Zamanın “Deliduman” Ruhu

Facebooktwittergoogle_plusmail

Seran Demiral

Zamanının Yazını

Zeitgeist kavramını, gündelik hayatımızda ve karşılaştığımız sanat yapıtlarının değerlendirmelerinde sıkça kullanır hale geldik. Farklı biçimlerde dillendirilen bu ‘zamanın ruhu’ tanımlamasının, konuşma dilinin bir parçası haline gelmiş olması, ekşisözlük yazarlarının üslupları, Zaytung haberlerinin ironik espri dili, internette rastladığımız capsler arasında gezinirken sürekli hatırlayışımız da, bizzat zamanın ruhu olabilir elbette. Zamanın ruhu üzerine düşünüp yazmak da öyle.

Emrah Serbes, yaşadığı zamanın ruhunu iyi tarifleyen isimlerden biri. Bulutsu, uçuşan, tam ismini koyamadığımız ortak bir duygu hali var ya hani ‘Y kuşağı’ çocuklarının; zeki, üretken, yaratıcı yanlarıyla hep paralel bir kasvet içinde olma durumu, hiçbir zaman ötesine geçilemeyen yalnızlık hissi, ne kadar uğraşılsa da yok olmayan yenilmişlik ve umutsuzluk hali… Birilerinin “şımarıklık” olarak tariflediği isyana, bizi özgürleştiren, güzelleştiren ve aslında hepimizin birbirimize ne kadar benzer olduğunu öğreten, gösteren, hatırlatan, içimize umudu, coşkuyu ve kararlılığı, öfke ve başkaldırının yol göstericiliğiyle serpen bu yaşadığımız geçmiş olsa da an’ın ilerisine dalga dalga yayılan “zaman”; akademik tartışmaların yapıldığı sempozyumlardan, sokakta arkadaşlar arasında ama nerede ne zaman kimler tarafından konuşulursa konuşulsun, “dostların arasında, güneşin sofrasında” yapılan sohbetlerin tamamında anlaşılıp çözümlenmeye, kelimelerle tariflenir, örneklerle somutlaştırılır vaziyete getirilmeye çalışıldı ve çalışılmakta. Elbette yaşanılan zamanın, sanat alanlarında, yazıp çizdiklerimizde yarattığı etkinin doğrudanlığı özellikle dikkat çekmekte; zira istesek de istemesek de -direnişin, özgürlük arayışının, isyanın zamanı olan- zaman, ürettiğimiz her esere sızıp kendini hissettirmek durumunda. Zannımca bir eserin samimiyetini, insanın içine nüfus edebilirliğini, “insani” olanı ne ölçüde yansıtabildiğini belirleyen ölçüt de “dumansılığın” bu yanında geziniyor.

Doğrudanlık ve samimiyetin sadece eserlerde değil, gündelik hayatın içinde de temel meselemiz haline geldiği zamanın yazarlarından Serbes, sadece yazdığı satırlar arasında, karakterlerin anlatılarında değil, bizzat kendi yaşayışında da bu “samimiyet”i okurlarına hissediyor; ki kendisinin de hoşnut kaldığı “eşitlikçi”, okurla yazarın birbirine yaklaşabildiği geri dönüşler alıyor. İhtiyacımız olan şeyin tam da bu samimiyet olduğu zamanda, samimi bir yazarın, kendisini “gerçekten daha gerçek bir şaka” olarak tarif ettiği karakteri Çağlar İyice’sinin ağzından anlattığı hikâyesi Deliduman’a bu eksende yaklaşmaya çalışmak herhalde yerinde olacaktır.

Yazının Zamanı

Her şeyden önce Deliduman’ın yazıldığı tarih aralığı epey “manidar”. Gezi’den sonra Gezi’nin etkisini yazında yerli yerinde gördüğümüz bir örnek olması açısından da romanın kıymetinin tartışılmayacağını söylememiz mümkün. Ancak ben öncelikle yine yazarın kendisi özelinde bir hatırlatma yapmak isteyeceğim: 2012 Eylül ayı itibariyle Kürt halkının demokratik talepleri için başlamış olan açlık grevlerinin süresiz-dönüşümsüz ölüm orucu haline geldiği ve üçüncü ayını doldurmuş olduğu sıralarda, henüz hiç okumadığım halde malumumuz Behzat Ç. karakterini yaratmış olması dolayısıyla tanıdığım –en azından kim olduğunu bildiğim- Serbes, Balçiçek İlter’in programına konuk olarak katılmış ve Salih Memecan’ın –muhtemelen herkesin hatrında olan- ölüm orucunun üçüncü ayını kutladığı doğum günü pastalı “karikatür”ünü eleştirmekle yetinmeyip haklı olarak yerden yere vurmuş, Memecan için “senin yaptığı espriye ancak Tayyip Erdoğan güler” cümlesini kurarak tepkisini dile getirmişti. Benim için Serbes’in bir televizyon programında yapmış olduğu bu çıkış, “vicdanlı ve haysiyetli” bir insan, bir sanatçı olduğu izlenimini edinmek için kafi olmuştu; ki doğrusu, bunun akabinde kendisinin yazarlığıyla tanıştım. Yaşadığımız sürecin sonrasında ise, sanıyorum hiçbirimizi hayal kırıklığına uğratmadı. Zira “Gezi süreci”nin bir turnusol kâğıdı işlevi gördüğünü, memlekette vicdanlı ve onurlu insanların kimler olduğunu ispat eder bir süreç olarak da ayrıca önem arz ettiğini düşünmekteyim.

Barikatlardaki fotoğrafları internet ortamlarında paylaşılan bir yazar olarak Serbes de, bu süreci edebiyatına yansıtmak, karakterlerini küçük bir kasabadan alıp Taksim Meydanı’na çıkarmakla kendisinden bekleneni yapmış gibi gözükmekte.

Bir Gezi Romanı Yerine Emrah Serbes’in Bir Romanı

‘Gezi Kitapları’nın sayısının kaçı bulduğunu, Gezi üzerine kaç kişinin ne konuştuğunu, hali hazırda sanat galerilerindeki sergilerde, yapılan müziklerde, konserlerin sloganına dönüşmüş cümlelerin kaçta kaçında, gün içinde “diren-bilmem-ne” diye yaptığımız hangi espride Gezi’yi kaç kere andığımızı bir kenara bırakıp, romanın kendisine odaklanacak olursak; her şeyden önce akıcı dili, konuşma üslubunda yazılmış cümleleriyle rahat okunabilir özelliği, bir Emrah Serbes romanı okuduğumuzu hissettiriyor.

Bir kadın olarak cinsiyetçi küfür duymaya tahammül edemeyen ve bulunduğum her ortamda, artık klişe olmaya başlaması gereği eleştirilerimin umursanmaması ihtimalini göze alarak tepkimi dile getirmekten çekinmediğim, burada anmayacağım ancak çoğu insanın diline pelesenk olmuş küfürleri de her zamanki gibi Serbes karakterlerinden duymamız, sokak ağzı ve samimiyet benzeri tanımlar altında –bir başka metnin yazarı tarafından- övgüye değer gösterilebilecek olsa dahi, roman karakteri Çağlar İyice zaten Gezi’de karşılaştığı insanlardan “cinsiyetçi küfürler” ettiği ve “homofobik sözler” söylediği için tepki görüyor. Serbes’in kendisini eleştireceklere cevabını metnin içerisinde karakteri vasıtasıyla hazırlamış olmasını da, yazar zekâsının nüktedan yansıması şeklinde tarif edecek iyimserlikteyim neyse ki.

Otelcilik Turizm Meslek Lisesi öğrencisi 17 yaşındaki Çağlar’ın, handiyse aşığı olduğu 9 yaşındaki kız kardeşi “moonwalker” Çiğdem ile esas rolü paylaştığı metin, Çiğdem’e, dansına, dansın esas yaratıcısı “Mayki”ye övgülerle başlıyor, gündelik hayatın detaylarından geçip, siyasete hafif temas ederek, televizyon kültürünün “baş tacı” yetenek programlarına bir yolculuğa doğru ilerliyor. Gündelik hayatın detaylarında, internet ortamına dair “Idefix, Gittigidiyor, Markafoni, YouTube” gibi bildiğimiz sitelerin isimlerini açıkça ifade etmekle kalmayıp, KİPA vb. alışveriş yapılabilir market isminin dahi belirtilmiş olması kanımca bir zayıflık olarak görülebilir. Çünkü anlamı koruyup biçimi farklılaştırarak, yeri geldi mi semboller yaratıp, kör göze parmak değil de, ince ince, ağır ağır anlatarak ifade etmenin yazının özü olduğunu düşünmem gereği; Serbes’in siyasi partilere verdiği özgün isimlerin benzerlerini ‘YouTube’ için de kullanmış olmasını dilerdim.

Siyasi partileri “Dedemi Kanser Eden Parti”, “Ya Kime Vereceksiniz Mecbur Bize Partisi”, “Kimsenin İplemediği Atlar” vb. şekillerde kodlayan Serbes’in, benzer şekilde, Gezi içerisinde rastlanılan fraksiyonları tanımlarken de, “Ağaç Diye Geldik Az Kaldı Devrim Yapıyorduk Dayanışması”, “Otuz Yıldır Silah Kullanmayan Silahlı Örgüt”, “Her Şeye Başka Bir Şey Diyen Parti” vb. tabirler üretmiş olması, okurken hakikaten insanı gülümseten ayrıntılar olarak gayet hoş durmaktalar. Tıpkı Mikrop Cengiz’e lakabı “Mikrop”u sanki ismiymiş gibi söylemenin doğallığıyla, karakterler Serbes’in ürettiği bu tabirleri de “Taksim Dayanışması” demenin rahatlığıyla, gerçek ismi oymuşçasına söylüyorlar. Romanın bütün gücü belki buradan geliyor: Sahici olanı şaka gibi yorumlamaktan, hicivden, Çağlar İyice’nin yersiz buhranlarının yersizliğini bilerek hareket edişinden, “şakacı kişiliğini şaka zannetmememiz” gerektiğinden, Gezi Parkı’nın “başlangıç sayfasını asla bulamayacağınız şekilsiz bir kitap”a dönüşmüş olmasından, çünkü hepimizin içimizde ne var ne yoksa dökmek istediğimiz için duvarların, pankartların, merdivenlerin, sokakların kitaplarımıza dönüşmesinden, kitapların, insanların, sokaktaki hayatın iç içe geçmesinden, “entelektüel” kesimle ikinci tas çorbayı beleş içmenin derdinde olan sokak çocuklarının yan yana durmasından, Çağlar İyice’nin Kıyıdere Belediyesi’nde Dedesini Kanser Eden Parti’nin kollarından, barikatların önünde moonwalk yapacak olan aşkını, kız kardeşi “şişko” Çiğdem’i, kalbini kırdığı “ezik” dostunu, Cengiz’i aramaya koyulduğu Gezi’yi birbirine katan sahiciliğinden…

Yol yapma hastalığına tutulmuşların orta halli bir ilçedeki insanların tek amaçları olan “sahil yolunda bir aşağı bir yukarı ağır ağır yürüme” haklarını ellerinden almasının hikâyesinden, Karl Marks’ın başkanlığındaki Kırmızılı Kadınların yarattığı “Pankart Kültür Merkezi”nin çatısından aşağıya bakıldığında daha ‘iyice’ gözüken, İstanbul’daki bilinçli, özgür alternatif hayatın hikâyesine uzanan yolculuktaki hemen her satırın, her paragrafın tanıdıklığı, nüktedanlığı romanı iyi bir “Emrah Serbes Romanı” yapıyor kanaatindeyim. Anlatılan hikâye bizim hikâyemiz ne de olsa, “insana dair her şeyle kavgalı” olmasına rağmen –ya da belki bu yüzden, esasında insana dair her şey olan hepimizin hikâyesine, Y kuşağının ortasından İyice bir bakış için, Çağlar’ın 2013 Mayıs-Haziran sürecine tanıklık etmeye değer.

* Bu yazı Mesele’nin 91. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir