Filistin, insanlık durumu için bir turnusol testidir

Facebooktwittergoogle_plusmail

Foti Benlisoy

Getto (ghèto) İtalyan menşeili bir sözcük.  İlk defa olarak Venedik’te, 1516 yılında inşa edilen ve hukuki ve fiili ayrımcılığa tabi olan Yahudileri kentin kalan nüfusundan tecrit etmeye dönük yerleşim birimi (Yahudi mahallesi) için kullanılmış. Kelimenin atık, cüruf ya da çöp anlamına gelen “ghet” kökünden geldiği tahmin ediliyor. Gettolar malum, Yahudilerin eşit vatandaşlık haklarına kavuştuğu modern zamanlara kadar Avrupa’da Yahudi nüfusu barındıran birçok kentin doğal sayılan bir parçasıydı. Fransız Devrimi’nin ardından gettolar Avrupa’da birer birer ortadan kalktı. Örneğin Frankfurt gettosu 1868 yılında yıkıldı. Ancak o zaman sanılanın aksine gettoların sonu daha gelmemişti. II. Dünya Savaşı sırasında Naziler Yahudi (ve bazen de Roma) nüfusunu tecrit etmek için Doğu Avrupa’da bir dizi gettoyu yeniden inşa etti. Bugün getto dendiğinde aklımıza gelen, insanların açlık, salgın hastalıklar ve Nazi terörü karşısında ayakta kalmaya çalıştığı bu Nazi gettoları.

21 Haziran 1943’te Heinrich Himmler imzalı bir kararnameyle bu gettoların yıkılması, getto ahalisinin de toplama kamplarına transferi emredilir. “Yahudi Sorunu”nun “nihai çözümü” için düğmeye basılmıştır; soykırım, İbranicesiyle shoah başlamıştır. Neticede gettoları Avrupa tarihinden silen ne Aydınlanma ne Fransız Devrimi ne de herkese eşit vatandaşlık haklarının tanınması olur. Gettoları tarihe karıştıran soykırım, getto ahalisinin kitlesel ölçekteki tasfiyesidir. Bu cinai tasfiye, öyle sessiz sedasız da olmaz aslında. Varşova gettosundaki Yahudi direniş örgütleri, aynı yıl, gettoda kalan nüfusun Treblinka ölüm kampına transferine mani olmak için ayaklanma kararı verir. Ayaklanma Nazilerin üstün silah gücüne karşı bir ay boyunca direnir; ancak neticede direniş kırılır, Naziler gettoyu yeniden ele geçirir. “Nihai çözüm”ün önünde artık herhangi bir engel kalmamıştır.

Gazze gettosundaki direnişin akıbeti, tıpkı Varşova’da olduğu gibi, insanlık durumumuz için bir turnusol testi sayılabilir pekâlâ. Direniş kaybederse, yani Gazze (ve Filistin) halkı teslim alınırsa gettonun sonu yeni bir shoah olacak. Retorik icabı bir abartma değil bu. “Araplara ölüm” sloganlarıyla nümayiş yapan İsrailliler, Araplara dönük bir katliam, hatta soykırım çağrısı yapan siyasetçiler, “Araplar gaz odalarına” şeklindeki duvar yazılamaları, neo-Nazi sembollerini kullanarak İsrailli barışseverlere dönük saldırılar İsrail’deki bir grup “aşırı” ya da “şahin”in işi deyip küçümsenecek şeyler değil. Filistinli kadınlara tecavüz etme, Gazzelileri kırımdan geçirme çağrıları utanıp sıkılmadan, alenen ve giderek daha fazla yapılıyor. Gazze’nin tüm nüfusu askeri hedef alınıyor, okullar, hastaneler “meşru” birer askeri hedef sayılabiliyorsa durup düşünmek gerek.  Bütün bunlar, gettonun sonunun bugün değilse yarın bir “shoah” olacağını, geçmişte Avrupa’daki “Yahudi sorunu”nun sonu için olduğu gibi “Filistin sorunu” için de sonun bir “nihai çözüm” olacağını gösteriyor.

Aslında bir “İsrail sorunu” ile karşı karşıya olduğumuz açık. İsrail, Filistinlilere uygulanan şiddeti meşrulaştırmak için onları insandışılaştırıp adeta bir “terörist halk” olarak algılatmaya çabalıyor. Böylece dünyanın en güçlü beşinci silahlı gücü ve “nükleer kulübün” üyesi İsrail, işgal altındaki silahsız bir halka karşı “nefsi müdafaa” ya da “hayatta kalma savaşı” verdiğini iddia edebiliyor. Filistinli imgesi şeytanlaştırılarak verilen mücadele bir “varoluş”, bir “ölüm-kalım” mücadelesi mertebesine yükseltiliyor. Ancak bir kez bu “ya biz ya da onlar” mantığı benimsendiğinde artık nerede durulacağı meçhul. Artık bir ulusal var kalma mücadelesi olarak anlaşılan siyaset, ister istemez daha saldırgan ve daha askeri bir mahiyet kazanıyor. Irkçı işgal politikası, İsrail siyasetinin yozlaşarak ordunun, gırtlağına kadar yolsuzluğa bulaşmış politikacıların, aşırı dinci ve milliyetçi partilerin etkisinin artmasına neden oluyor. Sivil kurumlar, hukuk ve demokrasi hızla aşınırken, toplumsal hayat güvenlik paranoyasının, kuşatılmışlık psikolojisinin, yabancı düşmanlığının ve şüphenin esiri oluyor. Gündelik hayat rutininin tümü güvenlik korkusunca belirleniyor, eleştirel düşünce baskı altına alınıyor ve toplumsal hayat militerleşerek şiddete ve ırkçılığa teslim ediliyor.

İsrail Filistin’i parçalar ve Gazze’yi bir gettoya dönüştürürken aslında bizzat kendisi giderek tepeden tırnağa silahlanmış bir gettoya dönüşüyor. İsrail kendi nüfusu için bir hapishane, bir yeraltı sığınağı, Siyonizm karşıtı solun önemli isimlerinden Michel Warchawski’nin deyimiyle bir “açık mezar” haline geliyor. Hannah Arendt daha 1948 yılında Siyonizmin, yani Filistin’i sömürgeleştirme girişiminin onu dejenere edeceğini, müstakbel İsrail’i bir Sparta’ya, yani militarist-otoriter bir rejime dönüştüreceğini yazıyordu. Bugün bu kehanet tam manasıyla gerçek oluyor. İşgali ve ırkçı apartheid rejimini sürdürmek adına İsrail, (bölgedeki istikrarsızlıktan da cesaret alarak) her türlü çılgınlığı deneyebilecek bir (Norman Finkelstein’ın deyimiyle) “deli/çılgın devlete” (lunatic state) dönüşüyor.

Bu “çılgın devlet”, söylemleri itibariyle edebiyat aleminden bir başka devleti, Okyanusya’yı giderek daha fazla andırıyor. İsrail ordusunun Gazze’ye dönük kara harekâtını nasıl gerekçelendirmeye çalıştığına bakalım örneğin: “10 gündür karadan ve havadan süren Hamas saldırıları ve bir ateşkese ulaşmaya dönük girişimlerin reddedilmesi üzerine İsrail Savunma Kuvvetleri, Gazze Şeridi’nde bir kara operasyonu başlatmıştır.” Açıklamada her şey birbirine girmiş; saldırganla saldırıya uğrayan, faille mağdur bütünüyle yer değiştirmiş. On yıllardır işgal altında olan, sürgüne ve bir toplama kampında yaşamaya mahkûm edilmiş bir halk saldırgan, sömürgeci apartheid rejimi ise “meşru müdafaa” hakkını kullanıyor. Orwell’in 1984’indeki Okyanusya’nın “yeni-konuş” dilinin şıp demiş burnundan düşmüşü olan bir dil.

George Orwell’in 1984’ündeki Hakikat Bakanlığı ve onun ürettiği “yeni-konuş”, mevcut vokabülerin arındırılmasını, sadeleştirilmesini, dolayısıyla da düzenin sorgulanmasını mümkün kılabilecek kelime ve kavramların ortadan kaldırılmasını hedefliyordu. Eleştirel bir düşünsel tutumu daha doğuş anında, yani dilde ve dolayısıyla da zihinde mümkünsüz kılacak bir dilsel temizlik veya tasfiye operasyonuydu söz konusu olan. Hakikat Βakanlığı’nda çalışan Syme, bu projeyi oldukça yalın bir biçimde tarif eder: “Bu muhteşem bir şey, kelimeleri yok etmek.” İsrail’in yeni-konuşundaysa yok edilen ilk kelime “işgal”dir. Önce Oslo süreci, sonrasındaysa İsrail’in Gazze’den tek taraflı geri çekilişinin akabinde “işgal”, Filistin meselesine dair tartışmalarda neredeyse tamamen unutulmuştur. Bu kelimeyi ana akım uluslararası medyada duymak giderek imkânsız hale gelmektedir.

Filistin’in işgali ve sömürgeleştirilmesine dair terimler tartışmadan (dilden) tasfiye edildiğinde faille mağdurun rahatlıkla yer değiştirdiği bir manzarayla karşılaşmamız da doğal olur. Dünyanın en yoğun nüfus bileşimine sahip bir bölgeyi, havadan ve karadan bombalayan İsrail, saldırılardaki sivil kayıpların bu kadar fazla olmasını Hamas’ın ve Filistin direnişinin uyguladığı “insan kalkanı” stratejisine bağlayabilir mesela. Buna göre Hamas, İsrail’e karşı ateşlediği füzeleri sivil yerleşimler, okul ya da hastanelerin yakınına yerleştirmekte ve bunun sonucunda da Hamas’ın askeri hedeflerine saldırmak “zorunda” olan İsrail ordusunun operasyonlarında sivil kayıplar artmaktadır. Yani İsrail’e göre kayıpların sorumlusu, oyunu kurallarına göre oynamayan Hamas’tır; İsrail Savunma Kuvvetleri’ne göre Hamas insan kalkanı kullanımında adeta “profesyonelleşmiştir”. İsrail resmi çevrelerinin “yeni-konuş” argümanı mucibince sivil kayıpların ve Gazze’ye dönük son saldırının yol açtığı büyük insani felaketin müsebbibi saldırgan değil, bilakis saldırıya uğrayandır.

Aslında İsrail’in en büyük başarısı, kendi sömürgeci projesini, yani Filistin topraklarının adım adım işgal ve kolonize edilerek Filistin halkının göçmenliğe mahkûm edilişini bir “uluslararası çatışma” olarak sunabilmesi ve üstelik bunu kabul ettirebilmesidir. Uluslararası basında ve diplomasi çevrelerinde hâkim olan ve popüler “sağduyu” nezdinde fazlasıyla kabul görüp yerleşen bu yaklaşıma göre Filistin meselesi, yani işgal ve kolonizasyon, iki taraflı (İsrail- Filistin) bir uluslararası çatışma ya da ihtilaf (conflict) konusudur. Sorunun çözümü de ancak “tarafların” her ikisini de tatmin edebilecek bir orta yolun, bir optimum çözümün bulunmasıyla mümkün olabilecektir. Böylesi bir “çözüm” anlayışı ise Anglo-Saksonların “conflict resolution” dedikleri alanın konusunu oluşturur. Çözüme ulaşılabilmesi için iki “taraf”ta da “aşırıların” tecrit edilmesi ve “ılımlıların” masaya oturtulması icap eder. Biraz şematize edilmiş gibi görünse de Filistin meselesine yaklaşımın egemen, yerleşik çerçevesi bu minvaldedir. Böyle olunca da mağdur ile fail arasında pek bir ayrım ya da fark kalmaz, kalmayınca da saldırganın yol açtığı insani felaketin hesabı pekâlâ saldırıya uğrayana kesilebilir. İsrail Filistin hakkında bu anlatıyı “satabildiği” sürece Gazze’de ve Filistin’in tamamında yaşanan felaketin sona ermeyeceği açık.

Filistin meselesinin tarihine ve bugününe dair kendi bütüncül yorumunu böylesine kabul ettirebilmiş olması, İsrail’in uluslararası sistemdeki özgün konumu ve gücüyle alakalı elbette. Yanlış anlaşılmasın: Kastedilen kadir-i mutlak bir “İsrail lobisi”nin her yere uzanan kolları ya da Taraf gazetesinin geçenlerde yazdığı gibi Amerikan habercilik ve eğlence sektöründeki “Yahudi hâkimiyeti” falan değil tabii ki, onun uluslararası sistemdeki pozisyonu. Kırk küsür yıl önce Marksist tarihçi Marcel Liebman, İsrail’in bölgedeki özgün konumunu şöyle tarif ediyordu: “İsrail ve emperyalizm arasındaki ilişki bir birimin kendisi dışındaki bir kategoriyle kurduğu türden bir ilişki değil. İsrail ile emperyalist cephe arasında […] bir ittifak yok. İsrail, zaten emperyalist cephenin içerisinde yer alıyor.” Bugün için de geçerliliğini koruyan bir tanım. Unutmayalım: İsrail yanlısı lobi olmasa da ABD İsrail’i desteklemeye devam edecektir. Tıpkı mesela Kolombiya ya da Mısır’ı, bunlar herhangi bir lobiye sahip olmasalar da desteklediği gibi. İsrail’in, ABD’nin bölgedeki gücünü sürdürmesini garantiye alan en istikrarlı ve güvenli dayanak olduğunu kabul etmek gerekiyor. İsrail ile ABD arasındaki “benzersiz ilişkinin” arkasında bir komplo değil de bu basit gerçek var. 1979’da İran’da şahın devrilmesiyle ABD’nin fark ettiği üzere bölgedeki bütün İsrail haricindeki diğer güçler, elbette önemli ancak nihayetinde daha “dengesiz” ortaklardır.

Dolayısıyla Filistin halkının altmış küsür yıldır yaşadığı trajedinin “küresel” bir önemi var. İsrail’in yenilgisi, “bölgemizde” emperyalizme karşı vurulabilecek belki de en büyük darbe. Ancak dahası da var: Dünyanın en büyük toplama kampı haline gelen Gazze, Batı Şeria’yı boydan boya kateden duvar, modern savaş ve siyasetin bir modeli haline geliyor. Kurbanların “tehdit”, bir “güvenlik sorunu” olarak gösterilmesi, bir halkın bir bütün olarak terörist ilan edilmesi, sivil-asker ayrımını berhava eden askeri yöntemler ve sınırsız savaş perspektifi, İsrail tarafından işgal edilmiş Filistin topraklarında geliştirilip yaygınlaştırılıyor, model haline getiriliyor. Filistin, her türlü direnişin daha baştan “terörizm” damgasını yemeğe mahkûm edildiği, her türlü toplumsal muhalefetin iç ve dış şer odaklarına ve “terörizme” bağlandığı günümüzün hâkim “güvenlik” ve “anti-terör” ideolojisinin arketipi adeta.

İşte tam da bu anlamda Filistin, 21. yüzyılın kapitalist barbarlığı koşullarında insanlık durumu için bir turnusol testidir. Filistinlilerin maruz bırakıldıkları koşullar ve İsrail’in söylem ve eylemi bugüne “ışık tutuyor”. Filistinliler sadece kendilerini özgürleştirmenin yükünü değil, günümüzde insanlığın karşı karşıya olduğu ve yüzsüz iktidarların “demokrasi” ve “hümanizm” etiketiyle yaydıkları bütün yanılsamaları berhava etme yükünü de taşımaktalar. Bu anlamda Filistinliler günümüzün “dünyanın lanetlileri”dir. Filistin’de ya da “bölgenin” diğer köşelerinde yaşananlar bir istisna, geçmiş siyasi ve kültürel çatışmaların fosilleşmiş bir kalıntısı değil; “eksik” ya da “geç” modernleşmenin, geri kalmışlığın, gelenekselliğin, modası geçmiş bir emperyalizmin ürünlerinden bahsetmiyoruz. Filistin, eğer müdahale etmezsek, karşı koymazsak gelecekte bizi bekleyen karanlığın bir “müjdecisi”, imdat frenini çekmediğimiz takdirde düşeceğimiz, kıyısında bulunduğumuz uçurum. Filistin her yönüyle sömürgeleştirilmiş, kolonize edilmiş bir geleceğin arketipi.

Filistin’in kurtuluş mücadelesinin bu “evrensel” içeriği dolayısıyla bir hususa, hele söz konusu olan Türkiye gibi ülkelerse özel olarak dikkat etmek gerekiyor. Siyonist yerleşimci devletin (İsrail’in) saldırganlığı karşısında aktif bir tutum geliştirmek ne kadar önemliyse antisemitizmin yaygınlaşması karşısında uyanık olmak da eşit derecede kritik bir “görev”. Siyonizmle antisemitizm arasında tarih boyunca bir “ortak yaşarlık” ilişkisi olduğunu ısrarla hatırlatmak gerek. Yahudilere dönük pogromlar, ayrımcılık, katliamlar ne zaman yaygınlaştıysa Filistin’i kolonize etme hedefi de o kadar gerçeklik ve güncellik kazandı. Bu, bugün de farklı biçimlerde de olsa böyle olmaya devam ediyor. Yahudi karşıtı ırkçı söylemler bugün de İsrail’deki ırkçı apartheid rejimin varlığını hem içeride hem de uluslararası kamuoyu nezdinde meşrulaştıran bir işlev görüyor. Antisemit argümanların yaygınlığı, İsrail rejiminin ayrımcı-dışlayıcı ve sömürgeci bir etnik devlet olarak kalmasını haklılaştıran argümanlar veriyor. İsrail devlet erkânı, kendi halkına, dört bir tarafın antisemit barbarlıkla, Yahudileri kılıçtan geçirmeye, mümkünse yeniden gaz odalarına atmaya azmetmiş günümüzün Nazileriyle kuşatılmış olduğunu anlatma ve böylece de halkı kendi sömürgeci projeleri etrafında kenetleme fırsatı veriyor. Korku ve kuşatılmışlık duygusu nefreti ve sömürgeci şiddeti kışkırtıyor, İsrail halkı nezdinde haklı kılıyor. Yani bizdeki Yeni Akit, Şamil Tayyar, İHH başkanı ve benzerleri, Filistin’in sömürgeleştirilmesi politikalarının tersinden ortağı, meşrulaştırıcısı rolünü üstlenmiş oluyorlar.

Yukarıda, gettonun atık ya da çöp anlamına gelen bir kökten türediğini aktarmıştık.  Gazze gerçekten, belli ki dünyanın “atık” addettiği bir halkın tıkıldığı dev bir açık hapishane, 1.8 milyon insanın dünyadan tecrit edildiği tam bir getto. O gettonun yıkılması, sadece oraya tıkılmış insanların değil hepimizin meselesi olmalı, tıpkı Filistin’in kurtuluşunun hepimizin derdi olması gerektiği gibi. Bir daha başka gettolar olmasın diye…

* Bu yazı Mesele’nin 92. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir