Demokrasi şart mı?

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

Jacques Ranciére, Demokrasi Nefreti (çev. Utku Özmakas), 2014, İletişim Yayınları

Demokrasi tartışmalarına Türkiye’deki tanıklığımız son yıllarda bir komedi halini almaya başladı. AKP tarafından sıklıkla dile getirilen ileri demokrasi ve demokratikleşme söylemi, siyasal eksenin birçok açıdan belirli dikotomilere sıkıştırıldığı ve Türkiye için yegâne çözümün demokratikleşme ile gerçekleşeceği algısının yaratıldığı bir siyaset yapma döneminin açılmasına sebep oldu. Muhalefetin farklı kesimleri iktidarın kullandığı demokrasi kavramının kendi tahayyüllerinin son derece farklı olduğunu söyledi. Öte taraftan liberal-çokkültürcülük adına birçok hamlesine göz yumuldu. Günümüzde Türkiye’de demokrasi lekelenmiş, tu kaka bir şey haline geldi. Dünyanın birçok farklı yerinde de demokrasinin geldiği nokta aynı. Son AB seçimlerinde AB karşıtlarının, aşırı sağın, ırkçıların ve kayda değer ölçüde bulunan oy kullanmayanların varlığı, Wall Street’i İşgal Et eylemlerinde kurulan %99-%1 diyalektiği, hatta Gezi’de forumlarla açığa çıkarılmaya çalışan farklı bir tür deneyim küresel açıdan demokrasiye yönelik inancın azaldığını gösteriyor.

Piyasa ve Liberalizm Olarak Demokrasi

Cezayir asıllı Fransız filozof Jacques Ranciére de Demokrasi Nefreti isimli kitabında demokrasiye karşı duyulan tepkiyi, kaygıyı ve nefreti ele alıyor. Ranciére’in demokrasi nefretinin varlığını birkaç yıl önce tespit ettiğini burada vurgulamak gerekiyor. Kitabın yazılışından yıllar sonra geldiğimiz noktada türlü İşgal eylemleri ve kamusal alanı zapt etme eylemleri demokrasiye dönük bir tepkiyi gösterirken, diğer taraftan farklı bir demokrasinin mümkünatını gösteriyor. Ranciére yaşanan bu bunalımı sadece yönetimin yozlaşmışlığı olmadığını, toplum ve devleti etkisi altına alan bir uygarlık bunalımı olduğunu söylüyor. Bu uygarlık bunalımının örneklerini en basit biçimde Batı’nın ABD öncülüğünde Ortadoğu’da, Arap topraklarında (ve hatta Araplarla işbirliği içinde) ve Kuzey Afrika’da “demokrasi getirme” çabalarında görmek mümkündür. Çünkü Batı’ya göre bu bölgedeki yönetimler totaliterdir ve demokrasinin (silahla, iç savaşla, İslami teröre destekle vs.) gelmesine ihtiyaç vardır.  Kurulan denklemin bu şekilde işe yaramadığının itirafı Batılılardan gecikmeden geldi: Independent gazetesi Chris Maume, iki ay önceki yazısında, ABD’nin Irak’ta yaptığının ardından Saddam rejimi altında yaşamanın daha iyi olduğunu itiraf etmiş ve Saddam döneminde siyasi gerginlik olmasına rağmen en azından kan akmadığını söyleyerek günah çıkarmıştı.[1]

Kurulan totaliter-demokrat karşıtlığı Ranciére’e göre bir başka karşıtlığın üzerini örtmektedir. Bu karşıtlık kuşkusuz mülkiyet-kamusallık karşıtlığıdır. Demokrasi bu noktada liberal mülkiyet anlayışının ve mülkiyet edinme özgürlüğünün eşitliği ve özgürlüğü anlamına gelmektedir. Ranciére burada Marx’a bir ölçüde hakkını teslim eder ve onun “egemen demokrasinin egemenlerin demokrasisi olduğu” yönündeki tespitini tekrarlar. Dolayısıyla totalitarizm-demokrasi karşıtlığı piyasanın hareket edebilmesi için bir zemin hazırlar. Slavoj Zizek de yıllar önce totalitarizm nosyonunun kötüye kullanımına dikkat çekerek liberallerin kendi hamlelerini meşrulaştırmak için bunu kullandığını ve solun büyük çoğunun da buna alet olduğunu dile getirirken son derece haklıydı.

Tükettiğin Kadar Demokratsın!

Ranciére’in vurgu yaptığı ikinci nokta demokrasi algısının yerleştirilmesiyle ilgilidir. Onun yaptığı eleştirinin hedefinde postmodern sosyologlar vardır. Günümüzde “sınırsız toplum” algısının yaratılması her şeyden önce tek tip bir toplum varmış gibi hareket etmeye sebep olur: hipermarket tüketicisi de, başörtüsünü çıkarmayı reddeden öğrenci ve çocuk sahibi olmak isteyen eşcinsel de “demokratik insan” figüründe bir araya getirilir. Demokratik yaşam, metaların sıradan tüketicisinin apolitik yaşamı, azınlık hakları, kültür endüstrisi ve laboratuvarlarda üretilen çocuklar haline gelir. İnsan tükettiği kadar özgürdür, kimlikleri seçmek zorunda kaldığı sürece de demokrattır. Ranciére, eskiden totaliterliğe atfedilen toplumsal homojenlik biçiminin kendini büyütme ve tüketme mantığıyla geri döndüğüne vurgu yapar. Böylesi bir toplumsal örgütlenme biçiminde karşımıza çıkan seçme ikilemi de Renata Salecl’ın sözünü ettiği kaygıya sebep olur. Bir “büyüğe” danışmaksızın karar vermek imkânsızdır: Sağlıklı yaşamı, diyeti, sporu, temiz havayı, butik otelleri, indie müziği seçmek zorundayızdır. Kimliklerin seçimi ise bireyliğin kazanılması olarak yansıtılır. Bu da açık bir biçimde canının istediğini yapan bireylerin iktidarını ortaya çıkarır. Bugün kentlerde en basitinden toplu taşımalarda kimsenin sıra beklememesi, birbirini itip kakması, metrobüsteki inanılmaz yer kapma çabası da AVM’lerin %90 indirimle ürün sattığı ve müşterilerin birbirlerini yaralayarak alışveriş yaptığı sahneleri günde binlerce kez yaşadığımızı ve yeniden ürettiğimizi bize göstermez mi? Ranciére de eğlendirici sosyolojiye burada suçu atar ve bu sosyologların yukarıda verdiğimiz örneklerin kötü yönetime uygun bir toplum biçimi olduğunun propagandasını yaptığını söyler. Sosyologlara dönük bu eleştirisinde Ranciére, onların politikanın kendisini suçladığını ifade eder: Demokrasi adı altında suçlanan politikanın ta kendisidir. Burada Ranciére siyasetin toplumsal yaşamdan çekildiğini söyler. Ancak Zizekçi bakış açısından baktığımızda siyasetin her yerdeliği bize siyasetin toplumun belirleyicisi olmadığı yanılsamasını bize gösterir. Ranciére de demokrasinin asla hukuki-politik bir biçimle özdeşleştirilemeyeceğini söyler. Hâkim bakış açısından günümüzde demokratik insan egoisttir ve demokrasi de halkın kendi keyfinden başka bir şey değildir. Lacancı “keyif al, çünkü keyif almak zorundasın!” düsturu işaret ettiğimiz demokrasi anlayışının elli yıl önceki habercisi değil midir? Bir ara toplama varacak olursak günümüz toplumu parçalanmış bir toplumdur.

Demokrasi ve Temsil

Ranciére, demokrasi ve temsil ilişkisine girişi çarpıcıdır: “demokratik toplum” gibi bir kavramın bir fantezi resminden başka bir şey olmadığını ve yaşanan çok sayıda çelişkiyi örtmeye yaradığını söyler. Doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi arasındaki bir karşıtlığa indirgemek ise sorunu basitleştirmektir. Zira demokrasiyi temsili yönetim biçimi olarak algılamak çok yenidir. Diğer taraftan temsil ve demokrasi kavramlarının birleştirilmesi bir oksimoronu ifade eder: ikisi de birbirine karşıdır. Ranciére, Yunan örneğinden yola çıkarak demokrasinin ve bu alanda politika yapmanın özel yaşamla ilgili olmadığını tam tersine özelleştirme ve kamusal alanı genişletme mücadelesi olduğunu teslim eder. Burada demokrasi kavramının artık kamusal ve özel ayrımının ortadan kaldırılması mücadelesi olduğunu görürüz. Ranciére çizdiği çerçevenin ardından demokrasinin modern bir sınırsızlık olmadığını söyler. Ona göre demokrasi ne yönetilecek bir toplum ne de bir toplumun yönetimidir. Demokrasi, her yönetimin kendi temelinde yer aldığını keşfetmesi gereken bu yönetilemezliktir. Dolayısıyla mesele temsilin hem içerisinde hem de çok uzağındadır. Bize dayatılan demokrasi tipleri sebebiyle temsilin içindedir; demokrasinin kökenlerinden fersah fersah uzak olmamız dolayısıyla temsilin de uzağındadır.

Demokrasi kötüdür, ama…

Kitapta Ranciére’in savunduğu tezler onu iflah olmaz bir liberal demokrasi savunucusu olarak gösterebilir. Ranciére’e burada liberal demokrasi savunuculuğu yaptığı yönünde provokatif bir eleştiri yapmak haklı bir eleştiri olmanın çok uzağında olmanın ötesinde onun demokrasiyi sıkıştırdığı yerden çıkarmak için nasıl bir yol açılması gerektiği şeklindeki soruyu çözümlemeye çalışmasını ve demokrasi nefretinin kaynaklarını görünür kılmasını gözden kaçırmak hatta göz kapamak olur. Nitekim Ranciére’in esas vurgusu Yunan polisi ve forumda uygulanan demokrasiyedir. Demokrasinin “içinde” yaşamadığımızı söyler Ranciére. Ancak diğer taraftan biyopolitik kampların içinde yaşamadığımızı da teslim eder. Günümüzde artık iktidarların bilimle, bilgi oluşturucu ve koruyucularla birlikte yönetimi sağladığını, oligarşik bir ittifak kurduğunu söyler. Kamu ve özel arasındaki liberal uzlaşma burada ortadan kalkmıştır. Ona göre bunun yerini kimlik temelli ve köktenci dinsel hareketler almıştır. Toplumun bu şekilde bölünmesini sağlayan da kuşkusuz popülizmdir. Oligarşinin büyük arzusu popülizmle ortaya çıkar ve bunu maskeler. Günümüz postmodern-otoriter liderleri bunun açık örneği değil midir? Sadece Tayyip Erdoğan’a bile baktığımızda göreceğimiz bir popülizm söz konusudur: “Biz halkın temsilcisiyiz, halkın iradesiyiz” derler ve bunun sonrasında söylemedikleri “bu yüzden istediğimiz her şeyi halk adına yapıyormuşuz gibi yaparız ve siz de liberal demokrasiyi kurtarmak adına bizim otoriter yönetimimize ses çıkaramazsınız” sözü onların iktidarının esas kaynağıdır. Bu iktidarlar seçimle gelirler ve güya halkı temsil ederler. Alain Badiou da seçim demokrasisinin, bugün adı “piyasa sistemi” olarak değiştirilen kapitalizmin mutabakata dayalı temsiliyeti kadar bile temsili olmadığının altını çizer.[2]

Entelektüel Öfke

Demokrasiye karşı yöneltilen entelektüel öfkenin sosyologlar dışındaki ikinci dalgası kendini aydın ilan eden gruplardır (Ranciére Fransız örneğini verir, ancak Türkiye’de de bunu bulmak mümkündür). İktidar ile mesafeli, onu eleştiren bir yapıda olmalarına rağmen, bu aydınlar iktidarla birlikte ilerlemekten vazgeçmezler. Kapitalist karın egemenliğini kötülerler ancak bu hükümranlığa toz da kondurmazlar. Burada entelektüelin siyaseti unutmasına vurgu yapar Ranciére: Demokratik özne de tüketime, farklılığa, reality-showlara bağımlı, ancak aynı zamanda anti-kapitalist ve alternatif küreselleşmesi olabilmektedir. Siyaset eksikliği ya da yukarıda vurguladığımız siyasetin radikal bir biçimde her yerde oluşu bu melez özneyi kutsar. Sonuç olarak demokrasi belirsiz bir kavram haline gelir. Doğrudan, temsili, parlamenter türünden çok sayıda demokrasi türüyle karşılaşmaya başlarız ve siyaset-dışı bir demokrasi alanındaki bu karşıtlıklar piyasa demokrasisini sürdürmeye yarar. Günümüzde kamusal yaşamın sorunları siyasetin sorunu değildir, toplumsal bir olay olarak algılandığını söyler Ranciére; aynı zamanda tahakküm biçimlerini yadsıyan bir ideolojik operatör olur bunlar. Bunun sonucunda da demokrasi nefreti, demokrasiyi bir toplum biçimiyle ve “demokratik bireyler” ile özdeşleşir. Bu entelektüeller eşitsizliklerin artışını fırsat eşitliğinin artmasına bağlayarak demokrasiyi totalitarizme eşitlerler. Ranciére’in bu eleştirisinde haklılık payı vardır. Ancak kitabın yazılma tarihini göz önüne almaksızın, yaptığı önermenin nedeni itibariyle haklıdır bu, sonucu haksızdır ve yaşanma olasılığını göz ardı etmemek gerekir.

Ranciére, buradan bir demokrasi tanımına ulaşıyor. Demokrasinin bir nefret nesnesi haline gelmesi, zenginliğin toplumsal iktidarının sınırsızca büyümesinden sebepledir; çünkü artık demokrasi ve liberalizm artık neredeyse aynı anlama gelmektedir. Bu noktada “Liberal demokrasi” tekrara düşmek anlamına geldiği söylenebilir. Öyleyse demokrasi nedir, daha doğrusu ne olmalıdır? Ranciére bize bunun yanıtını da veriyor: “Demokrasi, ne oligarşiye halk adına hükmetme imkânı veren yönetim biçimidir ne de metanın gücünün düzenlendiği toplum biçimidir. Demokrasi, oligarşik iktidarların elinden kamusal yaşam üzerindeki tekeli, zenginliğin iktidarının elinden yaşamlar üzerindeki mutlak gücü sürekli geri alma eylemidir. Bu iktidarların bir ve aynı tahakküm yasasında birbirine karışmasına karşı, şimdiye dek hiç olmadığı kadar günümüzde bir mücadele gücüdür.

[1] “It was better to live in Iraq under Saddam”, 14 Haziran 2014 http://www.independent.co.uk/voices/comment/it-was-better-to-live-in-iraq-under-saddam-9532742.html

[2] Democracy and Corruption: A Philosophy Of Equality, Şubat 2014

[3] http://www.versobooks.com/blogs/1521-democracy-and-corruption-a-philosophy-of-equality-by-alain-badiou

* Bu yazı Mesele’nin 92. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir