Cehennem’de Bir Mevsim

Facebooktwittergoogle_plusmail

Tevfik Kalkan

Yeraltı edebiyatını takip eden okuyucuların yakından tanıdığı Amerikalı romancı Chuck Palahniuk, son romanı Lanetli’de Cehennem’de geçen bir öykü anlatıyor. Cehennem’in nasıl bir yer olduğunu bilmek isteyen meraklı okuyucuyu tatmin edecek hiçbir sıra dışı ayrıntı içermiyor kitap, zira tasvir edilen Cehennem hepimiz için fazlası ile tanıdık.

Yazar bize yaşadığımız Cehennem’i anlatıyor demiştik ve siz Cehennem’ e gitmek için  en azından ölü olmak gerektiğini düşünüyorsanız, durun acele etmeyin hemen ve şunu okuyun bir: “Aslında, televizyon seyretmek ve internette sörf yapmak gerecekten, mükemmel bir ölü olma pratiğidir.” Anladınız, kitap felsefi zemini olan, eleştirel ve alegorik bir eser.

Geçenlerde doğmanın ve ölmenin insani bir illüzyon olduğunu, bütünüyle atomlardan oluştuğumuzu ve atomların doğmayacağını, ölmeyeceğini anlatan bir yazı okumuştum. Eğer yaşayan bizler bir illüzyonun kurbanları isek, gerçekten ölü olanların ve bu illüzyondan kurtulanların bizden farklı bir bakış açıları olmalı bize dair. Palahniuk bu bakış açısını romanın kahramanı olan 13 yaşındaki kız çocuğu Madison aracılığı ile sunuyor bize.

Film yapımcısı bir baba ve aktris bir anneden oluşan zengin bir ailenin kızı olan Madison, ailesinin bir ödül törenine katılacağı gece, yüksek dozda marihuana alarak ölür. Artık ölü olduğuna ve illüzyonlardan kurtulduğuna göre bilgeleşmiştir. Madison’un bize baktığında gördüğü ilk şey, ölüme dair hayret uyandıracak derecede bastırılmış, inkarcı bir düşünce yapısına sahip oluşumuzdur. “Annemle babam ölümün, derinin parlaklığını yitirmesi, kırışması, sarkması aşamalarını içeren bir süreç olduğunu düşünüyor ve bunu engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar…./…Ölüm hiçbirimizin, yapmayı ASLA  tasarlamadığı büyük bir hata. Kepekli ekmekler ve kolonoskopiler de işte bu yüzden var. Vitaminleri bu yüzden alıyoruz, kanser testini bu yüzden yaptırıyoruz. Hayır, sen değil… sen asla ölmeyeceksin. ../…Dürüst olmak gerekirse, öldüğünde muhtemelen evsizler ve geri zekalılar bile senin yerinde olmak istemeyecektir.”

Madison’a göre dünyanın fazlasıyla kusurlu bir yer, insanınsa tamamen ölümlü oluşunu kabul etmeyişimiz Cehennem yolculuğumuzun başlangıcıdır. Kimler yaşamaktadır peki Cehennem hayatını? Ölümsüzlük ve cennet gibi bir yaşama sahip olma hayali kuranlar elbette. Madison bu anlamda tam bir Nietzscheci. “Umut  bir baş belasıdır” diyor, “ondan tümüyle kurtulman gerek”. Zira ünlü bir yıldız olmanın hayalini kuran sıradan insan Cehennem’dedir; ünlü olmanın da gayet sıradan olduğunu ve insani dertleri asla sona erdirmediğini anlayan ünlü yıldızlar da elbet iki kat daha ağırlaştırılmış Cehennem’dedir. Bu denklemi bütün insani düalizmlere uygulayabilirsiniz: Zengin olmanın hayalini kuran fakirler Cehennem’dedir; paranın satın alabileceği her şeye sahip olan dolayısı ile artık bu şeylere yabancılaşan zenginler Cehennem’dedir. Bilgelikten ve tecrübeden yoksun gençler Cehennem’dedir; bilgeliğe ve tecrübeye sahip ancak gençliğin çevikliğini yitirmiş yaşlılar Cehennem’dedir. Cehennem zebanileri kimdir peki? Elbette ötekilerin Tanrı’sı: “Cehennemdeki tüm zebaniler, daha önceki kültürlerden birinde tanrı olarak bir dönem hüküm sürmüş.”

Bu aptal kısır döngü için çarpıcı bir örnek daha: “Şimdilerde arkadaşlarımdan biri bütün gün odasına kapanıp kusarsa, koyulan teşhis bulumia olacaktır. Kızı bu davranışından ötürü sorgulayacak, aşkını ya da derdini itiraf ettirecek ve içine giren şeytanı çıkaracak bir papaz bulmak yerine, çağdaş aileler bir davranış terapisti ile anlaşacaklardır. Çok eskilere gitmeye gerek yok; daha 1970’lerde, dini liderlerin yeme içme bozukluğu yaşayan yeniyetme kızlara kutsal su serptiği biliniyor…”

Pek çok eleştirmenin Dövüş Kulübü’nün sansasyonel etkisini tekrarlayacağını öngördüğü bu çarpıcı roman esas gücünü toplumsal eleştiriye getirdiği özgün ve mizahi bakıştan alıyor. Palahniuk’un eleştiri oklarından toplumun her kesimi payını alıyor: “Akraba evliliklerinden peydahlanan yılan tutucular ve ayinlerde kendini yerden  yere atanlar bile benim laik, hümanist, milyarder annemle babamdan daha fazla yeni fikirlere açıktı…/… Gerçekten de eski hippi, eski rasta, eski punk, eski anarşist bir anne ile babanın çocuğu olmak, sonu gelmez bir dünyevi doğruculuk bombardımanı altında yaşamak demek.”

Toplumsal eleştiriyi seven okuyucu, bu romanda pek çok satırın altını çizmek isteyecektir. Bu anlamda Palahniuk romanları sadece roman olarak değil modern felsefi metinler olarak da okunabilir.

Madison aracılığı ile dünyadaki kötülük hakkında kafa yoruyor Palahniuk. Her filminin galasından önce Afrika’dan iki çocuğu evlat edinen ve ödül töreninden sonra çocukları bir yatılı okula postalayan annesinden; Pakistan’da bin dolara barakadan bir okul yaptırdıktan sonra bu okulda bir belgesel çekmek ve neler yaptığını tüm dünyaya gösterdiğinden emin olmak için 500 bin dolar harcayan babasından bahsettikten sonra sözü kendine getiriyor: “Ben edebi lanetliyim. İyi ya da kötü. Puştların dünyayı yönetmesine izin verenler benim gibi cici bici küçük yalaka kızlar: Matmazel Soytarının Soytarısı kızlar, milyarder çevreciler, ikiyüzlü uyuşturucu müptelaları, kitle katili uyuşturucu kartellerinin para kaynağı olan ve yoksulluk içinde kıvranan muz cumhuriyetlerindeki zulmün sürmesini sağlayan, ot üfleyici barış aktivistleri… Bu kadar kötülüğün var olmasına izin veren, benim küçük, kişisel reddedilme korkum. Benim korkaklığım, zulmü mümkün kılan.”

Cehennem’de geçen bir roman bu. Dolayısı ile yazar elbette karanlık bir tablo çiziyor; fakat umutlarından kurtul derken, sızlanmaktan ve korkularından da kurtul demeyi ihmal etmiyor okurlarına, zira kırılgan bir canavardan korkmaktan vazgeçerseniz, onu etkisiz kılarsınız: “Evet, on üç yaşındayım, ölüyüm ve Cehennem’de bir çocuk işçiyim. Ama en azından bu duruma ağlamıyorum. Buna karşın konuştuğum insanlar iflah olmaz bir biçimde kendi zenginliklerine, başarılarına, evlerine, sevdiklerine ve fiziksel bedenlerine takılıp kalmış durumda. Dolayısıyla aptalca korkularına da. Beyin tümörünün son evresinde olan bu kusurlu yabancılar, bütün hayatlarını kendilerini mükemmelleştirmeye, kimliklerinin her ayrıntısı üzerinde çalışmaya ve ince ayarlar yapmaya adamışlar ama şimdi bütün bu çabalar boşa gitmek üzere. Bütün samimiyetimle söylüyorum; bu tipler beni gıcık ediyor!”

Çocukken Cehennem’e gitmenin Cennet’e gitmekten çok daha eğlenceli olacağına dair naif bir şakamız vardı. Romanda bu şakaya rastlamak bir okuyucu olarak benim çok hoşuma gitti: “Cehennem’de önemli bir şahsiyete denk gelmeden sağından soluna dönemezsin: Marilyn Monroe mu dersin, Cengiz Han mı? James Dean, Susan Sontag, River Phoenix, Kurt Cobain. Jimi Handrix, Janis Joplin. Kimi ararsan burada. Gerçekten, şöyle bir etrafına bakınca, Cennet’in kapısından geçme başarısını göstermiş zavallı fanilere karşı insanın içinde büyük bir acıma hissi kabarıyor.” Bu naif şaka kitabı bir kez daha Nietzsche’ci  yorumlamamıza olanak sağlıyor. Ne demişti geride bıraktığımız yüzyılın son büyük peygamberi: “Gerçekten yaşayanlar sadece trajik varlıklardır.”

Lanetli, Chuck Palahniuk, Ayrıntı Yayınları, 2014 İstanbul

* Bu yazı Mesele’nin 92. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir