlemi milliyetçiliğe inayetlidir – birinin bayrağından, birinin haysiyetinden vazgeçmesi kolay değildir. Adalet ve haysiyet milliyetçilik yoluyla, ulusal çerçevede demokratik hakların kazanılması yoluyla ulaşılacak toplumsal savaşlardır. Dünyada birçok kişi ulusların sonunun geldiğini öne sürerek milliyetçilikten sıkılmaya başladı. Fakat yine kötü bir zamanlama, milliyetçilikten bu bıkkınlık baskı altındaki bir milletin kurtartılması için Filistinlilerin en derin özlemleriyle birlikte geliyor. Filistin hep geç kaldı, hep yanlış zamanda geldi, hasretini sırtında taşıdı.

Ancak daha sonra, zaman bize izin verirse, İnsanlık hayallerinden adamakıllı uyanabileceğiz – birbirimizin gözlerin önünde eşit, ulus ve dil, cinsiyet ve para hiyerarşisi olmadan eşit olacağız. İnsanlık bizden çok uzakta. İstediğimiz şey bu, ancak bu kadar kolay gelmesini bekleyemeyiz. İnsanlık çağrısı yapan cılız sesler, cılız etkileşimler bize insanlık deneyimini yaşatıyor. Tarihin öncesinde yaşıyoruz, İnsanlık’tan önceki tarihte. Biz halkız, evet, ama insan olmanın büyük zorluklarına sahip bir halkız. Vakit henüz gelmiş değil.

[1]Editörün notu: Nakba, İsrail Devleti’nin bağımsızlığını kazanmasının ardından Filistin halkının yaşadığı olayları anlatan bir kavramdır. Şanssızlık, bahtsızlık, talihsizlik anlamlarını taşıyan Arapça bir sözcüktür. Bu dönemde yaşanan Ara-İsrail savaşında Filistinlilerin bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı yerlerinden edilmiş ve topraklarına geri dönmeleri engellenmiştir. Bütün bu olayların yıldönümünde Nakba günü adı altında anma düzenlenmektedir.

[2]Editörün notu: Güney Afrika Cumhuriyeti ve Güney Batı Afrika’da Bantu kökenli siyahi Afrikalıların yaşam sürdüğü yirmi kabileden oluşan bölgedir.

[3]Editörün notu: Geçici ve belirli bir resmiyeti olmayan ateşkes anlamına gelmektedir. Özellikle Filistin ve İsrail arasındaki çatışmalarda kullanılan Arapça bir kavramdır.

* Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir