12 Eylül’ün en yüksek aşaması: Erdoğanizm

Facebooktwittergoogle_plusmail

Gencer Çakır

Başlığın Lenin’in malum eserini (1) andırdığının farkındayım. Gerçekten de Türkiye’nin bugünkü durumunu başka türlü ifade etmek pek mümkün görünmüyor. Mesele dergisinin Ağustos (2) sayısına verdiği röportajda Kadir Cangızbay şu tespitte bulunurken son derece isabetlidir: “Günümüz Türkiyesinde, özellikle de bugünlerde, siyasal sistemi ‘parlamenter’di, ‘prezidansiyel’di diye kavramlar üzerinden tartışmak, her şeyi kendi elinde toplamak isteyen ufuksuz ve çok tehlikeli bir despotun ayak oyununa gelmektir. Erdoğan, 12 Eylül’ün siyaseti yasaklayan rejimini daha da koyulaştırmıştır” (s. 46). Bu tespitin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve yazının başlığını da işte bu yüzden “en yüksek aşama” diye koymak istedim.

Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne despot/otoriter olmayan bir lider ismi söyleyebilir misiniz? Var mı böyle bir isim? Mustafa Kemal’inden İsmet İnönü’süne, Adnan Menderes’inden Demirel’ine, darbeci Kenan Evren’inden Özal’ına… Bu isimlerden hangisi despot/otoriter değildi? Hangisi “demokrat”tı? Cevap çok basit: Hiçbirisi!

Size sadece şu örneği vermek istiyorum: 1925’te tekke ve zaviyeler kapatılır. Ardından aynı yılın kasım ayında Osmanlı erkeklerinin Sultan İkinci Mahmut’tan beri geleneksel başlığı olan fes yasaklanır ve yerine Batı tarzı şapka ya da kep getirilir. Yapılan bu değişiklikler halkın tepkisi ve direnişiyle karşılaşınca, direnişi bastırmak için İstiklâl Mahkemeleri aracılığıyla Takrir-i Sükûn Kanunu gereğince yaklaşık 7 bin 500 kişi tutuklanır ve bunların içinden de 660 kişi idam edilir! (3) Halkın kendi “yaşam tarzı”na müdahaleye karşı verdiği tepkinin karşılığı/cezası idamla noktalanır!

Geçmişteki despot/despotlar bunları yaparken bugünkü despot benzer şekilde kendi dünya görüşüne uygun olarak aynı otoriter dayatmayla halkını yönetmeye çalışıyor. Şimdi soralım: Erdoğan’ın diğer despotlardan ne farkı var da bugün hiç olmadığı kadar Erdoğan’ın otoriterliğinden bahsediyoruz? Erdoğan’ı T.C. tarihinin bir süreklilik arz eden otoriter yapısının “son halka”sı olarak ele almayan yorum ve değerlendirmeler olsa olsa gerçekliği çarpıtmaya hizmet eder.

Peki, T.C.’deki bu süreklilik arz eden otoriterliği nasıl açıklamalı? Bunu ülkenin tarihsel olarak kapitalistleşme sürecine geç dâhil olmasıyla açıklayabiliriz. Osmanlı ve onun devamı Türkiye devleti “geriden geliş”in bir sonucu olarak ortaya çıkan iktisadi gerilikle baş edebilmek için kuruluşundan bu yana siyasal iktidar her daim güçlü ve baskıcı bir karaktere sahip olmuştur. Bu aslında dünya kapitalizmi içerisinde hayatta kalma mücadelesi veren azgelişmiş ülkeler için bir yasa gibi işlemektedir: Bu gibi ülkelerde iktisadi gerilik ancak siyasal iktidarın daha güçlü ve baskıcı niteliğiyle ödünlenebilir(4).

Erdoğan eğer bu şekilde bir süreklilik içinde ele alınırsa kanımca onun “sui generis” yani “nevi şahsına münhasır” sanılan “kişiliği” de kanımca yerli yerine oturtulmuş olur.

Gelelim Erdoğan’ın “otoriter devlet geleneği”nin “son halka”sı olması meselesine… Bunu şöyle açıklayabiliriz: Tarihte her devrimci yenilgi ve geri çekiliş dönemleri muazzam bir gerici dönemle “telafi edilir”. 12 Eylül, muazzam güçlü militan işçi hareketini engellemek için, Türkiye’nin azgelişmiş cılız burjuvazisine kondurulan bir “hayat öpücüğü”ydü! Hayat öpücüğüydü, çünkü geç kapitalistleşmenin bir sonucu olarak hızlı, genç ve dinamik bir gelişme gösteren Türkiye proletaryası daha başlangıcından beri cılız, korkak ve ürkek olan Türkiye burjuvazisinin daima korku ve nefretinin odağında yer almıştır. İşte bu yüzden T.C. burjuva devrimi “eski düzen”i devirmede kitlelere dayanmaktan korkmuş ve geç kalmışlığın aciliyeti içerisinde kendi burjuva devrimini “tepe”den yapmak zorunda kalmıştır. Bu anlamda T.C.’nin burjuva devrimi demokratik değil, tepeden olduğu için ve ölçüde anti-demokratik bir karakter taşır. Proletaryadan duyulan korku burjuvaziyi “eski düzen”in gerici güçleriyle (toprak sahipleri/ağaları) dahi ittifak kurmaya itmiştir.

T.C.’nin dünya kapitalist sistemi içerisindeki konumu, burjuvazinin zayıf ve basiretsizliği, buna karşılık son derece güçlü ve dinamik proletaryasının devrimci karakteri anlaşılmadan ne modern Türkiye’nin gelişimi tam anlaşılabilir ne de bugün Erdoğan’ın otoriterliği! İşte ülkenin bu özgül koşulları yüzünden Türkiye’de askerî darbeler ve otoriterlik sürekli güncelliğini korumuştur.

Erdoğan’ı basitçe bir partinin (AKP) lideri olarak ele almak eksik bir değerlendirme olur. Çünkü Erdoğan 12 Eylül sonrası palazlanan bir burjuvazinin, T.C.’nin tarihi boyunca çeşitli partilerce savunulmuş bir geleneğinin “sol halka”sıdır da ondan. “Madde”si İslami sermaye olan ve bugün onun başat partisi AKP’nin bir lideridir Erdoğan. Dolayısıyla mesele parti ya da kişi değil sınıf meselesidir!

12 Eylül sonrasının depolitize edilmiş ortamında sermayenin uluslararasılaşması ile birlikte gelişme kaydeden ve bugün Türkiye’nin hâkim sermaye kanadı (Batıcı-laik sermaye) karşısında hiç olmadığı kadar güçlenen bir sınıfın (İslami sermaye) bugün son temsilcisi ile karşı karşıyayız(5). Demek ki Erdoğan’a karşı olmak basit bir “kişisel” öfke ya da nefret olmanın çok ötesinde sınıfsal bir öfkeye dönüşmelidir. Aksi takdirde Erdoğan’ı indirip yerine Erdoğan’ın karikatürlerini geçirip kendimizi birkaç on yıl daha oyalamış olacağız.

Bugün Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması ekseninde otoriterleşme tartışmalarına hız vermiş gibiyiz. Elbette tartışmak iyi oluyor; ancak bu tartışmalar Erdoğan’ı kişiselleştirmekten çıkarıp onun “sınıf aidiyeti”ni yerli yerine oturtmakla bir anlam kazanmış olacak. Bu yapılmadığı sürece despotlardan birini indirip diğerini yerine koymak dışında bir şey yapmamış olacağız.

Bugün Erdoğan’ın gücü tek bir elde toplamasından dem vuruyoruz; ancak buna Türkiye burjuvazisi sesini çıkarmadıysa (ki hep beraber gördük, çıkarmadılar) demek ki Türkiye’nin otoriterleşmesi onların istediği bir şey! “Rıza gösterdiler” ya da “Erdoğan’a biat ettiler” diye okumamak gerekir bunu. Soma günlerinde Koç ile Erdoğan’ın yakınlaşmasını aklınızdan çıkarmayın!

Erdoğan’ın oyların yaklaşık yüzde 52’sini alarak Cumhurbaşkanı seçilmesi örneğin ABD’yi pek rahatsız etmişe benzemiyor. Daha geçen ABD Dışişleri’nden CB seçimleri ile ilgili olumlu bir kutlama mesajı geldi; ama geçtiğimiz aylarda Suriye’de yapılan seçimler hakkında yine aynı ABD bu seçimleri “mide bulandırıcı” şeklinde tanımlamıştı. Türkiye’de Erdoğan’ın “Esadlaşmadığının”, hâlâ tolere edilebilir olduğunun bir resmidir bu onlar açısından!

Erdoğan’ın diğer despotlardan (örneğin darbeci Kenan Evren’den) şöyle bir farkı var gibi: Erdoğan Türkiye’de aşağıdan bir sınıf savaşının yaşanmadığı bir konjonktürde gücü kendi elinde toplamaktadır. Burası çok önemli. Böylesi bir “tek adam rejimi”ne doğru gidilecek olmasının şöyle bir çelişkisi var kanımca: “Başkan”ın gücü gitgide tek bir elde toplaması, sermaye fraksiyonları ile “Başkan” arasındaki ilişkileri şu şekilde etkileyebilir; ya fraksiyonlar arasındaki sert “sınıf savaşı” bir yumuşama gösterecek ya da bu savaş gitgide kızışacak. İlk olasılık çok daha gerçekçi gözüküyor.

Gücün tek bir elde toplanması, “Başkan”ın kayırdığı sermaye fraksiyonunu (İslami sermaye) daha da kayırması potansiyelini taşıyor. Bu durum sermayenin diğer fraksiyonları açısından bu kayırmaya karşı sözüm ona “demokratik” yollardan hakkını kolayca arayamama durumuna yol açacak ve sınıf-içi gerilim ve çatışmalar artacak. Buna bir de “Cemaat sermayesi”nin gitgide yalnızlaşacak olmasının yaratacağı basıncı ekleyin.

“Başkan”ın yeni koltuğuna yerleşmesi, olsa olsa sermaye-içi savaşı yeni bir evreye sokacak; bunun nasıl bir uyum (ya da uyumsuzluk) yaratacağını hep birlikte göreceğiz.

Öte taraftan sermayenin uluslararasılaşması ve gelişmiş ülkelerdeki depresif krizin ne yönde gelişeceği de çok ama çok önemli; öyle ki bu depresif krizin açacağı yarıklar üzerinde Türkiye’deki sermaye fraksiyonları kendilerine bir yol bulacak. Krizin Türkiye’de ağır hissedilmesi ve bunun sonucunda şayet aşağıdan bir sınıf hareketi yükselirse bu sefer “Başkan” sermayenin genelini kucaklayarak “ortak iç düşmanı” bertaraf etme yoluna gidecektir.

Velhasıl, işçi sınıfı ve ezilenler için sermayeden ve devletinden bağımsız örgütlenmek dışında bir çıkış yolu yok; görünen bu. CB seçimlerinin sonucunu emek dünyası açısından bu şekilde okuyabiliriz.

Bitirmeden bir iki şey daha: Bugünkü dünya siyasi konjonktürü, “siyaset kurumu”nu gitgide önemsizleştiren bir hale bürünüyor. Devletlerin sözüm ona “demokratik esneklik” gösterebilme durumları yok artık. Onun için devletler güvenlik harcamalarına yüklendikçe yükleniyorlar. Coğrafyamız etrafında ve Avrupa’da otoriter olmayan bir ülke gösterebilir misiniz? “TOMA”sı olmayan ve hükümet karşıtı gösteri, yürüyüş ve protestoları şiddet kullanmadan bastıran bir ülke gösterebilir misiniz? ABD’nin Ferguson semtinde yaşanan gösterileri sakın bunların dışında değerlendirmeyin. Meseleyi bence basit bir “ırkçılık” meselesine sıkıştıramayız. “Irkçılık” meselesi, toplumsal öfkenin açığa çıkış biçimi sadece. Ve görüldüğü gibi orada da polis göstericilere karşı biber gazı ile karşılık veriyor, gözaltılar yapıyor vs. Her yer Türkiye olmuş anlaşılan!

Toparlarsak… Neoliberalizm artık rıza üretme kabiliyetini büyük ölçüde yitirdi. Bunun yerine iktidarını açıktan şiddet kullanarak konsolide etmeye çalışıyor. Türkiye’deki Erdoğan’ın otoriterliğini hem ülkenin özgül koşulları (“içsel” neden) hem de kapitalizmin bugünkü ahvali (“dışsal” neden) üzerinden birlikte okumak daha akla uygun geliyor bana.

Gencer Çakır

19 Ağustos 2014

Dipnotlar:

(1) V.İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları.

(2) Ağustos 2014, Sayı: 92.

(3) Mete Tunçay (1989), T.C.’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), İstanbul: Cem, 169. Aktaran: Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, Çev. Yasemin Saner, 28. Baskı, İstanbul, 2013, s. 256.

(4) Sungur Savran, Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyalizm, Yordam Kitap, 1. Baskı, İstanbul, 2008, s. 276.

(5) İslami sermayenin gelişimi ve Türkiye’deki hâkim sermaye kanadı karşısına bir güç olarak çıkması konusunda oldukça zengin bir anlatıma sahip şu iki makaleye bakılabilir: Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye Büyük Burjuvazisinde Derin Çatlak”; Özgür Öztürk, “Türkiye’de İslamcı Büyük Burjuvazi”. Her iki makale de Neoliberalizm, İslamcı Sermayenin Yükselişi ve AKP, Yordam Kitap, (haz.) N. Balkan, E. Balkan, A. Öncü, 1. Basım, İstanbul, 2014 içinde.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir