Robin Williams’ı Anarken: Good Morning Vietnam

Facebooktwittergoogle_plusmail

ROBIN WILLIAMS’I ANARKEN: GOOD MORNING VIETNAM

 Kutay Ucun

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, Hollywood’un önemli aktörlerinden Robin Williams, sinemaseverler tarafından her daim yüzlerini gülümseten bir oyuncu olarak hatırlanacak.  Williams, içerisinde bulunduğu her projeyi başarılı oyunculuğu ve kendine has enerjisi ile yükseklere taşımış, kimi zaman olmazları olduran, çoğunlukla da mizah yönü kuvvetli, yol gösteren bir kılavuz karakter olarak karşımıza çıkmıştır. 1987 yapımı “Good Morning Vietnam” ise Williams’ın parladığı en önemli filmlerden biri olarak gösterilebilir. Hollywood, Vietnam savaşı üzerine yapılmış onlarca film ile konuyu ticari bir çatışma unsuru olarak sunarken farklı sinemasal bakışları da beraberinde getirmiştir. Bu noktada Vietnam Savaşı filmlerini en temel haliyle ikiye ayırmak mümkündür: Militarist ve Anti Militarist yaklaşım sergileyenler. Militarist filmler, genellikle savaşın kanlı alanlarına, cephelere odaklanırken, Anti Militarist tutum sergileyen filmler daha çok savaşın yarattığı ortamı sorgulatan, parçalara odaklanmaksızın seyircinin algısını bütüne yönlendirmeyi deneyecek senaryolar üzerinden yola çıkmaktadır. Sinemanın ve dolayısıyla savaş filmlerinin özelinde neyin gösterildiğinden çok nelerin gösterilmediği önem kazanmaktadır. Gösterilenler ve özellikle gizlenenler bütününde savaş-barış ekseni daha net algılanabilmektedir. Good Morning Vietnam, konusu itibariyle savaşın yarattığı kent ortamını gösterirken seyircileri cepheden uzak noktalara doğru sürüklüyor ve incelikli diyaloglarıyla bir savaş filminde barış temasını vurgulamayı çok iyi başarıyor. Film, yapısal olarak bir stilin peşinden giderek sinematografisini öne çıkarmak yerine müzik etkisini arkasına alarak, diyaloglar ve Robin Williams’ın unutulmaz oyunculuğu üzerinden bir çerçeve kuruyor. Williams, adeta tüm oyuncuların onu öne çıkarmak için uğraştığı tek kişilik bir gösterinin yıldızı olarak sunuluyor bizlere. Bu durum çoğu oyuncu için bir handikap gibi görünse de konu Williams olduğunda adeta bir oyunculuk ziyafetine dönüşüyor. Mizahi yönden kuvvetli referanslar, ses oyunları ile birleşiyor ve filmin dinamik yapısı sizi bir mıknatıs gibi içine çekiveriyor. Good Morning Vietnam için müzik ile örülü bir film demek yerinde olacaktır. İçerisinde barındırdığı bir çok temayı, klasik müzikten rock’n roll’a uzanan geniş bir perspektifte özenle seçilen parçalar ile çok iyi harmanlıyor. Müzik altı sahneler ile görüntünün şarkılar ile adeta klipmişçesine sunulduğu anlar güçlü duygu salınımlarını beraberinde getiriyor. Kurguda karşıtlıklardan yararlanan bir çizgi izleyen yönetmen filmde çoğu zaman seyircinin huzuru; savaş, yoksulluk ve hatta kaos görüntüleri eşliğinde sunduğu şarkılar ile bulmasını sağlıyor. Filmin konusu ise ana hatlarıyla şöyle, Girit adasında askeri radyo DJ’liği yapan subay Adrian Cronauer, görev için Vietnam’a gelir. Kendine has mizah anlayışı ve müzik tarzı ile ordu radyo istasyonun çizgisinin oldukça uzağındadır. Ancak daha ilk program ile kendinden bahsettirmeye başlar. Rahat tavırları, sivri dili ve her şeyi ti’ye alabilen duruşu ordu hiyerarşisi içerisinde üstleri tarafından çok sevilmemesine sebep olacaktır. Fakat orduda görev yapan erler tarafından hızlıca benimsenir hatta kısa sürede yaptığı program ile bir ikona dönüşür. Hikaye örgüsü içerisinde Cronauer’in rahatına düşkün ve uçarı karakteri Vietnam’da yaşam süren güzel Trinh’e olan tutkusu ile birleştiğinde işler daha da sarpa sarmaya, savaşın tam ortasında hem asker hem de aşık olmanın zorlukları, giderek daha da çok baş göstermeye başlayacaktır.

ASKERLİK VE DOSTLUK

Yaklaşık 10 yıl boyunca süren Vietnam Savaşını konu edinen bir filmin, öncelikli olarak savaşın birey boyutuna asker odağında inmesi ve içerisinde bulunanların psikolojik yapılarını irdelemesi beklenir. Good Morning Vietnam, bunu ordudaki askerlerin bir radyo programına verdiği tepkiler üzerinden çok iyi inceliyor. Film, askeri hiyerarşiden bunalan askerlerin, savaşın yarattığı büyük yıkımlardan, rock’n roll dinleyerek ya da sarkastik bir dille ABD Başkan yardımcısını bile eleştirebilecek bir DJ’i dinleyerek, arınma seanslarını izletiyor. Cronauer, “askeri mantık” ile yürütülen bir radyoda yenilikçi tutumları ile giderek göze çarptıkça önünü kesmek isteyen üstleri ile karşılaşıyor. Teğmen Hauk ve Başçavuş Dickerson programın yayından kalkması için her şeyi yapıyorlar lakin çoğunluk dinlemek istiyor. Bu çoğunluğun başında ise daha ilk an itibariyle Cronauer’in hep yanında olan destekçisi Garlick bulunuyor. Garlick, filmin seyrini ara ara değiştiren bir karakter. Film, Garlick ve Cronauer’in sahnelerinde adeta “Buddy Film” (Dostluk Filmi) olmaya doğru ilerliyor. İki birbirinden apayrı iki karakterin yakınlığını izliyoruz, biri ne kadar konuşkan ise diğeri o denli sessiz. Daha ilk defa kenti gezerken Trinh’i görüp peşinden gitmeye ve hatta Trinh’e daha da yakın olabilmek için için yerel halka ingilizce öğretmeye karar verdiğinde bile Garlick desteğini Cronauer’in üzerinden hiç çekmiyor. Yer yer, Cronauer ve Garlick’in atışmaları sinema tarihinin mizahi ikilileri hatırlatmıyor değil. İki zıt karakterin birbirinden aldığı güç seyirciye anbean yansıyor. Savaş süresince olan bir çok şey hem halktan hem de askerlerden saklanmaya çalışılıyor. Bu sebeple radyo programları bolca sansüre uğruyor. Gerçekler hasır altı edilmeye çalışıldıkça korkuların da daha derine itileceği inancı hakim ancak Cronauer gerçekleri ironi yüklü diliyle tüm dinleyenlere sundukça karşısına aldığı isimler giderek büyüyor. Bu anlarda eski, boyun eğen, kaybetmeye alışkın sessiz Garlick’in değişimini yavaşça görmeye başlıyoruz. Filmin kırılma anı, Cronauer ve Garlick’in üstleri tarafından Vietcong’un bulunduğu bir bölgeye gönderilmesi sonrasında atlattıkları araba kazası ile başlıyor. Araba kazasından sağ kurtuluyorlar lakin bölgeden sağ kurtulmaları çok zor diye düşünürken, güzel Trinh’in kardeşi Tuan gelip onları bölgeden kurtarıyor.

Tuan, başlarda Cronauer’in ablası Trinh’e ulaşmak için yakınlaştığı öğrencilerinden, ancak tanıdıkça dost olarak görmeye başladığı bir Vietnamlı. Gizemli bir tarafının olduğunu farketmemize karşın yönetmen Barry Levinson Tuan’ı uzunca bir süre kız kardeşini korumaya çalışan tipik bir erkek kardeş olarak sunuyor bizlere. Tuan’ın söylemleri herkesten daha sert, Amerikalılar ve daha öncesinde gelen Fransızları çok iyi tanıdığını “Sahtekarsınız, buraya bir şey almak için gelir, alamayınca çıkar gidersiniz.” Cümlesiyle seyircilere bildiriyor. Cronauer ve Tuan’ın bir süre birbirlerini karşılıklı denediğini izliyoruz. İkisi de birbirine güvenmek istiyor ancak içerisinde bulundukları koşullar bunu zorlaştırıyor. Bu anlardan biri, Cronauer’in, Tuan’ı askerlerin sürekli gittiği bara beraberinde götürmesiyle yaşanıyor. Bardaki askerlerden bir kaçının ırkçı söylemlerde bulunarak bir Vietnamlıyı barda istememesi üzerine, Cronauer, korumacı bir tavırla kavgaya giriyor. Tuan ve Cronauer’in bir sonraki karşılaşması yine bu barda, bu sefer Tuan, bir patlamadan Cronauer’i kurtarırken oluyor. Tuan’ın zamanlaması manidar ancak izleyici olarak hala tam olarak çözemiyoruz ta ki Garlick ve Cronauer’i atlattıkları kaza sonrası Vietkong bölgesinden kurtarana kadar. Bu noktada anlıyoruz, Tuan bir Vietkong’dan.

Cronauer için çember daralıyor, bi yanda istediği gibi yürütmesine izin verilmeyen bir radyo programı, diğer yanda Tuan ile –artık ordu tarafından da bilinen- dostluğu. Kendisine sunulan tek çözüm başka bir yere tayin edilmesi. Orduyu bırakmak kolay ama ya Trinh’i!

AŞK

Cronauer ve Trinh arasındaki ilişki filmin belki de dramatik yapısını ayakta tutan en önemli unsur. Yine Hollywood sinemasında çok aşina olduğumuz kalıpların dışına çıkmadan işleniyor bu ilişki. Bir arada olması zor iki karakterin nerdeyse imkansız aşkı! Good Morning Vietnam, diğer alanlarda düşmediği tüm tuzaklara bu ilişki esnasında düşüyor. Şıpsevdi karakter aniden bir kadına vuruluyor, kadın ilişkinin hep dışarısında tutuluyor, arzu ve istekler her daim erk(ek)’ten geliyor. Yeşilçam’da yüzlercesini gördüğümüz zengin kız fakir oğlan kurgusunu ırk üzerinden sunuyor bize film. Erkek karakterin kendini kanıtlamak için kadının tüm ailesi ile tanıştığı, zaman geçirdiği ve mizahi yönüyle kendini sevdirdiği sahneler adeta bir Tarık Akan- Filiz Akın filmi izliyormuş hissi yaratıyor.  Ara ara salt aşk meselesinden sıyrılıp başka alanlara doğru da yöneliyor film. Cronauer, ilişkilerinin devamının nasıl olacağına dair soruları çözmek ile uğraşırken, Trinh’in dudaklarından şu cümleler dökülüyor: “Bizim bir geleceğimiz yok, hatta belki benim ülkemin bir geleceği de yok.” İki karakterin farklılaştıkları temel nokta da burada veriliyor. Haz peşinde savrulan Cronauer ile hayata tutunabilmek için çırpınan Trinh’in hikayesi çok da sağlıklı yürümüyor. Bir yanda yok olan hayatlar, her an patlayan bombalar bir yanda ise imkansız bir aşk. Tam bu noktada Cronauer, çok da farklı olmadıklarını, kullandıkları dilin farklı olmasının ya da başka kültürden olmalarının hiç önemli olmadığını vurgulayarak filmin dramatik yapısını güçlendirmek adına bir odun daha atıyor. Kendini iyi hisettiren filmlerden birisi Good Morning Vietnam. Ancak içi boş olanlardan değil. Filmin belki de en zayıf yanı aşk’ı bir çözüm olarak kullanmayı denemesi. Ancak ilişkiyi mutlu bir şekilde bitirmeyi tercih etmeyerek bu zayıf yan filmi izlenebilir kılan ögelerden biri olarak parlatılıyor.

FİNAL

Good Morning Vietnam, söylemleri barışçıl, naif bir Vietnam Savaşı filmi. Karakterlerle örülen ağ sisteminin arka planında savaş ve onun yaptırımları olması filmi güçlü kılıyor. Ancak sorun çözmek ya da olayların arka planlarına dair derinlikli bir analiz çıkarmak için yapılmadığı da aşikar. İşte tam da bu sebeple, ABD’nin yıllardır günah çıkarmak için önümüze sürdüğü Vietnam filmlerinden biri değil. En azından böylesi bir görev bilinciyle ortaya çıkan bir ürün olmadığı görülüyor. Yönetmenin özenli planları ve Williams’ın muazzam oyunculuğu sinemanın bilinen kodları ile birleşiyor ve iyi bir film ortaya çıkarıyor.

Özellikle, Louis Armstrong’un What A Wonderful World şarkısı ile görüntülerin bütünleştiği sahne, sizleri alıyor ve ironinin kucağına bırakarak savaş ve direniş görüntülerini izletiyor. Gözler görüyor, kulaklar dinliyor. Adeta ölümden, korkulardan sığınılacak bir liman oluyor şarkı. Filmin finalinde ise artık gördüğümüz karakterlerin neredeyse hiçbiri eskisi gibi değil, gördükleri ve yaşadıkları onları değiştirmiş. Cronauer, “Elveda Vietnam” diyerek son programını -bant kaydından da olsa- Garlick sayesinde dinletebilmiş ve sevdiğini kadını, Trinh’i, arkasında bırakarak Vietnam’dan başka yere sürülmüş, Garlick artık hayata karşı daha cesur, Trinh sevilmeyi belki de ilk defa tatmış, Tuan’ın direniş isteği daha da körüklenmiştir. Lakin karakterler tek tek farklı yollara doğru evrilip değişsse de Vietnam’da savaş değişmemiştir. Film barışı getirememiş ancak keşkeler üzerinden zihinlere tohumlarını atmayı denemiştir. Zaten, Onat Kutlar’ın da söylediği gibi, “Amerikalıları affetmek, sadece Vietnamlılar’ın hakkıdır!”

* Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir