Türkiye’de Burjuvazinin Gelişimi ve Emlak-Rant

Facebooktwittergoogle_plusmail

Faik Gür[1]

Tarihi silüeti bozan gökdelenin traşlanamaması aslında her şeyi anlatıyor.Silüetin bozulmasının yanlış olduğunu teslim edenlerin, bina sahibine sadece “küsmek”le yetinmesi, hukuki süreçlerin hiç işlememesi ve bürokratik mekanizma içinde erimesi, inşaat üzerinden sermaye oluşturma hattının aktörleri ile siyasal iktidarın nasıl bir güç ilişkisi içine girdiğini apaçık gösteriyor.Ancak bu ilişkinin gücünü anlamak, çerçevesini belirlemek, bu sermaye oluşturma alanını yani basitçe emlak üzerinden rantın ne anlama geldiğini görmek için biraz geriye gitmemiz, Türkiye’de sermaye grublarının tarihsel olarak nasıl geliştiğine bakmamız gerekiyor.

Bu “bir” bakış açısıdır. Burada ileri sürülen argümanlar ilgilenenlerin katkısıyla daha da derinleşecek ve daha da isabetli hale gelecektir. O sebeple bunu “bir” öneri olarak okuyalım.

Kaçınılmaz olarak Osmanlı tarihi ile başlayacağız.Osmanlı İmparatorluğunun uzun on dokuzuncu yüzyılının en önemli sorunu, 1800lerde başlayan, görece başarıya ulaşma şansı da bulunan reformlara rağmen “dağılma” noktasına hızla yaklaşmış olmasıdır.Osmanlı merkezi otoritesi, imparatorluğu dağılmaktan kurtarmak için siyasi ama daha çok askeri önlemler almıştır. Devlet, Osmanlıcılık gibi dağılmayı önlemeye yönelik bir üst kimlik ideolojisini ortaya koyma iradesi göstermiş ama milliyetçilik, her ne sebeple ve her ne anlamda olursa olsun, yüzyılın sonunda imparatorluk topraklarında yer alan herkes için en baskın ideolojik angajmana dönüşmüştür.

Osmanlı vatandaşlığı çerçevesinde bir birlik fikrinin operasyonel olmadığının kabulü devlet yöneticilerini çözüm arayışlarına yöneltmiş, 20.yüzyılın ilk çeyreği bunu sağlayacak projelerin tartışıldığı ve uygulanmaya çalışıldığı zor seneler olarak tarihe geçmiştir. İttihat ve Terraki Partisi tarafından gündeme getirilen, korumacı iktisadi politikaların kurucu babası Georg Friedrich List’in iktisadi fikirlerini temel alan ve “Milli İktisat” olarak adlandırılan  “Türk Müslüman” girişimci sınıf yaratma projesi, bu projeler arasında en uzun soluklu ve en önemlisi olmuştur. Cumhuriyet bu projeye sahip çıkmış,  iktisat içi (1923 İktisat kongresi, İthal İkameci dönem vb.) ve dışı (1942 varlık vergisi, 6-7 eylül olayları vb.) mekanizmalarla desteklemeye devam etmiştir.

“Milli İktisat”, Osmanlıcılık  ve İslamcılık’tan hızla Türkçülükle beslenen bir Türk milliyetçiliğine kaymakta olan Osmanlı devleti ve bürükrasisinin kararlı tutumuyla gayri-müslimleri dışarıda bırakan bir içeriğe sahip olmuştur. İmparatorluğun, 19.yüzyıl tecrübesinden hareketle 20. yüzyılın ilk 20 yılında bu tür bir kayma yaşanması olağan dışı değildir. Diğer bir değişle Türk milliyetçiliğinin oluşumu bir “savunma milliyetçiliği” üzerinden kurulmuştur.Siyasi elit, devlet ve toplum arasındaki ilişkiyi bu çerçeve üzerinden yorumlamış ve ilgili politikaları hayata geçirmeye çalışmıştır. Her ne kadar (devrim görüntüsünde darbe ya da siyasal dönüşüm, burjuvazinin darbe yapmaktan hiç de uzak durmayan bir sınıf olduğunu unutmadan ne derseniz deyin) 1908 sürecinin ilk bir kaç ayı etnik yelpazenin her unsuruna açık bir “biçimselliğe” sahip olmuş olsa da süreç hızla milliyetçiliğin kıskacına girmiştir. Gene de, 1908 süreci; siyaseti, şu ya da bu şekilde, burjuvazinin oluşturulması ve tasfiyesi çerçevesinde ortaya çıkan uygulamaları şekillendirmiştir.Milli İktisat anlayışı ve Türk Müslüman girişimci sınıf yaratma fikri, bunun üzerinden ete kemiğe bürünmüştür.

Buradaki “milli” gayri müslüm değildir ama sadece müslüman olanlar da değildir yani kelime “yerel” demek değildir.Tersine önce Türk sonra müslüman olması beklenendir.Bunun, Cumhuriyetin ilk yıllarında daha da netleştiğini görüyoruz. İlk başta “müslüman” içine sığıştırılmış bu “Türklük” vurgusunun giderek egemen hale geldiğini görüyoruz.

Peki önce “Türk” olacaktı anlıyoruz da müslüman olmayan Türk var mıydı?Ortodox Türk hıristiyanlar “çakma” bir yapılanma olduğuna göre bahsedilen sadece Türklerdir.Müslüman teba ve Türklük tartışmalarının birbirine girdiği bir dönemde “Müslüman” içine sığıştırılmış bu içerik Lozandan sonra net bir biçimde kendini ifade etmiştir.Projenin özünde bunun olduğunu ve siyasi pratiğin bu içeriğe sahip çıkarak ilerlediğini teslim etmemiz gerekir.İktisadi yapının “Türkleştirilmesi” kelimenin tam anlamıyla Türkleştirilmesidir.

Öte yandan Türk-Müslüman burjuvazi yaratma politikası, siyasal elitlerin girişimci bir sınıfın varlığına teorik olarak hiçbir zaman karşı çıkmadığını göstermektedir. Ancak o girişimci sınıfın, yani klasik gelişme teorisinin dinamik sınıfının, kimler tarafından oluşması gerektiğine dair kesintisiz bir tasarruf yetkisi kullanmıştır ki bu tasarruf 1990lara kadar devam etmiş, daha çok yerel özelikler gösteren (önce kendilerine müslüman sonra Türk diyen) sermaye gruplarının oluşmasını da sağlamıştır. Bu,  bölgenin doğusunu özelikle Kürtlerin (kendine önce Kürt diyenlerin) yoğunlukta yaşadığı yerleri kesintisiz bir şekilde bu etkileşimin dışında bırakma pahasına gerçekleşmiştir.

Bu çerçevede bölgesel olarak Anadolunun batısının, siyaset ve iktisatta, bölüşüm ilişkilerinde egemen olacağı mekanizmalar yaratılmıştır.Cumhuriyet ilk on yılında giderek bütünsel bir ideoloji ve programa doğru ilerlerken bu mekanizma üzerinden etkinlik ve kimlik kazanmıştır.Açıkça burada doğu ve güney doğu dediğimiz bölge iktisat dışı ve içi mekanizmalarla sömürülmüştür.Tarımsal artığın yönü batıya dönüktür. Marşal planı çerçevesinde gelen yardım doğuya değil batıya yatırılmıştır. Fiyat makası, doğuda daha açık kalacak bir şekilde iktisat içi ve dışı mekanizmalarla baskı altında tutulmuştur.Bu artıktan faydalanacak olan sanayi daha çok batı kentlerine kurulmuştur. Sümerbank  ve Tekel örneğinde olduğu gibi kent çeperindeki tarımsal faaliyetle bağlantılı olarak düşünülen sanayileşme politikalarına baktığımızda doğu dışarıda kalmış, neredeyse ürününe doğrudan el konulan bir bölge olarak ortaya çıkmıştır.

Bu ve buna benzer mekanizmalarla Türk müslüman burjuvazi, cumhuriyet tarihi boyunca desteklenmiş ve 1990lar boyunca küresel sermaye ile eklemlenme kapasitesine ulaşmıştır.1960-1980 arasında uygulanan İthal İkameci kalkınmanın “faydalarını” görmezlikten gelemeyiz.Sonuçta Türk Müslüman burjuvazi yaratma projesi amacına ulaşmış görünmektedir.Ama bu burjuvazi beklenebileceği gibi iktisadi liberalizasyonu yaygınlaştımak yerine sınırlandırmak, devleti siyasal liberalizasyonun nesnesi haline dönüştürmek yerine tersini sürdüren tasarufların peşinde olmuştur. Bunun sürdürülemez bir süreç haline gelmesi Türkiye’nin ve bulunduğu bölgenin son 30 yılını anlamak açısından önemlidir ama önce başa dönelim ve bu 1908 sürecin yarattığı tarihsel “eksikliğe” biraz daha girelim. Bu eksiklikler bu sürdürülemezliği oluşturan yapısal etkenlerden bazılarını oluşturmaktadır.

İttihat ve Terakki Partisinin proje olarak ortaya koyduğu ve ondan sonra gelen siyasal elitlerin desteklemekten hiçbir zaman vazgeçmedikleri Türk Müslüman girişimci sınıflar yaratma projesi başından buyana eksik bir toplumsal kurguya sahiptir.1908 süreci üzerinden yükselen proje tüm etnik grupları aşan bir kimlik anlayışına sahip değildi. Bu noktada kaynaştırıcı bir kimlik politikasının özenle uygulanmadığını tam tersine adı geçen projenin tam da adına uygun şekilde kristalize olması için adımlar atıldığını görüyoruz. Bu süreç iktisadi politikaların ince ince ve bölgesel olarak farklılıklar yaratacak çerçevede uluslararası iktisadi yapının eleverişli ortamında uygulanmasıyla sürdürülebilir bir zemine oturtulmuştur. Olmadığı zamanlarda “kadim” devletin merkezi refleksleri hem sağdan hem soldan ortaya çıkmıştır.

İşte bu proje, siyasal coğrafya açısından düşünüldüğünde aşağı yukarı şu manzara ortaya çıkmıştır. Batıda İstanbul merkezli Türk Müslüman burjuvazi, özelikle İthal İkamesi döneminde bu  burjuvazinin yan sanayi ürünlerinin üretilmesi bağlamında kanalize ettiği orta anadolu (Bursa’dan Gaziantep’e kadar geniş, görece ücretlerin düşük, biyolojik paketin ucuz ve emeğin görece örgütsüz puriten muhafazakar kültürün olduğu bölge), ve ülkenin “dışlanmış” doğusu üçlü bir  iktisadi, siyasal ve toplumsal cografik bir hat oluşturmuştur. Buradaki ayrım batı ve orta anadolu arasındaki iktisadi bağın, her birinin üçüncüsü ile olan ilişkisinden daha güçlü olmasıdır.Bu Kuzey-Güney İtalya örneğinde olduğu gibi temelde ikili diyebileceğimiz bir yapının ekonomik, siyasal ve toplumsal olarak gelişmesine, ayrışmasına neden oldu. Bu yapısal ayrışma giderek Türkiye’nin gelişme stratejisini belirleyen bir karakteristiğe büründü: ulus-devlet içi kolanizasyon.

Bu yapısal ayrışmanın siyasi olarak en üst düzey etkileşime girdiği ve bu anlamda  1908 sürecinin “eksik” tarafının tamamlanmasını sağlayacak koşullar ancak 1980lerden sonra oluştu.  Türk müslüman burjuvazi devletin eteğinden düşmek istemese de uluslar arası sermaye ile karşı karşıya kaldı.Bu süreci elinden geldiğince geçiktirmek istedi. Bu noktada, yan sanayi yoluyla bizat kendi gelişimini üzerine kurduğu ama kenedisine önce müslüman demeyi tercih eden Müslüman-Türk girişimci sınıfları ve Kürt sermayesini ve bu sürecin örgütlü örgütsüz güçlerini karşısına aldı ve siyasetin baskılama yöntemlerini destekledi. Bu çerçevede gerek Kürt burjuvazisinin etkinlik alanını (1994 infazları) ve Kürt hareketinin “real” politika içine girmeyi önleyici (parti kapatmalar) gerekse Müslüman-Türk burjuvazisinin alanını (RPnin kapatılması ve benzeri girişimler) ve toplumsal muhalefeti 12 Eylül’ün yarattığı canavarı derinleştirerek 28 Şubat’la sonuçlanan süreçte kontrol altında tutmaya çalıştı.

İki oluşum bu kurgunun devamını engeledi. Kürtlerin politik mobilizasyonu açık bir biçimde bir burjuva karekter taşımasa da bölgede  yerel burjuvazinin gelişmesine imkan sağladı, Türk-Müslüman burjuvazinin bütün aksi çabalarına rağmen.  İki, tam bu noktada  ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Kuzey Irak’ta oluşan iş potansiyeli ile İstanbul, Anadolu ve Kuzey Irak arasında uluslararası sermayenin de onay verdiği bir girişimciler hattı oluşturmanın zorunluluğu batının enerji krizine çözüm olarak ortaya çıktı. Bu hat üzerindeki her bölgesel girişimci aktör hattın bozulmasına taraf değildi. Bu hat aynı zamanda 1908’de başlayan sürecin eksikliğini gidermek  için bir fırsat yarattı. Batı Türkiye ve Kuzey Irak arasında kalan yukarıda bahsettiğimiz bölgeler tarihte ilk kez kapitalizmin düzenlemesi çerçevesinde iktisadi, siyasi ve  toplumsal dönüşümlere sahne olma potansiyelini gösterdi. Kürt iş adamları hem Türkiye’de hem Kuzey Irak’ta bu hattın vazgeçilemez unsurlarına dönüştü ve gerçek bir Kürt girişimci grubu ilk kez bölge hakkında söz sahibi olmaya başladı. İşte bu dinamik sınıf,  “Müslüman” Türk ve Türk “Müslüman” burjuvazinin ittifakına hem imkan verdi hem de ittifaka dahil oldu. Böylece Erbil’den Diyabakıra, Gaziantepten İtanbul’a oradan Londra ve New Yorka “paranın” ve ona ivme kazandıracak enerji kaynakları kullanım haklarının dolaşıma kesintisiz girmesini garanti altına almak isteyen bir hat kurulmuş oldu. Bu esasen “batı” (ABD, AB vs) ve “doğu” (Rusya, Çin vs) kapitalizmini karşı karşıya getiren, uluslar arası ilişkileri hareketlendiren en önemli hattır.

Bu durum, bölgede Sovyetler Birliğinin çöküşü ile ideolojik destekten yoksun kalan ve başından son zamanlara kadar bir Kürt burjuva devrimine açık bir şekilde destek olmayan, hatta  “karşı” olduğunu söyleyebileceğimiz PKK’nın bu anlamda tarih dışı kalmasına sebep oldu. Deyim yerindeyse 1908de eksik başlayan ve eksik gelişen sürecin tamamlanması yani siyasi cografi bir bütünün oluşması, kısaca “Anadolu Burjuva Devrimi”nin tamamlanmasını “engellemeye” yönelik bir tutum içinde faaliyetlerini son zamanlara kadar sürdürdü.

1908le başlayan ve bugünlerde tamamlanma sürecine giren dönüşüm, 200 yıldır var olan Kürt sorunun yapısal çözümünün yolunu açtı.Çözümün ne olacağını gösterdi.Bu çözümde PKK’ya bu haliyle yer olmadığı belirlendi.Anadolu’nun girişimci sınıfları ile batı kapitalizmi merkezli uluslararası girişimci sınıfların ittifakı tarihsel dinamizmlerini politik bir güce çevirerek PKK’yı silahsız bir organizmaya dönüştürmenin ve “real”siyasetin içine sokmanın yolunu aramaya itti. PKK sahneden çekilirken 1908 sürecinin ötesine geçececek demokratik siyasal bir sistemin yerleşmesi için gerekli dönüşümleri Türkiye’nin önüne koydu.  Batı kapitalizmi anacak bunu hallederek enerji krizini aşabileceğini gördü.Gezi Parkı kalkışması bunu bir adım öteye taşıdı.  Gösterilen bu yolun anayasal güvence altına alındığı gün 1908de başlayan eksik süreç nihayi sonuca ulaşmış ve bu girişimci sınıfların oluşturduğu ittifak ve dinamizm ve kendi aralarındaki konsadilasyon gerçekleştiğinde, bölgedeki tüm diğer ülkelere tutulması gereken “rasyonel” yolun ne olduğunu gösteren somut bir örneğe dönüşmüş olacak ve tam manasıyla bir “burjuva demokrasisi” doğmuş olacaktır.

Ama bunun önünde yapısal bir sorun var.

Müslüman Türk burjuvazi yani bugünkü siyasal iktidarın arkasındaki girişimci sınıflar, ithal ikameci dönemde İstanbul sermayesin eteklerinde büyümüş bu sermaye grubu, montaj sanayinin gerektirdiği yan ürünlerin üreticileri ve ilintili ticaret grupları artık sadece balata yaparak ya da ticaret sermayesi içinde kalarak zenginliğine zenginlik katamaz duruma gelmiştir. Son 30 yılda emeğin piyasa değerinin çok düşük olduğu, ücretleri aşağıda tutmanın türlü mekanizmalarının bulunduğu bir yerde  olsanız bile, bu, kar oranlarını yüksek tutmak açısından zor bir iktisadi faaliyettir özelikle küresel ekonomik dinamikleri göz önünde bulundurduğumuzda. Yapılabilecek ne kalıyor geriye?Kar oranların yüksek olduğu bazı alanlara kaymak. Uyuşturucu ticareti ile ilgilenemeyceğinize göre geriye legal alanda iki sektör kalmaktadır: Finans kapital ya da emlak rant.  İşte Müslüman Türk burjuvazisi bu sektörlerden ilkinde var olan “sıkışıklık” nedeniyle ikincisine yönelmiştir.Bu yöneliş bölgesel mütahitlik hizmetlerindeki son dönem daralmalarla agresif bir eğilime dönüşmüştür. Arazi geliştime sıkıntılarına ve kentsel dönüşüm meselelerine  bu açıdan bakmak gerekir. İktidarın son 5 yılı bunu göstermektedir.  Önceden “cinayet” olarak nitelen bir meselenin faili olma arzusu başka nasıl açıklanabilir?Ama burada önemli olan, bu durumun, yukarıda bahsettiğimiz hattın sorunsuz olmadığını, olamayacağını yani bir konsalidasyon ihtiyacının olduğunu bize göstermesidir. Bu hatta siysal olarak kim hakim olacak, sermaye sahipleri arasındaki konsalidasyonu kim nasıl sağlayacak soruları ortadadır ve bahsettiğim yapısal sorunun özüne işaret etmektedir.

Bunu biraz daha açıkça ifade edelim.Kısaca burjuvazinin kendi içinde yukarı çıkışların zorluğu (upword mobility) bu gruplara emlak-rantı gidebileceği neredeyse tek bir yer olarak bırakmış, bu, özelleştirme kanalına giren devlet bankaları meselesinin gölgesinde gerçekleşmeye başlamıştır.İşte nirengi noktası budur.Finas kapitalin içine girmek uzun sürebilecek bir süreçtir, çetrefilli bir yoldur.Özelleştirme yoluyla el değiştirme uzun süreler beklemeyi gerektirebilir.Örtük bir iktisadi rekabet açık bir savaşa dönüşebilir/dönüşmektedir.Siyasi iktidar bir taraftan kentleri yeni zenginleştirme alanlarına dönüştürürken öte taraftan finas kapitalin içine devlet bankalarını özelleştirerek girmeyi kolaylaştıracak siyasi ve iktisadi adımları atmak istemektedir.Bu ise ancak plebist bir siyasal sitem içinde gerçekleşebilecek bir “mobility” öngörmektedir. Devlet ve toplum arasındaki ilişkiyi “yüksek modernite” üzerinden kurgulayarak, otoriter eğilimlerini olağanlaştırarak, bireysel örgürlüklerin evresel meşruluk zeminini kaydırmaya çalışarak ve bunu toplumsal ayrıştırma aracına dönüştürerek seçmen bloklaşması yaratmak ve bunu, bir siyasal sistemin “demokratik” özü olarak ifade edip “plebist”beklentileri kurumsallaştırmak bu formülün olmazsa olmazlarıdır. İşte bu sebeple Taksimden ve cinayet olarak adlandırılmış projelerden vazgeçilemez.

Vazgeçmek, yeni bir siyasetin kazanımı olacaktır. Gezi kalkışması, bu çakışma (ne İzmir’deki ne de diğer kentlerdeki meseleler  bunadoğrudan dahil edilmelidir. Mekanla siyasetin, yerellikle hakların ve merkezle yerelin dinamiğini en iyi okuyabileceğimiz bir zamanı yaşıyoruz.), hükümetin rant bağlantılarıyla ilgili arzu kabarmasına karşı Türkiye için yep yeni bir siyasal içeriği gündeme oturtmuş bu çakışma, yukarıda bahsettiğim sermayederler arasındaki mobilite zorluğunu ve taşıdığı konsalidasyon sorunlarını açığa çıkarmıştır.

Unutmayalım emlak-rant hattı aynı zamanda belediyeciliğin temel prensibi olan kamu yararını paramparça eden, belediye başkanlarını hiçleştiren bir güce sahiptir. Onu hiçleştirecek olanı da sınırsız güçle donatmak eğilimdedir ve bunu yapacak J.J. Rouseaucu bir iktidar paylaşımı ve kullanımı bu ülkenin bilmediği bir şey değildir. Küreselleşmenin dinamikleri ile birleşen böyle bir rant sarmalı yüksek moderniteye özgü siyasal yapılanma olmadan mümkün olmaz. Hayatları biçimlemek gibi yüksek moderniteye özgü siyasal kültürün devamlılığını canlı kılacak mekanizmalar olmadan arazi geliştirmek, kentsel dönüşüme yönelmek, büyük modernist projeleri ortaya koymak mümkün olamaz.

Başka yerlerde de yaşandı rant krizleri diye sorugulayanları duyar gibiyim. İspanya’daki 2005 krizi burada da ortaya çıkmaz mıydı? O yönde gitmiyor muyduk? İşte bu sorunun yanıtını, son 5-6 yılda iyice kristalleşen Türkiye’nin Ortadoğu politikasında aramak gerekir. Türkiye Irak’ın bıraktığı “Sünni” boşluğu doldurmaya soyunarak geleneksel Saudi ortadoğu politikasının (1980lerde Irak-İran açmazı örneğinde gördüğümüz üzre)  finasal desteğini (Tüm arap sermayesi bunu kapsamıyor) alarak oluşabilecek balonun şişmesini ötelemektedir. Bu sermaye iktisadi mekanizmalarla gelse de “siyasi sıcak” paradır. Emlak rant sermayesi bunun farkındadır ve arazi geliştirmenin yollarını ararken finans kapitalin içine girmek stratejisini belirgin hale getirmektedir. İşte bu sebeplerle siyasi iktidar sülieti bozana sadece küsebilmektedir.İşte bu sebeple Taksimden, ama özelikle üçüncü köprüden ve benzeri projelerden geri adım atılamaz.Geri adım atmak emlak-rant gruplarının hareket alanını sınırlayacaktır.Tam da bu sebeple burjuvazinin kendi içinde başlamış rekabeti daha da sıkıştıracak sivil hareketlerin genişlemesinden korkulmaktadır. Özelikle üçümcü köprü ve havaalanı projesi bu emlak-rant sarmalının arazi geliştirme konusunda umut bağladığı, gelecek 10 yılı bu bağlamda garanti altına alan bir güce sahiptir. Gezi parkı ve Taksim ise korkulanın sembolik ifadesine dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle kışla projesi iktidarın sembolik yansıması değil ta kendisidir.

Yukarıda bahsettiğim burjuvazinin gelişim tarihi, ilk kez bu kadar güçlü bir şekilde ulaslararası sermaye ile eklemlenmiştir. Bu hattı yönetmek, aynı zamanda yerel ve bölgesel siyaseti yönetmek ve paranın dolaşımını belirlemek anlamına gelmektedir. Ne zaman Erbil’den İstanbul’a oradan Londra ve New York’a kurulmuş girişimciler ittifakı kendi arasında konsalidasyona gidip bir burjuvazi birliği oluşturursa ve bunu oluştumak için siyasal liberalizmin minumum gerekliliklerine sahip çıkarsa,  o zaman 1908 süreci tamamlanmış olacaktır. Bu, sermayenin kendi içinde yaşadığı savaştır ve milli iktisat uygulamasının siyasi cografik ayrıştırıcı özeliklerinin ortadan kalkması için kaçınılmazdır. Gezi Parkı ortaya koyduğu taleplerle, kürt hareketi geldiği nokta itibariyle  bu konsalidasyonun neleri “kesinlikle” ihtiva etmesi ve etmemesi gerektiğini sermayedarlara, siyasi partilere, sivil toplum örgütlerine, örgütlü örgütsüz muhalefete, kısaca tüm Türkiye ve bölgeye, ve ama bizzat AKP iktidarına anlatmaktadır. Gelecek bir kaç yıl bu çerçevede “tam” bir burjuva demokrasisi olup olamayacağımızı gösterecektir.

[1] Bu yazı 10-13 Hazirin 2013 tarihlerinde yazılmıştır. Yazıyı okuyup değerlendirme yapanlara teşekkür ederim.

* Bu yazı Mesele’nin 92. sayyısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir