Pan-Afrikanizmden Sonra

Facebooktwittergoogle_plusmail

Gayatri Chakravorty Spivak

Edward W. Said 2003’te öldü. Jacques Derrida 2004’te öldü. Kofi Awoonor Westgate Mall’da [bir alışveriş merkezi] geçen yıl öldürüldü. Şimdi de Stuart Hall gitti. Bir kuşağa damgasını vuran entelektüel ve aktivistler, entelektüel-aktivistler yitip gidiyor. Stuart Hall’dan önce dünya çapındaki akademisyenler “Kara Britanya”yı düşünemezlerdi. Britanya’da Kültürel Çalışmaların etkisi akademinin sınırlarının ötesine geçti. Sessiz, kibar, nükteli, azimli, bilgili, özgün bir politik düşünür olarak Hall, entelektüel ve aktivist kültürel üretim içindeki öğrenciler kuşağına ilham kaynağı oldu. Paul Gilroy, Angela McRobbie, Isaac Julien, John Akomfrah, liste uzayıp gider.

Stuart Hall ile Sabra ve Şatilla katliamının gölgesinde, 1983’te Urbana-Champaign’de Marxist Cultural Interpretation Institute’de tanışmamız benim için büyük bir şanstı. 1960’ta kurucu editörü olduğu New Left Review’yu 1962’de Russell Foundation daha fazla desteklemediğinde önce derginin entelektüel birikim günlerini, daha sonra da The New Reasoner ve Universities and Left Review’nün birleşmesiyle derginin oluşum sürecini anlatmıştı. Hall, daha 1950’lerin ortasında Oxford’dayken New Left Review üzerine çalışmaya başlamıştı bile. Bugün hatırlıyorum da, derginin kuruluş tarihi, aynı zamanda Lumumba, Fanon ve Du Bois’in öldüğü bir döneme denk gelmişti. Hall geldi ve epistemik onay almadan, dünyayı düşünmenin yeni bir yolunu gösterdi. Onun önemi British Cultural Studies’le sınırlı değildir, özellikle Negritude[i] ve pan-Afrikanizmin[ii] başlangıçtaki hayallerinin suya düşmesinden sonra, sosyal adalet dünyasını kapsayacak ölçüde geniştir.

Awoonor, 1960’ların başlarını bu dünyevi biçimiyle zihnimde canlandırmamı sağladı. Awoonor Oxford’da Yeni Sol içinde kendisini geliştirerek iyi bir Brit Lit derecesiyle Leeds’den Akra’ya geri gelmişti. Awoonor Du Bois’in izinden gidiyordu. Awoonor, kendine özgü bir komünizmin ve Du Bois sempatisinin Amerika’da pasaport reddi anlamına geldiğini, ama aynı zamanda, yeni palazlanmış Gana’da Doğu Bloku’na giriş imkânı anlamına geleceğini düşünüyordu. (Padmore’un “Pan-Afrikanizm mi, Komünizm mi?” kitabı aklına geldi. Marcus Garvey de hala bir alternatif olarak ciddiye alınıyordu.) Daha önemlisi, Lumumba ve Fanon’un (‘uzun ve kısa adam’) 1959 yılında birlikte katıldıkları Pan-Afrikan Kongresi’ni hatırladı. Jamaika’dan İngiltere’ye yeni gelmiş genç bir adam olan Hall’u, bu geniş dünyada yerel bir konumdan çok geleceğin filozofları arasına yerleştirmek istiyorum. Keşke, küresel ilişkileri tartışmak üzere benimle burada olsaydı. Beni dinlerdin, karşı çıkardın ama kimi zaman da söylediklerime katılırdın.

“When was the Postcolonial? Thinking at the Limit” (editörler: Ian Chambers ve Lidia Curti, The Post-Colonial Question, Routledge, London, 1996 içinde) dışında başka hiçbir yerde böylesine açık ve kapsamlı bir yeniden-okuma mümkün değil. Her ne kadar bu deneme açık bir biçimde, ‘sömürgecilik sonrası eleştirmenler” ile Arif Dirlik, Ella Shohat, Anne McClintock, Lata Mani, Ruth Frankenburg, Mary Louise Pratt, Robert Young ve Homi Bhabha arasındaki artık unutulmuş bir tartışmayla ilgili olsa da, “bu tartışmalarda, kimi zaman getirilen etraflı eleştirilere kıyasla daha büyük ölçekli konular masaya yatırılıyor” (256). Afrika’dan söz açmaksızın, paragraf paragraf, Afrika’daki sömürgecilik sonrası ulus-devletlerinin içinde bulundukları çıkmazlar anlatılmakta. Bu çıkmazlar, Afrika’nın milliyetçiliğine, bölgecilik (rejyonalizm) ve şimdiye kadar incelenmemiş kültürcülük temelinde bölünmesine açıkça işaret ediyor. Bugün biz Nijerya Merkez Bankası’nın iyi bir yöneticisinin görevden uzaklaştırılması karşısında afallıyoruz ya da bakışlarımızı yaşı ilerlemiş bir FLN üyesinin Cezayir’in yeni başkanı olmak için tekrar yarışa girmesine çeviriyoruz, Kenya’da muazzam bir etnik çatışma göze çarpıyor, Gana’da adaletsiz altyapı ve eğitim sistemi belirli bir sınıfı aşağı çekiyor —aslında Sahra-altı Afrika ile Güney Afrika’da zenginlerle fakirler arasındaki farklılığın en korkunç boyutlarda olduğu iyi bilinen bir gerçektir. Bunlarla ilgili olarak Hall’un şu sözlerini okuyoruz:

 

“Azgelişmişliğin çelişkili etkilerinden sorumlu güçlü yerel elitlerin ortaya çıkışı… sömürgeciliğin çoğu olumsuz etkisinin süreğenliğiyle, ama aynı zamanda, sömürgeci/sömürge ekseninden kurtulup, sömürgecilikten kurtulan toplumu içselleştirilmeleriyle karakterize oluyor.”

 

Biz bu satırları, onun yaptığı gibi, Sykes-Picot’yla[iii] anlamaya çalıştığımız Körfez ülkeleri bağlamında değil, Afrika bağlamında okuyoruz. Assia Djebar’ın sesini duyuyorum, Ekim 1988’de sömürgeci ve sömürgecilik sonrası şiddeti şöyle haykırıyor: “Bir kez daha, ey Frantz, ‘yeryüzünün lanetlisi!’” Bazı bölgelerde arzulanan çözüm, ülkeleri doğrudan yabancı yatırımcılar için güvenli hale getirmektir. Bu, Hall’un “şeytan ve derin mavi deniz”idir; Dirlik’in, Shohat’ın ya da şu sıralar Robert Young’ın argümanlarındaki çelişkiler değil. Şunu belirtmeliyiz ki, Hall’un argümanları “devrim”e işaret eden popüler hareketler tarafından devletin kötü başlarının ortadan kaldırılmasına yönelen, ancak yeni devletler inşa etmek için hiçbir hazırlığı olmayan, giderek artan sayıdaki örnekler için geçerli değildir. Hall’un, “bilgi-iktidar ilişkilerinin bir başka, bununla alâkalı ama henüz gelişmekte olan yeni konfigürasyonları kendine has etkilerini göstermeye başlıyor” sözlerini, çatışmayı olumlayan bir yaklaşımdan ziyade bölgeler arası hayatta kalma geleneğiyle ilişkili, “başkaldıran Afrika” bağlamında okuyabiliriz.

New Left Oxford’da bizzat kendisini örgütlerken, W.E.B. Du Bois, tıpkı Marx’ın Morgan’ı izlediği gibi, Batı-Güney-Doğu Afrika’yı tasvir eden eleştirel ve akademik antropoloji metinlerini dikkatlice takip ediyor; etkili bir şekilde yapılaşmış sosyal örgütlenmeden şiddetli bir tarzda kaçındıkları için Zenci köle nüfusunu aptal olmakla suçlayan aptalca önyargılarla mücadele etmek uğruna notlar alıyor, indeksler çıkartıyordu. Sembolik eylemden rasyonel seçimlere kadar, gündelik eylem içinde daima diri kalan, hafızaya dayalı malzemeyle güçlendirilmiş muazzam bir istatistiki ve tarihsel döküm etkileyici bir dilbilimsel incelikle birleşmişti. Hall, kölelik sonrası dönemde Yeniden-inşanın ve parlamenter yönetimin yapısal ilkelerini hızla işletebilen Amerika’nın Güney’indeki Afro-Amerikalıları nasıl araştıracağını düşünüyordu ve eğer onun sayfa kenarlarına aldığı notlarına ve indeks çalışmalarına güvenilecek olursa, entelektüel faaliyet içinde hiçbir girdi garantisi olmadığı halde önemli bir konuyu işlemeyi düşünüyordu —ki konuyu Fernard Braudel sonradan longue durée (uzun süre) olarak adlandıracaktır— inatçı ve süreğen yapılar Güneyli soylu ve hayırsever tipler göz önünde bulundurularak teşhis edilemez. Bu nedenle biz sadece Phyllis Wheatley ve Frederick Douglass gibi istisnai örneklerle değil, aynı zamanda özgürleştirilmiş kölelerin genel topluluğuyla da ilgiliyiz.

İşte Stuart Hall’un ideoloji ve ulusal kimlik üzerine eserleri, bizzat riskini üstlenmediği bir alanda, metinlerarası okumanın konusu yapılabilir. İzledikleri değişik yollarla Gilroy ve Julien’in çalışmaları bu gibi olanakları genişletiyor. Burada, Gana’da geçirdiğim akşamlarda Du Bois’dan hareketleAwoonor’un ölümünden sonra yayınlanan Umut Vaadi’ni (The Promise of Hope) okuyorum. Orada, sömürge sonrası dönemde pan-Afrikanizmin dönüşümüne katkıda bulunmuş Jamaikalı aktivist yazar Neville Augustus Dawes’a içten bir saygı gösteriliyor. Stuart Hall ise ısrarlı bir biçimde Kuzey Londra’ydı. Onun anısına kaleme aldığım yazıyı içinde bulunduğum ruh hali ve yalnızlığı yansıtanbirkaç sözcükle bitirmek istiyorum. Çünkü yoruldum.

 

dönüp dönüp anlatırım

günah keçisinin yarı-klan adamı

harap ve yabancı bir tarlada

ıssız bir ağaca asılmış:

ben son dansçıyım bu çemberde

sadece toz tekmeleyen

zarif birilerinin yaptıklarından sonra,

yuh sesleri ve alaylar yankılanıyor

tarihimin engin sahraları boyunca

bugün, bu doğum gününde,

ağladım yeniden

akıtamadığım tarihsel aptallıklar için

fark edemediğim yetenekler

tadını çıkaramadığım zaferler

sürdüremediğim umutlar için.[iv]

 

Stuart Hall’un öldüğünü duyduğumda Kalküta’daydım, sömürgecilik sonrasını keşfettiğim Coleridge üzerine bir şeyler yazıyordum. Bu deneme onun anısına ithaf edilmiştir.

 

Kaynak: Radical Philosophy’nin 185. (Mayıs/Haziran 2014) sayısı.

Çeviren: Vildan Güney

Notlar:

[i] “Négritude”, 1930’lar Fransa’sında frankofon siyahi entelektüeller, yazarlar ve siyasetçiler tarafından geliştirilen edebi ve ideolojik harekettir. (ç.n.)

[ii] “Pan-Afrikanizm” dünya çapında, farklı etnisitelerden tüm Afrikalıların dayanışmasını destekleyen ideoloji ve hareketin adıdır. (ç.n.)

[iii] Sykes-Picot Anlaşması; I. Dünya Savaşı sırasında, 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Lenin bu gizli anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır. (ç.n.)

[iv]Kofi Awoonor, ‘In Memoriam: Return to Kingston’, The Promise of Hope: New and Selected Poems içinde, 1964-2013, University of Nebraska Press, Lincoln, 2014, s. 76.

* Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir