İrfan Aktan: Müzakere, mücadeledir

Facebooktwittergoogle_plusmail

Yunus Öztürk

Suriye iç savaşının yol açtığı siyasal sonuçların nelere yol açacağına dair belirsizlik devam ediyor. Aradan geçen son üç yıl içinde, Şam rejimini devirme girişimi, Özgür Suriye Ordusu temelinde oluşturulan Batılı muhalefetin iktidarı devralması stratejisi şimdilik ikinci plana düştü. ABD stratejisinde esnerken, Türk hükümeti ve müstakbel başbakan ve eski dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Ortadoğu planları da bozuldu.

Suriye Kürdistanı’nda (Batı Kürdistan/Rojava) ortaya çıkan “kanton” yönetimleri, sadece Suriye için değil Ortadoğu için de laik, tüm ulusal ve etnik yapıların temsiliyetine dayalı özyönetimci alternatifler olarak ortaya çıktılar.

ABD/Türk stratejisinin başarısız olması, Şam rejiminin iktidar gücünü yitirmesi Rojava Kürtlerinin siyasal iradesini öne çıkardığı andan itibaren, önce El Nusra ardından IŞİD barbar akınları baş gösterdi. Şeriatçı barbarlığa karşı Rojava halkı, kendini ve komşu halkları (Ezidileri) savunma temelinde yeni bir direniş hattı oluşturdular.

Güney Kürdistan’ı (Kuzey Irak) denetiminde tutan Barzani/Peşmerge güçleri IŞİD karşısında direnişin liderliğini yapamadılar, geri çekildiler; Güney ve Batı Kürdistan’da PKK ve PYD’nin onların askeri yapılarının (HPG ve YPG) ortak direnişinin oluşmasına ve böylece Musul’a kadar bir bölgede (Kuzey, Güney ve Batı Kürdistan’da) geleneksel Kürt egemenlerinin karşısına yeni bir Kürt siyasal inisiyatifinin öne çıkmasına yol açtı: Demokratik Özerklik.

Bütün bu süreci ve yakın dönemde ortaya çıkacak siyasi olasılıkları bölgeyi ve Kürt hareketini yakından bilen ve izleyen gazeteci İrfan Aktan ile görüştük…

***

Son üç yıldır, esas olarak Suriye Kürdistan’ında medyaya yansıdığı kadarıyla bazı siyasal değişiklikler olduğunu izliyoruz. Söyleşimize “Rojava’da neler oluyor, hangi siyasal değişimler yaşanıyor” diye sorarak başlayalım…

Sanıldığının aksine Rojava’da 2011’den değil 2003’ten beri bir şeyler oluyor. Amerika’nın Irak’ı işgali sürecinde Abdullah Öcalan avukatları aracılığıyla Mart 2003’te verdiği beyanatta mealen şöyle söylüyordu: “Ortadoğu’da mevcut diktatörlükler yıkılacak yerine ya halkların baharı gelecek ya da Amerika’nın neo-conlarının desteklediği, yarattığı yeni iktidarlar, yeni diktatörlükler gelecek.” Öcalan bu çerçevede Kürtlere ve hareketinin etki alanının olduğu yerlerde yeni örgütlenmelere gidilmesi talimatı verdi. Nitekim tam da 2003 yılında Batı Kürdistan Rojava’da PYD, Doğu Kürdistan’da (Rojhelat/İran Kürdistan’ı) PJAK kuruldu. Bu, bir yandan egemen ulus devletlerin muhtemel harekâtlarına bir yandan da Amerika’nın yayılmacılığı karşısında Kürt hareketinin bir pozisyon edinme, yeni bir mukabele gücü sağlama projesiydi. Böyle anti-Amerikan stratejiye, savunmaya geçilmesinin bir sebebi de o dönemki PKK içi gelişmelerdi. Büyük bir grubun örgütten atılmasıyla sonuçlanan bu sürecin taraflarından biri, başını eski PKK komutanlarından Nizamettin Taş ve Osman Öcalan gibi isimlerdi ve onlar ABD yanlısı bir taktiğe heves ediyordu. Osman Öcalan, PKK’nin Amerika ile iletişime, ilişkiye geçmesini ve Türkiye’ye bunun üzerinden mukabele etmesi gerektiğini söylüyorlardı. Hatırlayalım; 2003 yılında ABD’nin talebi olan tezkere Türkiye’de reddedilmişti. Bu yüzden Amerika, Türkiye üzerinden Irak’a asker geçiremiyordu. Amerika-Türkiye ilişkileri bozulmuştu. 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilme hadisesi yaşandı. Bu, ABD ordusunun Türk ordusuna mesajıydı. PKK içindeki bir ekip bu krizin ABD yanlılığıyla fırsata çevrilebileceğini tasarlıyordu. Oysa PKK’nin esas kadroları ve Abdullah Öcalan, bunun Kürtleri bölgesel hedef haline getireceğini ve Kürtlere yönelik yeni katliamların fitilini ateşleyebileceğini düşünüyordu. Hatta Öcalan, 2003’te avukatlarına verdiği beyanatlarda Güney Kürdistan’da bir “küçük İsrail” oluşturulmasına karşı olduklarını ifade etmişti. Öcalan’a göre bu, Kürtleri bölge devletlerinin hedefi haline getirmekti. Rojava’ya dönecek olursak; o süreçle birlikte PYD’nin örgütlenme çalışması başlamıştı. PYD’nin kuruluşundan bir yıl sonra Kasım 2004’de Baas ordusu büyük Kürt kenti Qamişlo’da katliam yaptı. 32 Kürt genci bir futbol müsabakası esnasında öldürüldü. Bu aslında Esad’ın, Şam’ın Kürt örgütlenmesine karşı ilk reaksiyonuydu. Fakat Qamişlo katliamı, Kürtlerin isyanı tetikledi ve tüm Rojava o tarihten itibaren teyakkuza geçti. Afrin’den Şam’a kadar Suriye Kürtlerinin isyanı, sanıldığı gibi Arap Baharı’yla değil, Qamişlo katliamıyla başladı ve ara ara kitlesel gösterilerle görünür oldu. Bütün o süreç boyunca Şam, Rojava üzerindeki baskısını sürdürdü. Baskı hiç dinmedi. PYD’liler tutuklandı, faili meçhuller yaşandı, işkenceler oldu. Fakat PYD siyasi örgütlenmesini sürdürdü. Baas Partisi dışında legal siyaset yürütecek siyasi partilere müsaade edilmediği için, silahsız olduğu halde PYD illegal bir parti olarak varlığını sürdürdü.  Rojava halkının eline silah alması 2011’e kadar söz konusu değildi. Suriye’deki çalkantı başladıktan sonra silahlı güç olarak YPG ortaya çıktı. 2003’ten itibaren PYD’nin yaptığı şey, bütün Kürtler içinde hane hane, ev ev örgütlenmekti. Yaklaşan fırtınaya yönelik bir hazırlıktı bu. Tabii ki IŞİD türü vahşet örgütlerinin peyda olup Batı Kürdistan’a yöneleceği tahmin edilemezdi ama Kürtler bu tür saldırılara karşı da hazırlanmış bulunuyordu. Kürtler Şam’ın olası harekâtlarına hazırlanmışken, karşılarında El Nusra’yı, IŞİD’i buldular.

Peki, Rojava’nın öncesinde isyan deneyimleri var mıydı?

Kürtlerin Şam’la mücadelesi 1930’lara kadar uzanıyor. 1937’de örneğin, Kürtler Fransız sömürge makamlarına karşı isyan ediyor. 1963’te iktidara geldiğinde Baas Partisi’nin Kürtlerle birtakım iletişimleri oluyor ama o tarihlerde 120 bin Kürt, vatandaşlıktan çıkarıldı. Bu 120 bin kişi haymatlos oldu, hiçbir ülke vatandaşı değillerdi, pasaportları yoktu ve Suriye’de de bir statüleri bulunmuyordu. Dediğim gibi, Fransız sömürgesi altındaki Suriye’de de Kürt isyanları vardı. Anadilde eğitim talebinde bulunuyorlar ama Fransızlar bunu reddediyor. Ağrı isyanını tertipleyen Xoybun örgütü, Kürtlerin PKK’ye en benzeyen örgütüdür. Ağrı İsyanı’nı tertipliyor ve bu isyanın bastırılmasından sonra, 1930’ların başında etkinliğini yitiriyor. Xoybun’un alametifarikası, aralarında Ermenilerin de olmasıydı. Seküler, sol referansları olan bir örgüttü. Kürtlerin Ermenilerle 1915’teki kötü karşılaşmalarının kısmen de olsa telafisi bu ortak örgütlenmeyle gerçekleşiyor. Ermeniler ile Kürtlerin birbirlerine düşman olmamalarının en büyük sebeplerinden biri de bu ortak örgütlenmedir. Böyle bir tarihsel deneyimi de var Rojava Kürtlerinin.

Kürdistan için Rojava’nın konumu nedir?

Rojava veya Türkçesiyle Batı Kürdistan, esas olarak Arapların Cebel Ekrad, yani Kürt Dağı dedikleri mıntıkayla Cezire bölgesinden oluşuyor. Türkiye’deki Kürtler bın xet (hat altı) diyor Rojava’ya. Hududun altı, sınır çizilmeden önce Kürdistan’ın bir parçası, Osmanlı’nın sömürüsü altında bir bölge. Cumhuriyet’le birlikte sınır çizilince, hattın altında kalan Kürtler “Suriyeli” sayılıyor. Aslında çok geniş bir coğrafya değil. Verimli toprakları var. Petrol rezervleri olduğu söylenir ama Kürtlerin orada yaşadığı büyük yoksulluk sebebiyle kalkınamamış bir bölge. Fransız sömürgesi döneminden itibaren yüksek vergiler altında terbiye edilmeye çalışıldı Kürtler. Daha sonra da Şam, bu bölgeyi her açıdan ihmal etmiş ve sömürmüş. Oranın zenginlikleri alınmış,  yatırım yapılmamış. Yoksul bir yer. Kürtler Suriye’de sadece Rojava’da yaşamıyorlar. Halep’ten Şama’a kadar, tahminen 2 milyonu aşkın bir nüfusları olduğu söyleniyor. Şam’daki Kürtlerin önemli ölçüde asimile olduğu söylenir ama 2011’den itibaren oradaki Kürtlerin de direnişe katıldığını biliyoruz. Öte yandan Rojava’da sadece Kürtler yaşamıyor. Sünni Araplar, Baas rejiminin politikası dolayısıyla buraya yerleştirilmişler. Ayrıca kısmen Ezidiler, Dürziler, Ermeniler, diğer Hıristiyan ve başka inançlardan gruplar yaşıyor. Rojava’da şu anda tesis edilen sistemin gücü de bu farklılıkların bir arada yaşamasını becerebilmiş olmalarına dayanıyor. O yüzden farklılıklar arasında fazla bir çatışma yaşanmadı. Şam’a ve IŞİD türü örgütlere karşı ittifak bu tarihsel arkaplanı olan kaderdaşlıktan ötürü çok zor olmadı. Fakat örneğin Güney Kürdistan’da (Kuzey Irak) 2003 yılına gelindiğinde durum tam böyle değildi. Orada yine Baas Partisi’nin, Irak Baas’ının kuzeye yerleştirdiği Sünni Araplar vardı, hâlâ Musul ve Kerkük’te çok büyük bir Arap nüfusu var. Orada Kürtlerin kendi hâkimiyetlerini sağlamakta bir engel olarak duruyorlar. Kerkük’ün statüsünün netleşebilmesi için Irak anayasası uyarınca referandumun öngörülmesinin sebebi de bölgeye yerleştirilmiş olan Sünni Arap nüfus. IŞİD’in de güvendiği ve destek bulduğu kesim bu Sünni Arap nüfus. Aslında IŞİD’in Rojava’ya saldırırken de güç aldığı, yine Suriye Baas’ının zamanında oraya yerleştirdiği Sünni Arap köy ve kasabaları.

Buradan IŞİD’in son dönemde hızla etkin olan rolüne geçelim mi? IŞİD’in son dönemde Rojava’ya yönelmesi ve Rojavalı Kürtlerin IŞİD’e karşı sert direnişi üzerinde durur musun? Ya da şöyle de sorayım: IŞİD basitçe bir İslam Devleti kurmak isteyen örgüt mü yoksa Kürtlere saldırıların uluslararası boyutu var mı?

Bence her ikisi de. Bir kere IŞİD’den önce El Nusra vardı. Şimdilerde pek adı anılmıyor. Tek farkı daha az vahşi bir örgüt olmasıydı. Bunlar Şam yönetiminin devrilmeyeceğini görünce, daha az silahlı gücü bulunan, daha örgütsüz zannettikleri, ferdi silahları bulunan bir bölgeyi hâkimiyetleri altına alabileceklerini düşündüler ve bunun üzerine Rojava’ya yöneldiler. Aynı zamanda PYD’nin Rojava’da oluşturmak istediği sisteme, laik, sol eğilimli yeni rejime saldırarak bölgedeki Sünni mezhepçi devletlerin desteğini alabileceklerini düşündüler ve bu desteği aldılar da. Gerek Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar, gerekse de Batı kapitalizmi Rojava’daki modelin kendileri aleyhine olacağını düşünerek IŞİD’e az veya çok destek sundular. El Nusra’nın, IŞİD’in Rojava’ya yaptıkları tüm saldırılara göz yumdular, destek verdiler. Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Batılı güçler Rojava’daki sistemi berhava etmek için hem El Nusra ve IŞİD’i kullanırken, El Nusra ve IŞİD de bu güçlerin desteğini almak için özellikle Rojava’yı hedef aldılar. Karşılıklı “kazan kazan” taktiğiydi bu. Fakat bunda muvaffak olamadılar. Çünkü PYD 2003’ten beri hane hane örgütlenmişti. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, henüz YPG yokken, her türlü dış saldırılara karşı silahlandırabilecekleri örgütlü güçlerinin olduğunu ifade etmişti ve nitekim böyle de yaptılar. Tüm halkın örgütlü militan olabilecek kadar örgütlendiği bir bölgeye kolay kolay giremezsiniz.

Sanırım Öcalan da son IŞİD saldırılarından sonra Rojava’yı bir tür kuşatılmış Gazze kentine Rojavalıları Filistinlilere benzeterek, savaşarak yaşamayı öğrenmeleri gerektiğini söyledi…

Tabii, daimi savaş halindeymiş gibi teyakkuzda olmalarını salık veriyor Öcalan. Ama zaten Rojava halkı, fırtına gelmeden bunun hazırlığını yapmıştı. Böyle bir üstünlüğü var. Öte taraftan Güney Kürdistan’ın, peşmergenin IŞİD karşısında sendelemesi tam da bu örgütlenmeye sahip olamaması sebebiyledir. YPG ile kıyaslanamayacak kadar gelişmiş silahları var Güney Kürdistan’ın, düzenli sayılabilecek bir ordusu var, uluslararası destekçileri var. Buna rağmen IŞİD karşısında peşmerge duramadı. Çünkü halkın desteği yok. Sadece üniformalılar direniyor; tabii buna Rojava’daki gibi güçlü bir direniş de diyemeyiz.

Mesela Cemil Bayık’ın Ruşen Çakır’a verdiği mülakatta söylediği gibi “Peşmerge villa derdine düştü direnemiyor. IŞİD’e karşı güçlü silahlar değil güçlü irade gerekiyor”.

Buradan Kürtlerin de çıkartacağı dersler var: Direnebilmek, kendini savunabilmek için illa bir devlete ihtiyacın yok. Güçlü bir örgütlenmeye ihtiyacın var. Güney Kürdistan’ın yaklaşımı neydi, Kürtlerin kurtuluşunun hep bir bağımsız devletten geçtiğini düşünüyorlardı. Bu da olabilir, ben bunu da ihtimal dışı bırakmıyorum. Ama hâlihazırdaki durum halk içinde örgütlenmenin önemini gösteriyor.

Kürt sorununun Kuzey’deki bölümüne gelecek olursak, müzakere süreci üzerinde duralım istiyorum. Dünya’daki tüm deneyimler İrlanda’dan Güney Afrika’ya ya da Filistin veya Kolombiya’ya kadar, müzakere süreçlerinin her zaman inişli çıkışlı olacağını görüyoruz. Nitekim en iyimser havanın birden tersine çevrildiğine de tanık oluyoruz. Son dönemde iniş ve çıkışlarda bir hareketlenmeden de söz edebiliriz. Sen süreci nasıl değerlendiriyorsun? Gidişat nereye doğru? AKP’nin politikaları için ne diyebiliriz?

Bir kere şu çok açık: AKP’nin istediği çözüm, Kürtleri belli kültürel haklarla ikna edip Ortadoğu’daki, bölgedeki egemenlikçi politikasını daha rahat sürdürebilmek. AKP, “barışı” daha büyük emelleri için istiyor. Oysa AKP’nin öngördüğü barış, Kürtlerin taleplerini karşılamaya yetmiyor. Örneğin Kürtlerin tek sorunu anadilde eğitim, Kürtçe isimlerin iadesi filan değil ki. İran’da Kürtlerin yaşadığı yerin adı Kürdistan, hem de resmi olarak. Fakat bu, oradaki Kürtlerin sorununu çözmüyor. Biz sınıfsal sorun diyoruz ama bu sadece sınıfsal bir sorun da değil. Geçmişten buyana sömürülmüş, çoraklaştırılmış topraklarda insanların yaşayabileceği bir ortamın yaratılması lazım. Kürtler Türkiye’nin her yanına dağılmış durumda. Kürtlerin yaşadıkları Batıdaki bölgelerde karşılaştıkları ırkçı, milliyetçi basınçtan kurtulabilecekleri, eşitlikçi yeni bir düzenin kurulması gerekiyor. Bu tabii ki çok büyük bir proje. Buna öncelikle devletin ikna olması lazım. Devletin aynı zamanda toplumu da ikna etmesi lazım. Cumhuriyetin başından beri bu devlet Türk’e “en üstün sensin, geri kalan herkes senin hizmetkârındır” dedi. Artık “En büyük Türk, başka büyük yok”, “Bir Türk dünyaya bedel” gibi ırkçı zihniyetin bu topraklardan kazınması, eğitim müfredatının baştan aşağıya değişmesi, kendine üstünlük atfeden kesimlerin eşitliği sindirebileceği yeni bir dönemin inşası gerekiyor. Barış ancak bundan sonra bir ihtimal haline gelir. Şuanda kalıcı bir barış ihtimali sadece bir ihtimal. Ortadoğu ve Türkiye’deki dönüşümün bizi nereye savuracağını henüz öngöremiyoruz. Evet, taktiksel ya da reel politik icabı bir takım adımlar atılıyor, bundan umutsuz olabileceğimiz bir durum da yok. Mevcut süreç, Kürt hareketinin gücü neticesinde oluştu. İyi bir süreç. Ama uzun vadeli baktığımızda AKP’nin bu sorunu demokrasi, eşitlik ve özgürlük temelinde çözecek bir çapının olmadığını biliyoruz. AKP Kürt-Türk eşitliğinin sağlandığı, Kürtlerin yerelde kendi sokağına kendisinin isim verebildiği, kendi yer altı kaynaklarını kendi bölgesi için kullanabildiği yeni bir adem-i merkeziyetçi henüz kafası yatmıyor. Bu açıdan AKP’nin politikası Osmanlıcılığa da benzemiyor. AKP son derece merkeziyetçi yeni bir düzen tahayyülüyle Kürtlerin taleplerini karşılayamaz. Bu zihniyet, Kürt sorununu yine Ankara merkezli sürdürülebilir kılmak ve Kürtlerin ayağına köstek olmadığı bir düzende koşar adım Kürdistan’ın üzerinden bütün Ortadoğu’ya ilerlemek istiyor. Fakat çözüm denen süreçte devlet de AKP de yeni şeyler öğreniyor. Kürtlerin iradesini, arzusunu öğreniyor, öğrenecek. Şimdiye kadar silahla, tankla, topla girdiğiniz bir coğrafyada muktedir olamayıp artık müzakere için gittiğiniz anda gözünüzün görmediği şeyleri görmeye başlarsınız. AKP veya devlet, bugün AKP yarın başka bir parti, bunu idrak edecek. Ediyor da. Bu yüzden de çeşitli provokasyonlarla, çeşitli engellemelerle Kürt hareketini baskılamaya çalışıyor. Bir süre sonra bu basıncının da kâr etmediği görülecek. Sonra da aklın yoluna gelinecek. Gelinmek zorunda. Çükü AKP Kürtleri belli nispi haklara ikna edeceğini düşünmeye devam ederse bırakın Ortadoğu’yu, Diyarbakır’a da söyleyecek sözü olmayan, varsa bile o sözü taşıyamayan, dışsal bir baskıcı rejim olarak kalacak ve giderek Kürtlerin mücadelesiyle daha da zayıflayacak. Bir de tabii ki şöyle bir durum var. Kürdistan coğrafyası sadece Türkiye Kürtleriyle, Kuzey Kürdistan ile sınırlı değil. Güney’de bir devletleşme ihtimali var. AKP şu anda buna göz yumar gibi görünüyor ama yarın öbür gün devletleşen Kürdistan’ın petrol ve ticaret için eli daha da güçlü olarak masaya oturacağı belli. Bunun şimdiden bir engel ve çatışmaya yol açıp açmayacağını bilmiyoruz. Rojava’da Kürtler yeni bir sistem kuruyor. İran’da Kürtler hareket halinde. İran’da şu an durum stabil ama orada da yeni şeyler oldu olacak. Dolayısıyla AKP’nin veya Türkiye devletinin sadece Kuzey Kürtlerini ikna etmesi de yetmeyecek. Türkiye’nin büyük Kürdistan’a ikna olması lazım. Büyük Kürdistan’dan kasttım, büyük Kürdistan devleti değil. Kürtlerin dört parçadaki talep ve arzularının saygıyla karşılanması… Saygıyla karşılanmadığı sürece Türkiye’deki çözüm süreci de arzulanan noktaya gelemeyecek. Ama bu esnada Kürtler demokratik konfederal sistem için ağır aksak da olsa yol alacak. Zaten dört parçadaki Kürtlerin ittifakı gerçekleştiği anda ne Ankara, ne Tahran, Şam ne de Bağdat sürecin belirleyici aktörü olarak kalabilecek.

Kürtler bu söylediğin şeylerde homojen mi? Mevcut Kürt hareketinin koalisyon karakteri, yani Kürt burjuvazisinden yoksul Kürt köylüsüne kadar uzanan yapı içinden anadil ile yerellere özerklikle, kültürel haklarla kendini sınırlamak isteyen Kürtler olmayacak mı? Ya da AKP mevcut koalisyonu parçalamak üzere kışkırtmalara girmeyecek mi?

Tabii ki Kürtler homojen değil. Farklı sınıflardan, farklı inançlardan, farklı kültürlerden oluşuyor. Her toplum gibi heterojen. Bu tabii ki siyasi taleplere de yansıyor. Şuan devletten herhangi bir talebi olmayan Kürtler de var. Mevcut düzenden nemalanan, hayat düzeyi gayet iyi olan, Kürt sorunu benim sorunum değil diyen Kürtler de var. Bizim zaten baz alacağımız şey talepkâr olmayanlar değil, Kürt hareketlerinin kendisi. Çünkü Kürtlerin görünür taleplerini onlar ifade ediyorlar. Daha doğrusu, Kürtlerin taleplerini onlar görünür kılıyorlar. Ben Kürt değilim diyen Kürtler de var. Ama bunu genelleyemeyeceğin gibi, bir Kürt’ün Kürt olmadığını söyleyecek noktaya gelmesi de Kürt sorununun bir veçhesi ve bu da çözülmek durumunda. Bir kesim talep etmiyor diye “Kürtler demokratik özerklik istemiyor” diyemezsin. Devletin de sorun bellediği, zaten isyan halindeki Kürtler. İsyan halindeki Kürtlerin talepleri de belli: Adem-i merkeziyetçi, eşitlikçi, laik bir düzen. Rojava’dakilerin ve diğer parçalardaki Kürtlerin talepleri de Türkiye’nin elini oraya kadar uzatmaması. Rojava’ya müdahil olmak Türkiye’nin hakkı da değil, haddi de. Ama Türkiye bütün Kürdistan coğrafyasına müdahil olabileceğini zannediyor. Bu zihniyetten vazgeçmesi lazım. Çünkü o devir çoktan geçti. Bağdat Paktı, 2003 yılında Saddam’la birlikte tarihe gömüldü. Saddam devrilip kuzeydeki Kürtler belirli haklara kavuştuktan sonra, Şam, Tahran, Badat ve Ankara’nın bir araya gelerek Kürtleri topyekun baskılama ihtimali bitti. O tarihe kadar bu dört devlet, karşılıklı olarak kendi sınırları içindeki Kürtleri baskılıyordu. Ama artık ne Şam ne de Bağdat eski siyasi merkezler değil. Kürtlere karşı eski şer ittifakını çözülmüş durumda. Ankara’nın da bu eski zihniyetten kurtulması lazım. Kurtulamazsa siyaset yapamaz, ilerleyemez. Ayrıca şer ittifakının dağılması, şu ana kadar mümkün olmayan Kürt ittifakının olanaklarını da artırdı. Özellikle son gelişmeler bunu zorunlu kılıyor. Türkiye artık Kürtlerin kaderini belirleyen, kaderinin önüne set çekebilen bir aktör olmaktan zaten çıkacak. Dolayısıyla burada yapılması gereken şey, bir an önce çalkantıdan en az hasarla kurtulmak üzere Kürtlerin taleplerini yerine getirmektir. Yoksa Ortadoğu’yu çok büyük bir savaş bekliyor. Türkiye bundan büyük hezeyanlarla çıkar.

Kürt hareketinin yeni bir dil kullandığına tanık oluyoruz. İlki, Selahaddin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı ve seçim sürecinde görebildik. Mağduriyetten kaynaklı hak talep eden geleneksel söylem yerine, “insanın ana dil hakkım” ifadesi, egemenlerle eşit ilişkinin dili oldu; kendine güvenli bir dil tutturuldu. İkincisi, Demirtaş hem anti AKP olup hem de anti Kürt olan geniş bir seçmen kitlesine seslendi ve onlarla iletişim kurabildi. Batı’ya bu açıklıkta ilk kez seslenildiğine tanık olduk ve seçmen de karşılık verdi. Kürt hareketinin dili değişiyor mu?

Aslında Kürt hareketi açısından bu dil yeni değil. Tam olarak 1970’lerin sonunda bu dil konuşulmaya başladı. Egemene karşı “benim halk olmaktan kaynaklanan haklarım var ve sen bunları gasp ettin, ben bunları senin elinden alacağım” sözünü güçlü bir biçimde dile getirerek ortaya çıkan PKK ve onu lideri Öcalan’dı. Selahaddin Demirtaş’ın alemet-i farikası, Abdullah Öcalan’ın silahlı bir gerilla olarak o özgüvenli dili kullanmasına karşı, Ankara’da silahsız siyaset yapan biri olarak bu dili kullanmasıdır. Bu iyi bir dil. Çünkü öbür türlü Kürtler sadece mağduriyetle özdeşleştiriliyordu. Kürt siyasetçileri bu mağdur dilini empati yaratma aracı olarak görüyordu. Devlet ve onun etrafında konumlanan Türkler de bu mağdur diline karşı ellerine küçük haklar tutuşturulunca Kürtlerin sesini keseceğini zannediyordu. Sesini kesmeyince de Kürtleri hadsiz, nankör addediyorlardı. “Size TRT 6’i verdik, daha ne istiyorsunuz” sözleri çok da eski değil. Dolayısıyla Kürtleri mağdur dili devletin de arzuladığı ve işlevsel kıldığı bir dildi. Ama Kürtler artık mağduriyetlerinin karşı tarafta bir empati yaratmadığını, meşruiyet sağlamadığını gördüler. Demirtaş bunu görerek yol alan Kürt siyasetçilerinden sadece biri. Demirtaş’ın da bu dilini destekleyen dört parça Kürdistan’da, Kürtlerin yükselen gücüdür. Bu güç doğrudan Kürt siyasetçisinin diline yansıyor. Kürtler artık sadece mağdur görünmek istemiyorlar, çünkü sadece mağdur değiller. Tam tersine direndikleri, isyan ettikleri, başkaldırdıkları için saldırıya uğramış halk. Saldırıya uğradığı için hakkından vazgeçmemiş bir halk. Kürtlerin esas kimliği direnişçi kimliğidir. Demirtaş’ın yürüttüğü siyaset ve kullandığı dil, Batı’da karşılığını bulduğu gibi Kürtler içinde de çok büyük karşılık buluyor.80’lerin ikinci yarısında başlayıp ‘90’ların başında sonlanan SHP “ruhunun” kısmi de olsa CHP’den koparak HDP’ye yönelmesi bu dilin etkisiyle oldu. Bence bu anlamda Kürt-Türk ittifakıyla devlete karşı yeni bir mücadele cephesinin ihtimali belirdi. Bu konuda çok fazla iyimser olmamakla beraber, bu ihtimalin önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. SHP’nin Kürtleri ihraç etmesinin temelinde 1990’larda yeni yeni beliren savaş konsepti ve devletteki keskin Kürt karşıtlığı da yatıyordu ama PKK’nin yürüttüğü silahlı mücadeleyi Batı’daki tabanına izah edemeyen SHP’nin korkuları da vardı. Şimdi artık Kürt hareketi stratejik olarak silahlı mücadeleyi bir kenara bıraktı. Tam da Öcalan’ın dediği gibi siyaset konuşuyor. Siyasetin konuştuğu dönemde seçmen de aynı kalamaz, aktif siyaset yürütenler de. Ne artık CHP ve tabanı 1990’ların, 2000’lerin diliyle siyasete devam edebilir ne de Kürt hareketi sadece Kürtlere hitap etmekle yetinebilir. Bana kalırsa önümüzdeki dönemde CHP tabanı HDP’ye daha fazla yaklaşacak.  CHP ulusalcı-milliyetçi hattında ilerlemeye devam ederse sosyal demokrat kesimler yüzlerini HDP’ye dönecek. Nitekim Rıza Türmen, “Selahaddin Demirtaş’ın dilinin bizde olması gerekir” diyerek bunu açık etti. Uzun lafın kısası, iç siyaset açısından Türkiye’de iyimser olunabileceğini düşünüyorum. Özellikle de HDP’nin eriştiği güce bakınca, bunun diğer tüm aktörleri etkileyeceğini söyleyebiliriz. Bu da eninde sonunda iyimserliğimize bir gerekçe olur.

İyimser olalım da en son Mahsum Korkmaz heykelinin yıkılması meselesi var. Daha önce de Lice’de yine kalekol inşaatı nedeniyle yol kesme eylemleri olmuştu. Çatışmada ölen gençler oldu. Bunlar münferit hareketler mi? Sabri Ok’un açıklaması “bizim heykel dikmek gibi bir kararımız yoktu” şeklinde.

Egid’in heykeliyle ilgili yaşananlar son derece önemli. Bir kere Egid sadece bir gerilla komutanı değil, onun heykeli de sadece bir heykel değil. Devletin cumhuriyet tarihi kadar eski reddiyeci tüm politikaların reddini simgeliyor o heykel.“Heykel dikme” konusundaki görüşlerimi saklı tutarak söylüyorum: Mahsum Korkmaz’ın kaleşnikofundan arındırılmadan heykelinin dikilmesi, silahlı mücadelenin yarattığı dönüşümü hatırlatma ama o mücadeleyi de mazileştirme arzusu taşıyor. Niçin heykel dikersiniz? Bir anı, bir hadiseyi devam ettirmek için değil, unutulmaz kılmak, hatırda tutmak için. Nasıl ki Atatürk’ün, Özal’ın bedenini olduğu gibi korumaktaki maksat, onun tekrar dirileceğini ummakla ilgili değilse, Egid’in kaleşnikofu da silahlı mücadelenin sürmesini arzulamakla ilgili değil. Türkiye’nin her yerinde Atatürk, İnönü veya asker heykelleri var. Militarist semboller var. Bu heykeller, “ben burada kalıcıyım” demektir. Devlet, Kürdistan’a binlerce heykel dikti. Heykel dikemediği dağlara bayrak dikti, “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazıları yazdı. Kürtler daha önce Dersim’de Seyid Rıza heykeliyle, şimdi de Mahsum Korkmaz heykeliyle devlete mukabelede bulundular. Kürtler de varlıklarını ilan etmek istiyorlar. IŞİD mesela şuanda girdiği her yerde anıtları, heykelleri, tarihi ne varsa yıkıp yakıyor. Şunu söylemek istiyor: “Benden önce burada hiçbir şey yoktu.” Cumhuriyetin Kürdistan’da yaptığı da buydu. Kürtleri görünür kılacak hiçbir sembole müsaade etmedi ve hâlâ etmiyor. Devlet, Kürt’ü veya Kürtlüğü anımsatacak hiçbir sembol görmek istemiyor ama bunun sürdürülebilir bir yanı yok. Mahsum Korkmaz heykeli bir denemeydi. Olmadı. Ama bir dahaki sefere olur. Olmak zorunda. Kürtler varlıklarını, mücadelelerini kendilerine de hatırlatmak istiyorlar ve bu son derece doğal bir haktır. Devlet bir şeyi görmek zorunda: Mahsum Korkmaz eğer ölmeseydi, devletle müzakere eden kişilerden biri olacaktı. Sen, Egid’in de komutanı olan kişiyle, Öcalan’la masaya oturuyorsun. Ki Öcalan, silahlı gerilla lideri, ilk silahlı mücadeleyi başlatan kişidir. Sen Öcalan’ı şahsi tarihinden arındırarak muhatap almıyorsun, tam tersine bir gerilla lideri olarak yarattığı etkiden dolayı görüşüyorsun. Öcalan bir sivil toplum kuruluşu başkanı filan değildi ki. Bir gerilla lideri. Mahsum Korkmaz ne ise, Abdullah Öcalan odur! Dolayısıyla onun heykeline saygı duymak zorundasın. O maziye, kaleşnikoflu veya değil, saygı duymak zorundasın. Kürtlerin hafızasında olanı görünmez kılmakla bir yere varamazsın! 1990’larda bizim oralarda insanlar Öcalan’ın resimlerini koyunlarında saklardı. O fotoğraflarla yakalananlar yıllarca hapis yattı. Ama ne oldu, şimdi dört bir yanda Öcalan fotoğrafları var. Devlet artık bu beyhude çabadan vazgeçmeli. Kürtlerin simgelerine, sembollerine, kahramanlarına saygı duymalı. Bunları sindirmeden barışı kuramazsın. Kürtlerle, onları tarihlerinden arındırarak barışamazsın. Zaten senden önceki rejim bunu yapıyordu, yaptı. “Kürt yoktur, Kürt dili yoktur”, “Şeyh Said gerici bir İngiliz uşağıydı…” Şimdi de “PKK diye silahlı bir örgüt yoktu, onun Egid isimli bir komutanı hiç olmadı” mı diyorsun? Tarihi sürekli kendine göre yontan, çarpıtan, resmi tarihi yalanlarla donatan bir devlet başarısız oldu ki, şimdi müzakerelerden söz ediliyor. Heykeli yıkarak bütün cumhuriyet ezberlerini tekrarlıyorsun aslında. Heykeli yıkıyorsun, postalı üstüne koyuyorsun. “O heykelde kaleşnikof var, şiddet içeriyor” deyip aynı esnada bir genci vuruyorsun ve heykeli indirip üstüne asker postalı koyuyorsun. Ama şunu unutuyorsun ki, Kürtler o postala karşı kırk yıldır direniyor ve direnecek de. Egid’in heykeli, kim ne derse desin, bir provokasyon filan değil. PKK’nin haberi olmaya bilir. Olmak zorunda da değil. Ama bu, Kürtlerin arzusudur. Kürtler, kahramanlarını hatırlatan simgeleri kendi topraklarında görmek istiyorlar. PKK şuanda silahlı mücadele yürütmediği için, belki bir daha yürütmeyeceği için Kürtler geçmişi oraya not etmek istediler. Kendi tarihlerini görünür kılmak istediler. Bu illa PKK’nin kararıyla olmak zorunda değil. Barışın toplumsallaşması diyorsan, halkın arzularını, mazisini, hatırasını, değerlerini içine sindirmek zorundasın. Kürdistan’da gideceğin her köy ya da evde ya Mahsum ya da Egit ismi var. Bu isimler nereden geldi? O komutandan! Heykelin yıkılması olayı aslında AKP’nin eski devlet zihniyetinin yeni bayrakçısı olduğunu da ortaya koyuyor. Heykeli yıkma işini eski devletin esas gücü olan orduya yaptırıyorsun, postala yaptırıyorsun. Bunu ne adına yapıyorsun? Heykelin Batı’da çok tepki toplamış olması filan değil… AKP tepkilerden korkuyor olsa, 14 yaşındaki Berkin Elvan’ın öldürülmesinin, anasının yuhalatılmasının, Gezi’deki muamelenin kamuoyunda yarattığı infialden korkardı.. Bu bir zihniyet meselesi. Çorum’da, Trabzon’da kimse Lice’de heykel dikildi diye AKP teşkilatlarına yürümedi. Böyle bir ortam da yok. Dolayısıyla söylendiği gibi AKP süreç zarar görmesin diye değil, devletin yüz yıllık sopası hükümsüz kalmasın diye o heykeli yıktı. En başa geliyoruz, AKP Kürtlere diyor ki: “Nispi haklarla yetin, Ortadoğu’da bana engel çıkartma. Bir yerde sabitlenme. Yani, yerel odaklı iktidarların olmasın. Demokratik özerklik olmasın.” Çünkü Demokratik Özerk bir sistemde Diyarbakır’ın heykelini Ankara’dan gelip yıkamazsın, Zilan sokağına Tuğrul adını veremezsin. Bence Egid heykelinin yıkılmasına Kürtlerin gösterdiği tepki devlet açısından öğretici olacak. Müzakere aynı zamanda bir mücadeledir. Kürtler müzakere sürecinde mücadeleden vazgeçmiş değiller. Sen heykelini yıkınca oturmayacaklar. Tabii ki tepki gösterecekler. Atatürk heykellerinin yıkılması ne kadar tepki toplarsa bu heykelin yıkılması da tepki toplar. Sen oradaki anıtı yıkarsan, Türkiye’nin her yanında yüzbinlerce heykelin yanına bir panzer dikmek zorunda kalırsın. Lice’deki heykeli yıkıyorsun, Hakkâri’deki Atatürk heykelini panzerlerle korumaya alıyorsun. Bu senin acziyetini gösteriyor. Senin bu durumu sürdüremeyeceğini gösteriyor.

Bir önceki sorudan devam etmek istersek: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından Kürt özgürlük hareketinin sosyal demokrat ve sosyalist hareketlerle bir araya gelme, birlikte mücadele etme olanaklarında, ilişkilerinde daha iyimser misin?

Bundan çok emin değilim. İstanbul’daki, Ankara’daki farklı oluşumlar daha kolay bir araya gelebilirler. Fakat sen Hakkâri ile burayı birleştirebiliyor musun? Mesele bu. Hakkâri’yle İstanbul arasında olayları algılama ve anlama biçimlerinde muazzam farklar var. İstanbul veya Ankara’da siyasi aktörlerin mutabakatları da ayrışmaları da Kürdistan’da ciddi bir etki yaratmıyor. Kürt hareketinin veya diğer sosyalist hareketlerin Batı’daki münasebetlerinin Kürdistan’a yansıyabilmesi lazım.  HDP için de bunu söyleyebilirim. HDP’nin bu noktadan sonra İstanbul’a, Ankara’ya sıkışmamak için çok ciddi çaba sarf etmesi lazım. Nasıl ki Türkiye’nin Batısında HDP fikrine tepkiler varsa, Kürdistan’da da var. Bunun üzerine HDP düşünmek zorunda. HDP artık bu meselenin esas aktörü. Sırtındaki yük çok fazla. Atacağı adımlar Türkiye’nin geleceğini belirleyebilir. Türkiye’deki halkların bir arada olup olmayacağını, çatışıp çatışmayacağını belirleyebilir. Bu önemli bir misyon. Cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla halklar, nispi oranda Türkiye’nin batısı HDP’ye bir vekaletname vermiştir. HDP’nin de kendisine yönelik dost cenahtan gelen eleştirileri dikkate alması lazım. Bizi eleştiren herkes düşmanımız değildir. HDP, “biz eleştirilemeyecek kadar güzel ve iyi bir partiyiz” dememelidir.  HDP artık bu tür şeylerle uğraşmamalı. HDP’nin çok daha büyük misyonu, vazifesi var. HDP’nin solun toplumda artık itibar görmez hale gelmiş söylemini tekerrür etmekten kurtulması lazım. Bu soldan vazgeçmesi anlamına gelmez. Tam tersine, HDP sol kalabildiği müddetçe kurtarıcı olabilir. Çünkü Kürtlerin de diğer halkların da sola ihtiyacı var. Ama solcu olmak, itibarsızlaştırılmış söylemi tekrardan değil, onu yeniden gözden geçirip yeni bir dille ortaya çıkmaktan geçer. Ben bu açıdan Demirtaş örneğinin hayati olduğu düşüncesindeyim. HDP’nin sol bir parti olması, kitle partisi olmasına da engel değil zaten.

Peki, HDP’nin “radikal demokrasi” söylemi sence solu ve Kürt özgürlük hareketini birleştirici ortak bir nokta olabilir mi?

Selahaddin Demirtaş’ın aldığı oy ve destek bunu gösteriyor. Şuanda AKP’ye giden oyları sabit, daimi oylar olarak görmemek lazım. AKP bir saadet zinciri oluşturdu. Bu saadet zinciri bozulduğu anda hayatı kararacak milyonlarca insan var. Yani kredi kartı borcuna bulanmış, ev vb. taksitleri, banka borcu olan milyonlarca insan var ve AKP’nin “istikrar sürsün Türkiye büyüsün” sloganı tam da bu bilgiden kaynaklanan bir şantajdır. AKP “ben gidersem hepiniz mahvolursunuz” diyor. Şimdi HDP, “AKP giderse mahvolmayacağız, mahvolmayacaksınız” sözünü daha güçlü ve ikna edici bir biçimde kitlelere anlatmalıdır. AKP giderse ne Türkiye bölünecek, ne bankalar gırtlağınıza yapışabilecek; topluma bu güven verilmeli. Bunu yaparken de solun paralel bir şekilde kendi arasında tartışma yürütmesine bir engel yok. Örgütler, partiler arası tartışmalar olur. Bu tartışmalar ayak bağı olarak görülmemeli. Ama ikisi aynı mecralarda yapılmamalı. İç tartışmalara ağırlık verip esas meseleyi ihmal edersen, vekâletnameyi hakkıyla kullanamazsın. Ama iç tartışmaları, sola dair meseleleri ihmal edince de kendi bileşenlerini bir arada tutmakta zorlanabilirsin.

Gezi İsyanının üstünden bir yıldan fazla zaman geçti. Gezi, HDP ve sol isyanın ardından yan yana gelemedi, pozisyonlar değişmedi. Bu duruma ne dersin?

Gezi İsyanı ortaya çıktığında biz bunun HDP fikriyatıyla örtüştüğünü söylüyorduk. Gezi İsyanından sonra herkes şunu söyledi, “artık eski dille siyaset yapanlar bu sahneden elenecek”. HDP dolayısıyla Demirtaş yüzde 10’luk bir oy alırken, ÖDP’nin, TKP’nin, Halkevleri’nin veya diğer sol örgütlerin kendi dar dünyalarından, tamamen muğlak argümanlarla şerh koyması veya boykota gitmesi anlaşılır gibi değil. Gerçi anlaşılır bir durum ama biz yine de anlamamakta direnelim. Çünkü bunu anlamak istememek de içinde bir umut barındırıyor. Sol örgütler Gezi’den, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ders almadan siyasetini sürdürürse, birer lokale, dayanışma grubuna dönüşür ve giderek bu sahneden iner. ÖDP’nin HDP’ye karşı tutumunu eleştiren bir yazı yazmıştım. Aynı gün Duran Kalkan’ın da benzer bir eleştiri yazısı yayımlandı. Twitter’dan bir ÖDP’li “hep beraber saldırıya başladılar” diye yazmıştı. Oysa bu iki yazı tamamen tesadüfen aynı günlere denk geldi. Ama yine de aklın yolu bir; ÖDP mevcut haliyle ileriye gidemez. Eleştirileri de tehdit olarak algılamak gibi yanlış tutumlardan artık vazgeçilmeli ve hakiki bir siyaset tartışmasına girişilmeli. Meselenin özüne gelelim: Bir özeleştiri yapıyor musun, yapmıyor musun? Sen hiçbir zaman özeleştiri yapmayıp herkese burun kıvırırsan, bu sahnede yerin yok. Ve yapacağın en büyük tahribat sol kavramınadır. İnsanlar artık sol kavramına şüpheyle yaklaşır. Bu ciddi bir tahribattır ve zaten yeteri kadar yapılmıştır. Artık sol örgütlerin sola, sol kavramına, sol fikriyata bu zulmü etmeye hakkı yok. Bu kadar tahriş etmeye hakları yok.

Son olarak, Cemil Bayık Ruşen Çakır mülakatında HDP için ne demek istedi?

Bu konudaki değerlendirmeyi HDP’lilerin daha sağlıklı yapacağını düşünüyorum. Ama yerel seçim sürecinde de yazdığım gibi, bütün siyasi geçmişleri boyunca hezeyanlar yaşamış, savrulmuş, kâh cemaate kâh AKP’ye kâh oraya- buraya zaman zaman sözünü, bazen özünü kaptırmış bazı insanlar HDP içinde etkin olmaya çalışıyorlar. Daha önce de söyledim, bunlar İstanbul odaklı. Dilleri de, ufukları da buranın ötesine geçemiyor. Oysa İstanbul’daki ittifaklar da ayrışmalar da Türkiye’yi kapsamıyor. Bence Bayık’ın “Beyoğlu grubu” dediği kesim, onun bu sözlerini “ne yani bizi kovacak mısınız” gibi bir alınganlıkla mukabele eden herkesi kapsıyor. Bayık’ın LGBTİ’leri kastettiğini düşünenler de olmuş. Eğer böyleyse, bu tabii ki kabul edilemeyeceği gibi, HDP’nin varlık nedenine de aykırı olur. LGBTİ’ler en az Kürtler kadar zulüm gördüler ve büyük mücadeleler sonucunda siyaset sahnesinde yerlerini aldılar. Onları bu sahneden kimse kolay kolay indiremez. Ama ben açıkçası Bayık’ın kastının bu kesim olmadığını düşünüyorum. Hem zaten LGBTİ’ler Beyoğlu’nda değil Şırnak’ta, Hakkâri’de, Trabzon’da, Türkiye’nin her yerinde yaşıyor ve örgütlü kesimleri de HDP’ye canı gönülden destek veriyor… Öte yandan HDP içinde, hakikaten HDP’nin parlak yükselişine gölge düşürecek ya da en azından ona layık olmamış bazı aktörler var. Tek tek isim lazım değil. Bunların da artık tefekkür edip, mümkünse biraz da geride durması gerekir.

ÖDP’den istediğin özeleştiriyi “cihangir” taifesinden de istememiz gerekmez mi?

Evet, tabii ki. HDP Türkiye’deki mağdurların yeni mücadelesinin yepyeni adresi. O parlaklığa kimsenin gölge düşürmeye hakkı olmamalı. Cemil Bayık’ın sözleri üzerine kimi küsüp gidebilir kimi tefekkür edip, süreci olgunlukla karşılayabilir. Küsüp gitmek de bir haktır. Sonuçta Cemil Bayık etkili bir aktör, KCK’nin eşbaşkanı. Onun da bu tür konuları muallâkta bırakmaması gerektiğini düşünüyorum. Gerçi çıkıp isim vermesi de söz konusu olamazdı. Ama bence bu tür meselelerde tek tek işaret edilen aktörleri tartışmaktan ziyade esas meseleye odaklanmak daha yapıcı olur. Bu açıdan bakınca HDP’nin Anadolululaşması, Kürdistanlılaşması, Trakyalılaşması, Karadenizlileşmesi, Akdenizlileşmesi, İç Anadolululaşması gerekiyor. Bu yapılabilirse, Beyoğlululaşmasında da bir sakınca olamaz. HDP’nin herkesi kapsayacak bir gücü ve dili var. Vaatleri de talepleri de bu desteğe muvaffak olmasını sağlayacak düzeyde.

 * Bu yazı Mesele’nin 93. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir