WILLIAM FAULKNER’LA BİR SÖYLEŞİ

Facebooktwittergoogle_plusmail

Lavon Rascoe, 1947*

William Faulkner’la yapılan bu söyleşinin metni, Eylül 2014 ayı içerisinde Agora Kitaplığı’nın Edebiyat Kuramı serisinden çıkacak olan, M. Thomas Inge’nin derleyip Aslı Kutay Yoviç’in çevirdiği William Faulkner’la Konuşmalar kitabından alınmıştır.

*) The Western Review, 15 (1951, Yaz), s. 300-304.

1947 yılı Nisan ayında Mississippi Üniversitesi Edebiyat Bölümü, William Faulkner’ı bir hafta boyunca günde bir edebiyat sınıfıyla buluşmak üzere davet etti. Faulkner bu daveti kabul etti ve isteği üzerine dersler kendisinin soruları cevaplaması şeklinde düzenlenecekti; ayrıca, her sınıfın hocasından o derse katılmamaları istenmişti. Aşağıda yer alan sorular Yaratıcı Yazarlık sınıfı tarafından 16 Nisan tarihinde yöneltilen sorulardır. [Sorular ‘italik’ olarak yazılmıştır.]

***

Kutsal Sığınak’taki ‘Popeye’ karakterinin model alındığı bir kişi var mı?

Hayır. Popeye, kötülüğün simgesiydi. Ben ona sadece iki göz, bir burun, bir ağız ve bir de siyah takım elbise verdim. Tamamıyla kinayeden ibaretti. Çok iyi bir kitap değil. Popeye karakterini oluştururken muhtemelen birçok yerde yanlışa düşmüşümdür, çünkü bilimsel niteliği olan bir yaklaşıma sahip değilim

Sizin Popeye karakteriniz ile Milton’ın Şeytan’ı karakterleştirmesi arasında benzerlikler var mı?

Bu bir karakterin kendi özünde iyi ya da kötü olduğunu varsaymak anlamına gelir. Sonucu incelemeniz gerekir. Istıraba sebep olan her şey kötüdür. Tutarlılık yalnızca neticesi dâhilinde iyidir. Karakteri kitabın uzunluğu kadar esnetmeniz gerekir.

Peki, ya Temple?

Kadınlar her şeyin üstesinden gelebilirler. Hatta şeytandan bile daha güçlü ve dayanıklıdırlar. Bir erkek bir kadının katlandığı şeylere katlanamaz. Temple’ınkine benzer bir baskı altında olan bir erkek bunalıma girer.

Kitaplarınız arasında en iyi diye nitelendirdikleriniz hangileri?

Döşeğimde Ölürken daha kolay ve daha ilginçti. Ses ve Öfke ise beni etkilemeye hâlâ devam ediyor. Kurtar Halkımı Musa’ya kısa hikâyelerden oluşan bir derleme olarak başlamıştım. Üzerinde yeniden çalıştıktan sonra tek bir konu yedi farklı yöne dönüştü. Aslında sadece kısa hikâyelerden oluşan bir derleme.

Öykünün başlangıç fikri sizde nasıl ortaya çıkıyor?

Duruma göre değişir. Ses ve Öfke bir ağaç kovuğunun içinde oynayan ve altını ıslatan küçük bir kızın izlenimiyle başladı. Bu fikir ilgimi çekti ve bu fikirden de roman gelişti.

Sözcüklerinizi nasıl seçiyorsunuz?

Yazmanın ateşli ânı içinde fazladan birkaç sözcük kullanmış olabiliyorsunuz. Eğer üzerinde tekrardan çalışırsanız ve bu sözcükler size hâlâ doğru geliyorsa bırakın yerlerinde kalsınlar.

Çılgın Palmiyeler’in bölümlerini bu şekilde düzenlemenizin arkasındaki sebep ne idi?

Temel olarak bu aşkın iki türünden birini anlattığım öyküyü ortaya çıkaracak, mekanik bir araçtı. İki öyküyü de ayrı ayrı yayıncıya gönderdim ve ikisi de çok kısa olduğundan reddedildi. Bu yüzden ben de bölümlerin sıralarını değiştirdim.

Yazmadan önce bir kitabın nasıl sonuçlanacağını ne ölçüde kestirebiliyorsunuz?

Çok az. Karakter kitapla birlikte gelişiyor ve kitap da yazarken.

Neden yaşadığınız bölgenin tasvirini bu şekilde ortaya koyuyorsunuz?

Başka halini bilmiyorum. Ben insanın hakikatini anlatmaya çalışıyorum. Gerektiği zaman hayal gücünü kullanıyorum, son çare olarak da zulmü. Bölge bunun içinde tesadüfi ve önemsiz. Bildiğim sadece bu.

Bu tasviri ortaya koyarken yanlış bir izlenim uyandıracağını düşünmüyor musunuz?

Evet ve bunun için üzgünüm. Bu şekilde yazdığımı düşünüyorum. Artık daha fazla yazacağımı zannetmiyorum. Ancak belli bir miktar istiminiz vardır ve eğer onu yazmak için kullanmazsanız kendi kendine harcanır gider.

Kutsal Sığınak’ı kazan dairesinde yazmanızın sebebi dikkatleri üzerinize çekmek miydi?

Temel sebep, paraya ihtiyacımın olmasıydı. Yayınlanmış olan iki veya üç kitabım satmıyordu ve parasız kalmıştım. Kutsal Sığınak’ı satacağı düşüncesiyle yazdım. Yayıncıya gönderdikten sonra bana, “Aman Tanrım, bunu basamayız. İkimizi de hapse atarlar,” dedi. Kitaplarda ve diğer mecralarda içerik olarak şiddet henüz yer almaya başlamamıştı. Diğer kitaplarım satmaya başladı ve böylece ben de Kutsal Sığınak’ın dizgilerini yayıncıdan düzeltme yapmak üzere geri aldım. Tamamını baştan kaleme almam ya da çöpe atmam gerektiğinin farkındaydım. Yayıncıya finansal ve ahlâki anlamda yükümlülüğüm vardı ve sonu gelmeyen ısrarlar üzerine basılmasını kabul ettim. Kitabın tamamını yeniden düzenledim ve hazırlanan yeni dizgilerin bedelini kendi cebimden karşıladım. Bu sebeplerden dolayı o kitabı o zaman da sevmiyordum şimdi de sevmiyorum.

Yazar baştan yazmalı mıdır?

Hayır. Eğer yazacaksanız yeni şeyler yazın.

Yazmak için nasıl vakit buluyorsunuz?

Her zaman yazacak vakti bulursunuz. Vakti olmadığını söyleyen biri yalan söylüyor demektir. Bu konuda fikre güvenmek gerekir. Hiç beklemeyin. Aklınıza bir fikir geldiğinde hemen yazın. Daha fazla vaktinizin olacağı ânı bekleyip o ruhu yeniden yakalayıp, yazınızı bezemek için daha sonrasını beklemeyin. Hiçbir zaman o ruhu ilk izlenimin canlılığı içinde yeniden yaratamazsınız.

Bir kitabı tamamlamanız ne kadar sürüyor?

Ancak niteliksiz bir yazar bunun cevabını verebilir. Döşeğimde Ölürken’i altı haftada yazdım, Ses ve Öfke’yi yazmamsa üç yıl sürdü.

 

Anladığım kadarıyla iki ayrı hikâyeyi aynı ânda yazabiliyorsunuz. Eğer bu doğruysa, tavsiye eder misiniz?

Aynı ânda iki ayrı hikâyeyle uğraşmakta bir sorun yok. Ama yazarken teslim tarihini düşünmeden yazın. Söyleyecek sözünüz olduğu müddetçe yazın.

Yazmak için en iyi alıştırma hangisi? Yazma üzerine dersler mi? Veya nedir?

Okumak, okumak, okumak. Her şeyi okuyun, ucuz romanları, klasikleri, iyi ve kötü hepsini okuyun, nasıl yazıldıklarına bakın. Bir marangoz zanaatını gözlem yaparak öğrenir. Okuyun! Okuduklarınızı özümseyeceksinizdir. Yazın. Eğer iyiyse yazdıklarınız bunu göreceksiniz. Eğer değilse pencereden dışarı atın.

Bir tarzı taklit etmek doğru mudur?

Eğer söyleyecek bir şeyiniz varsa kendi tarzınızda söyleyin, zaten söyleyecekleriniz kendi anlatım üslûbunu seçecektir. Hoşunuza giden özellikler sizin tarzınızda kendini gösterir.

İngiltere’deki saygınlığınızın farkında mısınız?

Yurtdışında hakkımda burada olduğundan daha olumlu düşünüldüğünü biliyorum. Eleştirileri okumuyorum. Okumaya vakti olanlar kadınlar ve varlıklı insanlar. Amerikalılara kıyasla Avrupalılar daha çok kitap okuyorlar.

Neden bir sürü insan Kutsal Sığınak’ı Döşeğimde Ölürken’den daha çok beğeniyor?

Bu bizim Amerikalı doğamızın bir başka safhası. İlkinin ticari gücü daha fazla.

Yozlaşıyor muyuz?

Hayır. Yazmak aslında bir şekilde Cennet ya da temiz bir gömlek yakası gibi gerekli bir şey ama önemli değil. Kültürlü olmayı istiyoruz ama bunun için zahmete katlanmak istemiyoruz. Özet okumayı tercih ediyoruz.

Bu söyledikleriniz hayat tarzımıza dair ağır bir eleştiri gibi.

Hayat tarzımızın ağır eleştiriye ihtiyacı var. Herkesin amacı insanlara yardım etmek, onları Cennet’e yöneltmek. İnsanlara yardım etmek için yazarsınız. Yaratıcı Yazarlık üzerine böyle bir sınıfın olması iyi, çünkü zaman ayırıp yazmasını öğreniyorsunuz ki zaman hayatınızın bu döneminde sahip olduğunuz en değerli şey.

Yazmak için en iyi yaş nedir?

Roman yazmak için en iyi yaş otuz beş ile kırk beş arasındaki dönemdir. Bütün ateşinizi henüz kullanmamışınızdır ve daha çok şey biliyorsunuzdur. Roman yazmak daha yavaş bir süreçtir. Şiir içinse en iyi yaş on yediden yirmi altı yaşına kadar olan dönemdir. Şiir yazmak bütün ateşin tek bir yerde toplandığı rokete benzer.

Peki ya Shakespeare?

Bazı istisnalar olabilir.

Şiir yazmayı ne zaman bıraktınız?

Şiirin söylemek istediklerime uygun olmadığının farkına vardığımda mecramı değiştirdim. Yirmi bir yaşındayken şiirlerimin çok iyi olduğunu düşünürdüm. Yirmi iki yaşında fikrim değişmeye başladı. Yirmi üç yaşındaysa şiir yazmayı bıraktım. Ama yazılarımda şiirsel nitelikleri kullanıyorum. Neticede düzyazı da şiir.

Çok okur musunuz?

On beş yıl öncesine kadar elime geçen her şeyi okuyordum. Şimdi artık günümüz roman yazarlarının çoğunun adını bile bilmiyorum. Tekrar tekrar okuduğum bazı sevdiğim romanlar var. (Not: Dickens, Bay Faulkner’ın sevdiği romancılardan biri.)

‘Büyük Amerikan Romanı’ yazıldı mı?

Huck Finn daha uzun zaman okunacak. Ancak yine de Twain’in roman yazmadığını düşünüyorum. Eserleri müphem ve dağınık. Romanın bazı kurallar koymuş olacağını varsayarız. Onunkilerse birçok şeyin karışımı, sadece olaylar silsilesinden ibaret.

Sınırlandırmaları asgari oranda dikkate aldığınız kanısındayım.

Romanın kendini yazmasına izin veriyorum, uzunluk ve üslûba dair sınırlandırmalar koymuyorum.

Film senaryosu yazma konusunda ne düşünüyorsunuz?

Kişi bir sonraki yıl, bir önceki yıl isminin beyazperdede görülme sayısına göre tekrar işe alınıyor. Çok fazla suiistimal ve rüşvet var. Eski günlerde yapımcıya üç yüz pound şeker verirlerdi ve isimlerinin beyazperdede yazacağından emin olurlardı. Bunun için ve bunun üzerinden gerçekten mücadele ediyorlar.

Slave Ship’in senaryosunun ne kadarını siz yazdınız?

Ben sinema doktoruyum. Bir senaryoda beğenmedikleri bir yer varsa ben o bölümü baştan yazıyorum ve onlar memnun olana kadar da yazmaya devam ediyorum. Bu filmin bazı bölümlerini yeniden yazdım. Ben senaryo yazmam. Bu konuda yeterli bilgim yok. (Not: Kutsal Sığınak ve Intruder in the Dust’ın filme alınmasının dışında Bay Faulkner’ın ismi Malik Olmak ya da Olmamak ve Büyük Uyku adlı filmlerde de yer almıştır.)

Bir keresinde Hollywood’daki patronunuza eve gidip çalışmanızın mümkün olup olmadığını sorduğunuz söylentileri dolanıyor. O da onay vermiş. Sizin Beverly Hills’i kastettiğinizi düşünmüş ama sonra aslında Mississippi, Oxford’dan bahsettiğinizi anlamış. Bu hikâyede doğruluk payı var mı?

(gülerek) Bu hikâye benimkinden daha iyiymiş. İlk işimde Howard Hawks için bazı bölümleri yeniden yazıyordum. İş tamamlandığında Howard, kalıp kolay kazanılan paradan biraz daha toparlamamı önerdi. Yaptığım işin karşılığında 6 bin dolar almıştım. O güne kadar bu meblağda paraya sahip olmamıştım ve bunun Mississippi’de kazanacağımdan daha fazla olduğunu düşündüm. Tekrar çalışmaya hazır olduğumda ona telgrafla haber vereceğimi söyledim. Bir yıl Oxford’da kaldım ve tabii para bitti. Ona telgraf çektim; bir hafta içinde kardeşi ve benim de temsilcim olan William B. Hawks’dan bir mektup aldım. İçinde temsilcinin komisyonu çıkarılmış bir haftalık çalışmanın bedeli olan bir çek bulunuyordu. Onların benim Hollywood’da olduğumu düşünmeleriyle bu durum bir yıl devam etti.

Bir keresinde bir arkadaşım iki yıl süren İngiltere ziyaretinden dönmüş ve kapısının altından atılmış mektupların içinde 104 adet çek bulmuştu.

Bu günlerde artık daha etkin ve verimli çalışıyorlar, o yüzden böyle durumlar daha az vuku buluyor.

Hollywood hakkında ne düşünüyorsunuz?

İklimini, insanlarını, hayat tarzlarını sevmiyorum. Hiçbir şey olmuyor ve sonra bir sabah kalkıyorsunuz, altmış beş yaşına bastığınızı fark ediyorsunuz. Florida’yı tercih ederim.

Yaptığınız seyahatlere bakarak Avrupa’yı nasıl buldunuz?

O dönem Fransızlar yoksul, Almanlar doğal olarak itaatkârdı; ben ilginç bir durum göremedim.

Avrupa ve başka yerlere yaptığınız seyahatler sonrasında bakış açınız değişti mi?

Hayır. Gençken duyarlısınızdır ama bunun farkında değilsinizdir. Sonra bunu idrak edersiniz. Geniş bakış açısını gördükleriniz değil, savaşın kendisi geliştirir. Bazı kişiler her şeyin üstesinden gelebilirler ve bundan olumlu bir şeyler çıkarabilir ama kitlelerin savaştan olumlu bir şey çıkarmaları imkânsızdır. Savaş, tecrübe adına ödenecek en korkunç bedeldir. Savaştan çıkabilecek tek iyi sonuç, erkeklerin kadınlarla daha özgür ilişki kurmasına izin vermesidir.

Kanada Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin üzerinizde nasıl bir etkisi oldu?

Hâlâ çok sert bir yapıya sahip olduğum için bana fazla zarar vermediğine inanmak istiyorum. Bana verdiği zararı zamanla unuttuğumu umuyorum.

Sizce hangi Dünya Savaşı daha zorluydu?

Savaşta uçak her ân alev alacak korkusuyla yaşadık. Bütün o aygıt ve göstergeleri izlemek zorunda değildik. Tek yaptığımız uçak yanmasın diye dua etmekti. Paraşütümüz yoktu. Pek seçim şansımız yoktu. İkinci Dünya Savaşı daha zorlu olmalı. (Not: Birinci Dünya Savaşı’nda uçak kazasında Bay Faulkner’ın iki ayağı da kırılmıştı.)

Pansiyon gibi yerler geçmiş deneyimlerin yazının arka planını oluşturması açısından iyi midir kötü müdür?

Ne iyi ne de kötü. Böyle bir yer hakkında yazmak isteyebilirsiniz diye ileride kullanmak üzere bulgu ve olayları aklınızda tutabilirsiniz.

Kişi yayınlanan eleştirileri ne ölçüde dikkate almalı?

En iyisi eleştiri yazılarını pek dikkate almamak. Bu para kazanmak için bir araç. Birkaç aklıselim ve okunmaya değer eleştirmen var, sayıları çok az.

Size göre en önemli beş çağdaş yazar kimdir?

1. Thomas Wolfe. 2. Dos Passos. 3. Ernest Hemingway. 4. Willa Cather. 5. John Steinbeck.

Eğer çok kişisel olduğunu düşünmezseniz bu yazarlar arasında kendinizi nereye koyarsınız?

1. Thomas Wolfe: Çok cesur biriydi ve sanki uzun süre yaşamayacakmış gibi yazardı; 2. William Faulkner; 3. Dos Passos; 4. Ernest Hemingway: hiç cesareti yoktur, hiçbir zaman riske girmez. Okuyucunun sözlüğe bakıp doğru kullanılıp kullanılmadığını kontrol etme ihtiyacı duyacağı kelimeler kullanmamasıyla bilinir. 5. John Steinbeck: Bir zamanlar onunla ilgili büyük umutlarım vardı, şimdi bilmiyorum.

Size göre yazarlığa en büyük engel nedir?

Ne demek istediğinizi anladığımı sanıyorum. Ne yapmak istiyorsunuz? İstediğiniz satacak bir kitap mı yazmak?

Engelin iç çatışmadan mı dış çatışmadan mı kaynaklandığını kastediyorum.

İç çatışma, üstesinden gelmek zorunda olduğunuz ilk engel. Her şeyden önce, söyleyecek bir şeyiniz olsun. Sonra bunu söyleyin ve doğru söyleyin.

Bay Faulkner bugün burada duyduklarımızı sınıfın dışında tekrarlamamız sizin açınızdan bir sorun olur mu?

Hayır. Dün doğruydular, bugün doğrular ve yarın da doğru olacaklar.

* Bu yazı Mesele’nin 92. sayısında yayınlanmıştır.

 

Facebooktwittergoogle_plusmail

WILLIAM FAULKNER’LA BİR SÖYLEŞİ” için 2 yorum

  • 2 Aralık 2014 tarihinde, saat 23:16
    Permalink

    Kadınlar hakkındaki tespiti çok başarılı. Unutmayacağım.

    Dickens sevmesi ilginç. Bence ona göre fazla sakin bir tarzı var.

    Felsefe ve edebiyat çalışan biri olarak ikisini birleştirdiğini söyleyebilirim.

    Yanıtla
  • 22 Ekim 2015 tarihinde, saat 13:58
    Permalink

    bilmiyorum belkide amerikan filmleriyle beyni yıkanmış bir nesilden geldiğim içindir fakat bu adamın tasvirleri beni her zaman heyecanlandirmıştır

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir