Kadir Cangızbay’la Söyleşi: ‘İstikbâl, sınırsız bir kolektifleşme özgürlüğündedir’

Facebooktwittergoogle_plusmail

Yunus Öztürk

Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle Türkiye’de “rejim” tartışılmaya başlandı. Daha çok “Parlamenter Sistem” ile Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilirse uygulayacağını söylediği “Başkanlık Sistemi” ekseninde bir tartışma sürüyor. Başkanlık sistemine geçiş yönündeki ilk öneriyi Turgut Özal getirmişti, daha sonra bu tartışmalar unutuldu. Tekrar nükseden bu tartışmaları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz Türkiyesinde, özellikle de bugünlerde, siyasal sistemi ‘parlamenter’di, ‘prezidansiyel’di diye kavramlar üzerinden tartışmak, her şeyi kendi elinde toplamak isteyen ufuksuz ve çok tehlikeli bir despotun ayak oyununa gelmektir. Erdoğan, 12 Eylül’ün siyaseti yasaklayan rejimini daha da koyulaştırmıştır.

O halde Türkiye’de bir rejim sorunu vardır, diyebilir miyiz?

‘Türkiye’de bir rejim sorunu var mı?’ sorusuna verilecek cevap, “Türkiye’de, her şeyden önce bir Erdoğan sorunu var” olabilir. Ancak, Erdoğan kadar çapsız birinin Türkiye’nin baş sorunu haline gelmesine yol açan, insanların kendi sorunlarını tanımlayıp ele almalarının ve bir çözüme ulaştırmalarının önünü tıkayan, seçim/siyasal partiler/sendikalaşma ve ‘terörle mücadele’ye ilişkin yasal düzenlemelerdir.

Türkiye’de son rejim tartışması ve rejim değişikliği 12 Eylül askeri darbesinin ardından gerçekleşmişti. Bu tartışmalar 1990’lar ve 2000’ler boyunca çeşitlenerek sürdü. 2000’lerde rejimin temel niteliği olarak görülen “askeri vesayet” tartışmaların odağına yerleşti. Bugün ne değişti, bütün bu tartışmalardan geriye kalan nedir? Geniş toplum kesitleri açısından anlamlı açılımlar yapılabilmiş, kazanımlar sağlanabilmiş midir? Öte yandan, parlamenter rejim işleyiş bakımından çeşitli zaaflar da barındırıyor. Başkanlık sistemi parlamenter sistemin alternatifi olabilir mi?

‘Askerî vesayet’ kavramı üzerinden giderek ülke siyasetini asker-sivil karşıtlığı eksenine hapsetmek, bu eksen temelinde okumak, ‘ordu-gençlik elele’ verirse salaha ulaşmayı uman ilkellikle aynı düzlemde yer alan ve aynı derecede aldatıcı bir yaklaşımdır. Ne dediğimizi biraz daha açmak açısından şunu söyleyelim: 12 Eylül askerî darbesinin ve bu darbeyle tesis edilen rejimin patronu ‘sivil’ Özal, daha doğrusu onun şahsında somutlaşan engerek kapitalizmidir.

Bu engerek kapitalizminin en pespaye araçlarından başta geleni ise etno-kültürel ve mezhepsel temelli ‘açılım’ hokkabazlıklarıdır. Bunlar hokkabazlıktır; zira insanlara, değil özgürce örgütlenme ve kendi hayatları üzerinde söz ve müdahale hakkına sahip olma, eşit seçme ve seçilme, yani asgarî vatandaşlık hakkını kullanma imkânı dahi tanımayan bir rejimin, demokratikleşme kisvesi altında insanları, kendi kendilerini kendi dışlarından verilmiş kategorilere hapsetmeye sevk edip tarih üretemez mumyalara dönüştürmek üzere kurulmuş allı pullu, davullu zurnalı panayır tezgâhlarından başka bir şey değillerdir.

‘Kültürel çoğulculuk’, ‘inancına göre yaşama özgürlüğü’, ‘çok-hukukluluk’ gibi ilk bakışta insan özgürlüğünden yanaymış gibi görünen kavramlar aracılığıyla yapılmak istenen, insanın özgürleşip tarih üretmesinin önünü keserek ‘tarihin sonu’nu ilân etmek, yani ABD önderliğindeki Yeni Dünya Düzeni’ni insanlığın hem ideal hem nihaî düzeni konumuna oturtmaktır ki, böylesi bir konjonktürde uluslar-üstü güçlerin kullanımına en açık, en müsait unsurlar da, Aydınlanma’nın, yani insanın cinsiyetler/ırklar/dinler/mezhepler/kültürler-ötesi türsel tekliğinin yanı sıra beşer-dışı (Tanrı, kader, iklim, ırk vb.) hiçbir referansa başvurulmaksızın ele alınacak etik bir özne ve bizatihi bir değer olarak kabûl edilmesinin, dolayısıyla insan haklarının evrenselliğini ve hukukun evrensel ilkelerini tanımanın binlerce yıl gerisinde kalmış dinci-mezhepçi siyasal hareket ve gruplaşmalar olacaktır.

12 Eylülcülerin yapmış olduğu Anayasa hala yürürlükte.  Başkanlık sistemine itiraz edenlerin niyetlerinden bağımsız olarak savundukları parlamenter sistem 12 Eylül ile belirlenmiş olan mevcut yapı değil mi?

Türkiye özelinde bakıldığında, 12 Eylül’ün getirdiği ve ön gördüğü sınırlama ve baskıları daha da ağırlaştırırken, Alevî, Kürt, Roman ‘açılım’ları türünden panayır şenlikleri aracılığıyla insanların asgarî vatandaşlık haklarının gaspedilmesini sürdürüp meşrûlaştıran AKP iktidarı, aynı zamanda adından başka hiçbir şeyi parlamenter olmayan bir rejimin de kurucusu olmuştur: Seçmenlerin sadece yüzde 26’sının oyları, oyların da sadece yüzde 34’ü ile Meclis’in yüzde 65’ten fazlasını kapatan bir partinin iktidarında, ön seçim, tercihli oy pusulası ve vekillerin geri çağrılması da söz konusu olmayınca, parlamento, çoğunluk liderinin despotluğuna meşrûluk kazandıran bir emir erleri tiyatrosu konumuna indirgenmiştir. Yüzde 10 seçim barajına ilaveten AKP/Erdoğan tarafından -Baykal/CHP desteğiyle de- getirilen, siyasal partilere hazine yardımını yüzde 7 barajına bağlama düzenlemesi, seçmenlerin özgürce oy kullanmalarını kısıtlamanın ötesinde Meclis kompozisyonunu sadece gayri adil değil, hem malî hem de siyasî açıdan, kelimenin tam anlamıyla dolandırıcılıkla da malûl kılmıştır.

Başkanlık rejiminin zaafları nedir ki, 12 Eylül parlamenter sistemini ondan daha demokratik bir sistem olarak savunma noktasına geliniyor?

Mevcut sistem gerçek bir parlamentarizm değildir ki, başkanlık sistemiyle karşılaştırılıp bir değerlendirilmesi yapılabilsin. 12 Eylül’ün öngördüğü bu sistem, AKP iktidarında tam tamına bir ‘yüreksiz haramîler’ sistemine dönüşmüştür: Haramîler, ama yüreksiz haramîler; zira harama el koymanın gerektirdiği haydutluğu bile doğrudan kendileri yapamayıp, o pek bir karşı oldukları darbecilere borçlu olan tatlı su haramîleri.

Bunlar tatlı su haramîleridir; zira askerin açıktan açığa tüfekle-tankla yaptığı darbeyi, Meclis’teki çoğunluğuna dayanarak kolaylıkla onaylattığı torba yasalarla hemen her gün ve her konuda yeniden yapmaktadırlar, ‘reis’lerinin üniformasız askerleri olarak; ki, bu noktada şunu da belirtmek gerekir: Beş kişilik bir komitenin diktatörlüğü, tek kişinin diktatörlüğünden en az beş defa daha az anti-demokratik; darbecilerin düzlediği bir zeminden bilistifade, dolandırıcılık ürünü bir sayısal çoğunluğa dayanarak en akıl almaz hukuk tanımazlıkları yasa diye karşımıza çıkartıp ‘millî irade’ adına yürürlüğe koyanlar da, kelleyi koltuğa alıp açıktan açığa darbe yapmış olanlardan sonsuz derecede daha ‘düşkün’ yaratıklardır.

Demek istiyorsunuz ki, gerçekte herhangi bir demokratik meşruiyeti olmayan bir “yasal” zemine dayanıyorlar. Tam da bu sebeple söz konusu “yasal” zemin üzerinde kurulu olan rejim ister parlamenter isterse başkanlık modeli olsun, geniş kitleler açısından pek bir şey fark etmiyor.

Torba yasalar konusunda, en somutundan bir örnek üzerinden gidelim: İktidarın doğrudan doğruya baş sorumlusu olduğu Soma Katliamı mağduriyetlerini şu ya da bu ölçüde telafi etmeye yönelik yasal düzenlemelerin Meclisten geçmesini, yürütmeyi yargı denetiminden çıkartma şartına bağlamak, tam tamına, en mükemmelinden bir ahlâksızlık, istismarcılık, şantajcılık, daha da önemlisi hem acımasızlık, hem de utanmazlık olup, sistemin parlamenter veya prezidansiyel olup olmamasıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Torba yasa ve/veya referandum paketi metodunun doğrudan ilişkili olduğu tek şey vardır ki, o da doktor veya avukatından semt pazarcısına kadar müstakil emeği büyük sermayenin kölesi hâline getirme stratejisi doğrultusunda, daha şimdiden neredeyse tümüyle yok edilmiş mahalle bakkallarına mal veren stokçu, karaborsacı ve de şantajcı ‘toptancı bayi’ -ki, başbakanın eski işlerinden biri de budur- pratiğidir: Hangi mala ki talep yoğun, o maldan vermek için, gariban bakkala en satılmayan maldan da satın almayı şart koşmak.

Neoliberalizmin son derece başarılı bir algı yönetimi var: Eski rejimin anti-demokratik yönlerini öne çıkartırken, eksiklerini ortaya koyarken son derece cömert. Ancak yeni olarak vaat ettikleri rejim daha mı demokratik? Tayyip Erdoğan, başkanlık sistemiyle ne vaat ediyor? Erdoğan gibi bir liderin uygulayacağı başkanlık sisteminin diktatoryal yetkileri artıracağı ve siyasal yetkenin suistimal edileceği yönündeki kaygıları paylaşıyor musunuz?

Buraya kadar söylediklerimiz açısından bakarsak, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi sadece rejimin cumhuriyet olmaktan çıkmasını değil, ülkenin de bölünmeye kadar gidebilecek, dolayısıyla iç çatışmaları, hatta bir iç savaşı getirebilecek bir sürece girmesi demek olacaktır. Yukarıda da değindiğimiz gibi, dinci-mezhepçi ideolojiler için ‘insan’ kavramı hiçbir şey ifade etmez; dolayısıyla insan hakları, vatandaş ve hukukun tekliği gibi ‘cumhuriyet’in olmazsa olmazlarının da hiçbir işlemsel değeri yoktur.

Bu durumda, Erdoğan’ın fiilî bir başkanlık sistemine yönelmesi, ‘cumhuriyet’le örtüşük olarak tesis edilmiş ‘ulus devlet’ formunun getirdiği sıkıntıları, bizleri karşı karşıya bıraktığı açmazları, somut/gerçek insan topluluklarının ulus/devlet-aşar bir özyönetim üzerinden değil, tam tersine ulus-öncesi feodal formlara geri dönerek aşmayı deneyecek bir ilkellikle de karşı karşıya gelecek olmamız anlamına gelecektir.

Rejim değişikliği öneren adaylardan biri de, Selahaddin Demirtaş. Radikal demokrasiden ve demokratik özerklikten söz ediyor. Sosyalist solun da önemli bir bölümünden destek alıyor. Radikal demokrasi ve demokratik özerklik parlamenter sisteme ve başkanlık sistemine alternatif midir? Parlamenter sistem, başkanlık sistemi ve federatif özerklik dışında demokratik bir seçenek yok mudur?

İşte tam da bu bağlamda Demirtaş’ın, seçimi kazanamasa bile yüzde 10’u aşan, hele yüzde 20’ye yaklaşan bir oy oranına ulaşması, Erdoğan’ın hepimizi götürmekte kararlı olduğu felaketlere karşı yeni alternatiflerin formüle edilip gündeme getirilmeleri açısından bir hayat öpücüğü olacaktır. Ancak, üniter ulus-devletin demokratikleşip huzur ve barışa kavuşması konusunda düşünürken hiç akıldan çıkartmamamız gereken bir husus vardır ki, o da, federal sistemlerin üniter yapılardan kalkılarak değil, tam tersine ayrı/farklı yapıların, kendi varlıklarını birbirlerine emanet etmek suretiyle birlikte güçlenmek üzere birbirleri içinde erimeksizin karşılıklı güven temelinde kucaklaşmaları şeklinde varlık kazanmış siyasal formasyonlara tekabül ettikleri, dolayısıyla federalizmin, karşılıklı itimatsızlıklardan doğan sorunlara bir çözüm oluşturma ihtimalinin çok düşük olduğudur.

Bu durum dikkate alındığında, öncelikle yapılması gereken, ülkede bir itimat/güven ortamının yaratılmasıdır; bunun ön koşulu ise birilerinin birilerini yok saymasına, yok etmesine, kontrol altına alıp nefessiz/sessiz/etkisiz kılmasına yönelik kurum, düzenleme ve uygulamaların ortadan kaldırılmasıdır ki, bu noktada yapılacak ilk şey Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilir ve zorunlu din dersleri kaldırılırken, din eğitimini devlet tekeli/güdümünde tutmaya yönelik her türlü kısıt ve yasağa da son verilmesidir.

Türkiye’de dmokratik hakların ve özgürlüklerin Batılı anlamda bile olmadığını bilerek söyleyecek olursak, demokratik bir rejimde aramamız gereken özellikler neler olmalı? Örneğin seçim barajı böyle bir rejimin önünde bir engel teşkil etmiyor mu?

Yüzde 10’luk seçim barajıyla yüzde 7’lik hazine yardımı barajının kaldırılıp herkese eşit derecede seçip seçilme hakkının tanınması, kendi başına hiçbir sorunun çözümü değil, ancak her çözümün de mutlak ön koşuludur. Aslında, bu da yetmez: Her bir oyun eşit derecede değerlendirilmesini mümkün kılmak üzere ‘milli bakiye’ sisteminin geri getirilmesi ve bu sistemin ortaya çıkartacağı komplikasyonları aşmak için de Türkiye Milletvekilliği ihdas edilmesi, sadece ahlakî açıdan değil, aynı zamanda ülke bütünlüğünü sağlama yolundaki pratik getirileri açısından da üzerinde ısrarla durulması gereken hususlardır. Bu arada şunu da söyleyelim ki, hem seçim barajını inatla muhafaza edip, hem de Kürt siyasal hareketinin Türkiyelileşmemesinden bahsetmek, en şahanesinden bir beyinsizliğin değil ise en alçakçasından bir ikiyüzlülüğün dile gelmesinden başka bir şey değildir.

Üniter ulus-devletin getirdiği sıkıntıları aşmanın yolunu, post-modern bir özgürlükçülük kisvesi altında kimlik merkezli kolektif haklar ihdas, dolayısıyla da alt-vatandaş kategorileri tesis etmekte arayıp dibi-sonu olmayan bir ‘yeniden kabileleşme’ girdabına kapılmak istemiyorsak, yapılması gereken şey, bireylerin verili ortak özellikleri temelinde değil, birlikte başaracakları ortak işler, üretecekleri ortak eserler temelinde sınırsız (devletlerin sınırlarını da aşan) bir örgütlenme, yani yeni yeni birlikler oluşturma özgürlük ve olanaklarına sahip kılınmasıdır.

Bu son söylediğimizi slogan kısalığında ifade edecek olursak, ‘istikbâl, kolektif haklarda değil, sınırsız bir kolektifleşme özgürlüğündedir’ ve şunu da unutmamak gerekir ki, tanınmamak ve/veya yok edilmek istendiği durumda/ölçüde/sürece kimliğimiz varlığımızın kalesidir; ama aynı zamanda kişiliğimizin de hapishanesi.

* Bu yazı Mesele’nin 92. sayısında yayınlanmıştır.

 

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir