Sungur Savran: Soma, neoliberalizmin iflasıdır!

Facebooktwittergoogle_plusmail

Seyfi Adalı

Türkiye’de neredeyse 35 yıldır ve bütün iktidarlarca uygulanan bir iktisat politikası var. 24 Ocak 1980’den bu yana uygulanan bu politikaya “serbest piyasa” ekonomisi adı veriliyor. Ancak sadece Türkiye’de değil Dünya seviyesinde uygulanmakta olan bir politika. Medyanın ifadesiyle “neoliberal ekonomi” politikası; yani özelleştirmeci, piyasacı bu politika hakkında bugün ne söyleyebiliriz?

Önce şunu söylemek istiyorum “neoliberalizim” kavramını solda kapitalizme karşı eleştirisi sınırlı olan çevreler, neredeyse fetişleştirerek ele alıyorlar. Oysa bizim ele alma tarzımızın, sanırım bu konuda aynı kanaatteyizdir, doğrudan doğruya bunu kapitalist toplumun içine yerleştirmek ve sınıflar arası bir ilişki olarak kavramaktır.

Yani hedef neoliberalizmle mücadele olduğu zaman aslında biz yalnızca işçi sınıfının, emekçi sınıfının ve diğer ezilenlerin, büyük burjuvazi ve onun müttefiklerine karşı mücadelesinde bir merhaleden bahsediyoruz demektir.

“Neoliberalizm” ifadesinin sınırlarından söz ediyorsak, o halde, onun temelinde yatan ana eğilimleri, köklerini de belirtelim istersen…

Neoliberalizim bir ideoloji değildir. Bir sınıf saldırısıdır, açık ve seçik bir biçimde. Temelinde de 1970’li yılların ortasında doğan dünya kapitalizminin uzun soluklu bir krizi yer almaktadır. Bu krizdir ki, epeyce sürüngen bir şekilde devam ettikten sonra, 2008’de finans dünyasında yarattığı çelişkilerin ağırlığı altında, bu sefer, benim kişisel kanaatime göre bir büyük depresyona dönüşmüştür.

Yani 30’lu yıllardaki krizle bugünkü krizin farkı şudur: 30’lu yılların krizi bir borsa çöküşü ve depresyon olarak başladı. 1970’li yılların ortasında başlayan ve ona benzeyen bugünkü uzun kriz borsa çöküşüyle başlamadı. Depresyon evresine 2008’de girdi. Bir uzun krizden bahsediyoruz aslında.

Neoliberalizim dediğimiz şey, herkesin bildiği gibi 1970’lerin ortasına kadar dünya burjuvazisinin sürdürdüğü ve krizleri hafifletmek için kullandığı Keynesçi politikaların o dönemde kriz karşısında iflas etmesi ve artık burjuvazisin işine yaramaması dolayısıyla gündeme gelmiş yeni bir stratejidir. Herkesin bildiği gibi 70’li yılların ortasından itibaren başlayan krize cevaben neoliberalizm 1979 yılında Thatcher’la İngiltere’de, 1981’de Ronald Regan’la Amerika’da bir başlangıç yapmıştır.

Türkiye’ye neoliberal ekonomi politikaların girişi de sözünü ettiğin tarihlere çok yakın. Neoliberalizmin Türkiye’ye girişi nasıl ve hangi siyasi koşullarda mümkün oldu?

Türkiye 24 Ocak 1980 kararlarıyla erken bir evrede bu sürece Turgut Özal yönetiminde adımını atıyor. Hangi tahribatı yaptığını, ne tür sonuçlar doğurduğunu söylemeden önce, neoliberalizm, zaman zaman salt AKP hükümetinin bir saldırısı gibi ele alınıyor. Oysa AKP hükümeti bir silsilenin parçasıdır. Unutmayalım ki, neoliberalizm Türkiye’ye önce 24 Ocak 1980 kararlarıyla ve 12 Eylül’ün sendika hareketini tarumar eden ve sosyalist solu ezen, yani işçi sınıfının mevzilerini yıkıp geçen ağır baskıcı rejimiyle yerleştirildi. Bu ilk evre çok önemlidir. İdeolojik olarak da topluma Özal tarafından pompalanmıştır. Ancak başlangıçta çok büyük atılımlar yapılamamıştır.

Özal’dan sonra 90’lı yılların koalisyonlar dönemi partilerinin birbirlerine çelme takmasından ve başka nedenlerden dolayı çok hızlı bir gelişmeye tanık olmadık. Buna rağmen 1994 yılının 5 Nisan kararlarında altında Tansu Çiller ile kendine sosyal demokrat diyen Murat Karayalçın’ın imzaları vardır. Bu kararlar, özelleştirme bakımından çok önemli bir atak ve belge niteliğini taşır.

Özal ve Tansu Çiller’den sonra üçüncü uğrak, 2001 krizine bir çözüm bulmak için Dünya Bankası’nın başkan yardımcısı iken Türkiye’ye, kendisine yine sosyal demokrat diyen bir başbakan tarafından, Ecevit’in davetlisi olarak gelen Kemal Derviş’in dayattığı sözde reformlardır. Bu da çok önemli bir adım olmuştur.

Kemal Derviş’in programını uygulamak yoluyladır ki Tayyip Erdoğan, Ali Babacan ve diğer ekonomik kurmayları son 12 yılda gerçekten Türkiye neoliberalizminin en büyük atağını yapmışlardır. Diğer hükümetler koalisyon hükümeti iken AKP tek parti hükümetidir. Arkasında çok güçlü bir kitle desteği vardır. O kitle desteğini tarihsel olarak nereden elde ettiğini gerekirse konuşuruz ama iki şey mutlaka vurgulanmalı: Bir tanesi o kitle desteğinin Türkiye’nin özgün ideolojik ortamından kaynaklandığını saptamak gerekiyor. Tarihi olarak “din, Kemalizm, laiklik” meseleleriyle ilgilidir. İkincisi, çok şanslı bir ekonomik konjonktürde ve Derviş’in reformları sayesinde dünya ekonomisinin ayrıcalıklı bir noktasına oturmayı başarmış olmasıdır. Bundan dolayı da halk bu iktidarı 2001 kriziyle karşılaştırmıştır; dolayısıyla çok fazla isyan etmemiştir.

Son dönemi örnek olarak verelim, sonra tamamına geçeriz. Bu hükümet, özelleştirme alanında bugüne kadar hiçbir iktidarın yapamadığı kadar çok özelleştirmeye imzasını atabilmiştir. Elektriğinden çeşitli üretim sektöründeki birimlere kadar, özelleştirmenin yüzde 80-85’i bu iktidar döneminde yapılmıştır. Bu çok önemli bir örnektir.

Neoliberalizmin ana unsurlarına gelirsek…

Türkiye’de de uygulanan ve dünya çapında da önemli ana unsur özelleştirmedir. Sonra “sosyal devlet” ideolojik adıyla anılan ama sınıf mücadelesi ve işçi sınıfının varlık koşulları açısından önemi yadsınamayacak olan kamusal sosyal hizmetlerin tırpanlanmasıdır. Bütün ciddi kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi veya özelleştirilmesidir. Ve tabii ki, “esnekleşme” adı altında hem iş gücü piyasasında işçileri koruyan bir dizi yasal ve pratik hükmü ortadan kaldırması, hem de üretim alanında “yalın üretim” adı altında işçi sınıfının geçmişte sendikal mücadele ile kazandığı bir dizi hakkı ve mevziyi elinden almasıdır. Bütün bunların sonucunda neoliberal uygulamaların tamamının sonucu olarak sendikasızlaştırma ortaya çıkmaktadır.

Neoliberalizm temel iddiası neydi? Kapitalizmin krizine ne öneriyorlardı? Bunca büyük bir saldırının topluma pompalanan algısı neydi?

İşin özü şudur: 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren dünyada kurulan dengeler iki önemli faktör sebebiyle kapitalizmi işçi sınıfına büyük tavizler vermek zorunda bırakmıştır. Bunlardan bir tanesi 1930 yıllardan itibaren ABD’de, Fransa’da ve başka yerlerde yaşanan işçi mücadeleleridir. Aslında bir devrime dönüşebilecek ama önü kesilmiş olan Fransız Halk Cephesi döneminde ve başka yerlerde işçi sınıfının önemli mücadeleleri sonucunda çok önemli bir takım haklar elde edilmiştir. Mesela yıllık ücretli izin hakkı Fransa’da 1936 fabrika işgallerinin ürünüdür. ABD’de ise yeni anlaşma “New Deal” dedikleri dönemde büyük bir işçi sınıfı mücadelesi muazzam haklar elde etmiştir. Bunlar 2. Dünya Savaşı sonrasındaki mücadelelerle pekişmiştir, işçi sınıfına tavizler verilmiştir.

İkincisi, soğuk savaşın yapısıdır. Sovyet devletinin kendi bürokrasisinin getirdiği bütün sınırlara rağmen varlığı ve Doğu Avrupa’ya yayılmış olmasıyla Çin’in 1949 devrimiyle beraber dünyanın en büyük ülkesinin karşı bloğa doğru atak yapması; yani işçi sınıfının ve köylülüğün kapitalizmi orada da ilga etmesiyle, ortaya muazzam bir tehdit çıkmıştır. Buna karşı özellikle Sovyetler Birliği’nin kapı komşusu olan Avrupa başta olmak üzere, bir ölçüde tabii ki Amerika da kendi işçi sınıfına öbür tarafı çekici göstermemek çabasına girişmiş, tavizler vermiştir. Dolayısıyla sendikal, sosyal ve kamusal hizmetler alanında elde edilen bütün haklar bu iki faktörün bastırmasıyla olmuştur.

1975’te kriz patladığı zaman krizin doğuşunun nedeni kâr oranlarının genel düzeyinin düşmesi tarihi eğiliminin burada somutlaşmasıdır. Sermaye artık değeri ve böylece kâr oranını yükseltmek çabası içine girmiştir. Bu amaçla bu dönem boyunca sözünü ettiğim iki büyük faktör sonucunda elde edilmiş olan mevzileri, kazanımları, hakları söküp almak üzere harekete geçmiştir.

Bu politika topluma şöyle sunuldu: “Toplumsal gelişmeyi engelleyen hantal bir devlet var ve büyümeyi yavaşlatıyor. Biz ise işleri piyasaya ve özel girişimin yaratıcılığına bıraktığımız zaman çok daha iyi büyürüz ve gelişiriz”. Oysa bunun altında yatan esas mesele, işçi sınıfını atomize etmek, her türlü kolektif hak ve mevziyi ortadan kaldırmak, böylece işçi sınıfını zayıf kılmak, bunun sayesinde işçileri birbirine karşı kullanarak artık değeri arttırmaktır.

Neoliberalizmin içine doğduğu koşullar bakımından şunu söyleyebiliriz Britanya ve Amerika’da, ayrıntısına girmemiz gerekmeyen özel koşullar dolayısıyla, burjuvazi çabucak atak yapmıştır. Ama Kıta Avrupa’sında ve Latin Amerika’da esas büyük atılımını 90’lı yıllardan itibaren yakalamıştır. Çünkü dünya çapında sosyalizmin çöküşü olarak algılanan, bence tamamen geçici olarak ortaya çıkmış bir kriz olan, bürokratik olarak yozlaşmış Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa işçi devletlerinin çökmesi, Çin’in de içten içe çürüyüp kapitalistleşmesi sonucunda dünya çapında sosyalizme ve kolektif çözümlere olan inanç gerilemiştir. Solda bile kamusal temellerde çözüm konusunda büyük bir kuşku doğmuştur. Bu sayede burjuvazi bu fırsatı değerlendirerek kendi özelleştirme, piyasalaştırma, ticarileştirme ve kamu hizmetlerini tırpanlama saldırısını hızla yapabilmiştir.

Bu dönemin politikasının en belirgin sonucu ne olmuştur? Sadece “özelleştirme” olgusu mudur?

Özelleştirme çok çeşitli bakımlardan genel olarak işçi sınıfının aleyhine çalışır ama açık sonucu sendikasızlaştırmadır.

Bütün ülkelerde ve tarihi dönemlerde böyle, bu konuda istisna bile bilmiyorum. Kamu sektöründe sendikalaşma çok daha kolaydır ve sendikalar en azından nicel bakımdan güçlüdür. Özelleştirmenin işçi sınıfının sendikal gücüne inanılmaz derecede olumsuz etkisi olmuştur. Sosyal hizmetlere saldırı mesela: SSK gibi kurumların öneminin azalması ve bireysel emeklilik sistemlerine veya işletme düzeyinde emeklilik sistemlerine geçiş işçi sınıfının kendi içindeki rekabetçi eğilimleri arttıran; SSK gibi kolektif çözümlere, ortak talebe dayanan çözümleri geri düşüren dolayısıyla sınıfı zayıflatan etkiler yaratmıştır. Diğer yandan yoksulluğun, geleceksizliğin, güvencesizliğin bir kanalı olmuştur. Çünkü eğitim, sağlık konusunda bile tam bir güvencesi olmayan bir işçi sınıfı ortaya çıkmaya başlamıştır. En önemli etkiyi belki de şimdi gördüğümüz gibi esnekleşme denen ve solun bir bölümünün başlangıçta tamamen yanlış bir değerlendirmeyle desteklediği ya da en azından hayırhah baktığı gelişmedir.

Şimdi apaçık ortaya çıkıyor ki, esnekleşme denen şey işçi sınıfının uzun tarihsel mücadeleler sonucunda kazandığı, mevzi halini almış, yasalara dönüştürdüğü bir takım hakların budanması ve taşeronluk gibi sistemlerin hızla gelişmesi anlamını taşıyor. Türkiye’de yüz binlerle sayılan taşeronun AKP döneminde 2,5 milyon civarına çıkması mesela en ağır sonuçlardan biridir. Bu bakımdan Soma’da yaşanan işçi kıyımı, 34 yıllık neoliberal uygulamayı bütün toplumun gözü önünde teşhir eden bir olay olarak tarihe geçecektir.

Taşeronlaşmayı önemsiyorum. Kapitalizmin işçi sınıfının birleşmesini engellemek üzere, onu dağıtmak için bulduğu kendi cephesinden en iyi formülasyon olduğu kanaatindeyim. Bu konuya tekrar dönmek üzere, neoliberalizme Dünya çapında gösterilen tepkilerle devam etmek istiyorum. Son birkaç yıldır Kuzey Afrika’dan başlayarak Avrupa’da ve Türkiye’de Gezi ile başlayan bir dizi kitle hareketleri oldu. Bu hareketlerin neoliberal sisteme karşı, tepki hareketleri olduğu ifade edildi. Neoliberal demokrasiye, neoliberal kente karşı halk isyanları dendi. Bu hareketlerin değerlendirmesini yapmak istersen neler söylemek istersin?

Şöyle diyebiliriz: 1989-91 aralığında sosyalist sol dahi kolektivist çözümlere sırt çevirdi, işçi sınıfının siyasi hareketleri ve sendikalar ciddi bir sarsıntı geçirdiler. 10-12 yıllık ideolojik bakımdan epeyce geri bir dönem geçirdik. Tarihin sonu ilan edildi. Milenyum döneminde ideolojik havai fişekler atıldı. Kapitalizmin artık ebediyen bizim beraber yaşayacağımız sistem olduğu ilan edildi. Milenyumdan çıktık, kapitalizm rezil oldu.

Önce Latin Amerika’da başladı. O mücadelenin ayrıntısına girmeyeceğim ama Arjantin ve Bolivya’da devrimci bazı ataklar yapıldı. Chavez veya Morales’i söylemiyorum, kitle hareketlerini söylüyorum. Bunlar sonra duraladı, bir dizi faktör, mücadelelerin önünü kesti.

2011’de ortaya çıkan ve benim kullandığım tabirle “Akdeniz Devrimi” olarak niteleyebileceğimiz olaylar; yani Akdeniz’in güneyinde Kuzey Afrika ülkelerinde ve Ortadoğu’da; Akdeniz’in kuzeyinde en başta Yunanistan ve İspanya olmak üzere kriz içerisindeki Avrupa toplumlarında ortaya çıkan büyük kitle mücadeleleri, 2008-2009 yılında patlak veren dünya çapındaki “Üçüncü Büyük Depresyon” olarak andığım büyük krizin sonuçlarıdır. Kriz, bu toplumlarda hızlı yoksullaşma süreçlerine yol açtı. Özellikle Yunanistan ve İspanya örneğini herkes biliyor. Bu ülkelerde genç nüfusun arasında işsizlik yüzde 60-70 arasındadır; genel işsizlik yüzde 30’lardadır. Bu aynı zamanda Kuzey Afrika ülkeleri için de doğru. Elbette hiçbir toplumun çelişkileri tek bir faktöre indirgenemez. İşsizlik, tetikleyici faktör olmuştur. Var olan çelişkilerin patlamasına yol açmıştır. Kuzey Afrika’da bir takım rejimlerin devrilmesi ve dolayısıyla bu rejimlere karşı mücadele eden kitlelerin devrimci bir atak yapması anlamını kazanmıştır. Güney Avrupa’da ise henüz bir devrim karakteri kazanmamıştır ama büyük bir sınıf mücadelesi olduğunun altını çizmek gerekir.

Seçimlere bile yansıyor. Yunanistan’da mesela her ne kadar reformist olsa da Syriza’nın gelişmesi, birinci parti haline gelmesi, İspanya’da hem “birleşik sol” denen eskiden gelen bir sol koalisyonun hem de en son büyük kitle hareketine yaslanarak aniden büyük bir oy alan Pomedos (Yapabiliriz) adını taşıyan hareketin yüzde 8 oy almasıyla, toplamda yüzde 20’ye yaklaşan ani oy kazanması söz konusu. Bunların reformist sol olduğuna işaret etmek gerekse de, kitle hareketinin yol açtığı sonuçlardır.

Kuşkusuz. Avrupa’nın son seçimlerinde ortaya çıkan kaç zamandır yavaş yavaş gelişmekte olan faşist hareketlerin, ırkçı hareketlerin, neo-faşist hareketlerin gelişmesidir. Fransa’da birinci parti haline geldi. Britanya’da ırkçı faşist parti birinci hale geldi. Danimarka’da neredeyse faşist olan bir parti ilk sıraya yerleşti. Yunanistan ve Macaristan’daki Altın Şafak ve Jobbik Nazi geçmişe bile referans yapan açık faşist partilerdir. Dolayısıyla kutuplaşma krizin büyük bir sonucudur. Bu kutuplaşma uygun olanağını bulduğu zaman siyasi hareketler, büyük kitle hareketleri halini alıyor.

Kitle hareketlerinin birden patlak vermesi, beklenmedik oluşu, hayret uyandırmasına tanık olduk. Kitle hareketlerinin patlama olasılıklarını görebilmek; zamanlamasını demiyorum, çok mu zor?

Genel olarak solda anlaşılmayan bir şey var: Bir kez büyük kitle hareketleri, isyanlar devrimler başladığında aynı coğrafi ortamlarda veya sosyo-kültürel veya politik bağlara sahip ortamlarda halk kitleleri zaten büyük çelişkiler içinde bir arada yaşadıkları için her zaman bir potansiyel olduğu bilinmeli. Bunu görmemek, kapitalizmi görmemektir.

Halk kitleleri başka ülkeleri görüyor ve kendileri de bir umuda kapılıp ayaklanıyorlar. Bence Türkiye’deki Gezi ayaklanması büyük ölçüde Tahrir’den esinlenmiştir. İnsanlar bir şey yapabileceklerini gördüler. Mısır’da Amerikancı, devletçi, orduyla iç içe bir diktatör olan Mübarek devrilmiştir. Burada ise İslamcı politika sürdürdüğünü öne süren, dini politik amaçlarla kullanan bir başbakan var. Toplum düzeni içerisindeki çok çeşitli katmanlar üzerinde; Alevilerden gençlere, kadınlardan LGBT’ye büyük baskı yaptığı için elbette işçi sınıfının ve emekçilerin de huzursuzluklarıyla beslenen süreçte Gezi’de ve tüm Türkiye’de patlak vermiş bir halk isyanı var. Gezi’yi daha genel bir terimle “halk isyanı” olarak açıklamayı tercih ederim. Dolayısıyla bizimki de sürecin parçasıdır. İlginç değil midir, herkes farkına varıyor herhalde; biz başladık 10 gün sonra Brezilya Türkiye’ye selam göndererek harekete başladı. “Burası Türkiye, Aşk bitti’’ dediler. Güya sol olan bir iktidara karşı ayaklanan bir halktı bu. 600 şehirde birden haftalarca meydanlara indiler. Şimdi dolayısıyla bu hareketleri artık bitti denen sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görmek lazım. Ama Türkiye’deki özel bir karakter taşıyor.

Benim kişisel kanaatim Gezi ile başlayan halk isyanının bir sınıf isyanı olmadığıdır. Sınıf karakteri taşıyabilmesi için böyle bir isyanın işçi sınıfına özgü talepleri de, tek başına değil ama taleplerinin parçası haline getirmesi gerekirdi. İşçi sınıfının mücadele yöntemleri de şu veya bu şekilde hareketin bir parçası olması gerekirdi. Mısır’ı örnek vereceğim, genellikle bilinmiyor Türkiye’de ve bu sebeple herkes ahkâm kesiyor. Mısır ve Tunus işçi hareketi değildi, genel olarak halk ayaklandı diyorlar; bu yanlıştır. Mısır’da büyük işçi eylemleri 2000’ler boyunca oluyordu bu 2011’de doruğa çıktı. 1.5 milyon işçi, bağımsız sendikalarda örgütlendi o süreç içinde. Bir öncü partinin yokluğu sonucu devrim yalpaladı, sonunda maalesef karşı devrimin büyük ölçüde etkisi altına girdi. Ama bu muazzam bir sınıf mücadelesiydi. Hareketin bir parçasıydı işçi mücadelesi. Tek başına olsun demiyorum ama büyük sınıf mücadeleleri, işçi sınıfının içinde yer aldığı, damgasını vurduğu, kendi yöntemiyle mücadele ettiği hareketlerdir. Bağlamak gerekirse bizim yönümüzün Gezi’yi işçi hareketiyle bütünleştirmek olması gerekirdi.

Son Soma olayına geri dönersek, bu olay ne gibi sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor? Özellikle ileri sürdüğü talepler bağlamında önemi nedir?

Soma’nın dönüm noktası olabileceği kanaatindeyim. Örneğin, “kamusallaştırma” talebi sınıfın içinden geldi. Bu çok önemli bir şey. Solcular tarafından küçümsenen sınıfın yeri geldiğinde çok önemli bir atak yapabildiğini görüyoruz. Madene girmek istemiyorlar. Son bir aydır n’oldu? Türkiye’de solcuların bir bölümü anlamıyor, adını koyamıyor. Son bir aydır Soma’da ciddi bir şekilde iş bırakma eylemi yapılıyor. Yasalarda yeri olmayan bir grev bu. Yasalarda bir fabrikada ya da madende iş durdurmak, grev yapmak haktır demiyor. İşveren devamlı işe çağırıyor. Önce telefonla, sonra ıslak imzayla, işçi gitmiyor. Dün yine olay çıktı Soma’da biliyoruz. Bu arada maaşları da ödeniyor. İşçi sınıfının büyük meşruluğu kendini gösteriyor. Herkesin işçi sınıfı devreye girerse işlerin nasıl değişeceğini görmesi lazım. Kolay değildir devletin sınıfla başa çıkması.

Kamulaştırmadan başka “taşeron yasaklansın” talepleri var. Muazzam radikal iki nokta. Şu anda sendikalar DİSK de dâhil olmak üzere, mecliste kurulan komisyona katıldılar. Sendika yönetimleri Taşeron Yasasına itiraz etmeyip ayrıntılarında pazarlık yapıyorlar.  Oysaki işçiler “taşeron yasaklansın” diyor. Yatağan maden ve enerji işçileri özelleştirmeye keskin şekilde karşı çıkıyor. Şimdi bizim bunu saptayıp bir noktaya mim koymamız lazım. O yüzden Soma’yı çok önemsiyorum.

Neoliberalizmin hâkim hale geldiği dönemde solda ve aydınlar arasında özelleştirme konusunda bir gevşeme yaşandı. Siz özelleştirme ve kamulaştırma konularına nasıl yaklaşıyorsun?

Ben çok sık duydum ‘Sabancı’ya vereceksin bak nasıl tıkır tıkır işliyor’, işçiler arasında böyle laflar çok vardı. Soma ile birlikte Türkiye çapında bunu yıkmayı mümkün kılan bir ortam meydana geldi. Gerisi hem sendikal hem siyasal önderliklere bağlı. Bu mesajı taşımak çok önemli.

Türkiye’nin 12 Eylül sonrası çok büyük mücadeleleri var. Mesela Zonguldak devasa mücadeledir, mesela Tekel var. Ama toplum ve muhtemelen işçiler tarafından bile geçmiş dönemin kalıntısı bir mücadele olarak görülüyor. Kamu sektöründe veriliyordu yani aşılmış bir dizi mevzinin savunulması gibi görünüyordu. Tekel en azından topluma böyle geldi.

Soma ise, özelleştirme ve neoliberalizmin sonucu olduğu için bugünün ve geleceğin sorunudur. Toplum bunu böyle kavrayacaktır. Soma bir canlılığa yol açarsa elbette.

Bu kamulaştırma meselesinde ilk başta bir şey söyledim, dedim ki Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ve Çin’in başına gelenler belirleyici oldu. Maalesef dünya ve Türkiye solunun çok büyük bir bölümü bizim bakış acımızdan farklı olarak o toplumlara ideal bir sosyalizme gidişin, yöntemi yolu gibi baktılar. Çok büyük düş kırıklığına uğradılar. Bunun yanı sıra, bu ülkeleri öyle bakmayanlarda bile “kamu mülkiyeti, devlet mülkiyeti” bir kuşku konusu oldu. Şimdi burada bir kere bir karışıklığı ortadan kaldırmak lazım. Hiçbir biçimde devlet mülkiyeti Stalinizmin bir ürünü değildir. Komünist Manifesto’yu açıp bakın; kapitalizmde gedikler açacak geçiş talebi gibi formüle edilmiş ilk 10 talep içinde “devlet mülkiyeti” var. Belirli sektörler ve üretim araçları üzerinde, zamanla geliştirmek ve derinleştirmek üzere devlet mülkiyeti.

Özellikle 90’lı yıllarda belirli çevrelerde “yeni bir kamusallık” adı altında bir arayış başladı. Devlet mülkiyeti olmasın diye. “Devlet, hele bizde Kemalist devlet” diyorlar, “olumlu ne yapar ki?” “Devlet mülkiyetinin özel kapitalist mülkiyetten ne farkı vardır” diyorlar. Kısa vadede fark var mıdır yok mudur sorusundan ayrı olarak güçler dengesi dolayısıyla işçi sınıfı iktidarı aldıktan sonra hemen her şeyi kamulaştıramayabilir. Orada geniş bir kamu sektörü işçi sınıfının iktidarında ekonomik politikalarını uygulayabilmek ve böylece sosyal olarak toplum üzerinde bir hâkimiyet kurabilmek açısından önemli bir mevzidir. Özel mülkiyete karşıt olarak.

Ama daha genel bir şey söylemek gerekirse, devlet mülkiyeti elbette kendi başına sosyalist mülkiyet olarak algılanamaz. Devlet bir sınıf hâkimiyeti aracıdır, dolayısıyla sınıfsız toplumun aracı değildir. Bizim gitmek istediğimiz yer Marx’ın dediği gibi komünal mülkiyettir; sınıfların olmadığı bir toplumda bütün doğrudan üreticilerin ortak mülkiyetidir. Bugün önümüze çok uzaktaki bir toplumun ideal biçimlerini koyup hareket ederek kendimizi felç etmemek için oraya giden yoldaki en alt biçim olan özel mülkiyetin ilgasının sonucunda bütün toplumun hep birlikte planlama yapabilmesi için elimizdeki tek araç olarak işçi devletinin mülkiyetini savunmak zorundayız. Kamu mülkiyeti komünal mülkiyetin en alt biçimidir.

Önce devlet mülkiyeti olacaktır; zamanla devlet adım adım toplumla iç içe geçmeye başlayıp sınıflar ortadan kalkmaya başladıkça devlet mülkiyeti komünal mülkiyete dönüşecektir.

Bizim için Özel ile Kamu bu toplum içerisinde bile fark eder. Anlatmak gerekirse bu toplumda dahi bir savunma mevzii olarak çeşitli bakımlardan geçerlidir. Bunlardan bir tanesi sosyal hizmetlerdir. Kamu sosyal hizmetleri her zaman kolektif çözümlerdir. Özel sosyal hizmetler her zaman bireysel olarak sınıfın atomizasyonu anlamına gelir. Başka şeyler de var. Petrol Ofisi bir kamusal dağıtım şirketiyken Türkiye’nin yoksul köylü bölgelerinde benzin istasyonları açıyordu. Bunu özel şirketler yapmaz. Ya da her yerde Ziraat Bankası bulursun. Köylünün istediği zaman o krediyi alma hakkı, parasını bankada değerlendirme hakkı olmalı. Bunu özel sektör yapmaz. Çünkü köylülerde o kâr hırsı içindeki özel sektörü tatmin edecek para yok. Ya da köylülere destek alımları doğru düzgün yapıldığında kamu anlamlıdır. Sümerbank ucuz ayakkabı, Et Balık Kurumu ucuz et demekti. Bütün bunlar, işçi ve emekçi kitleleri ilgilendiren bir takım olgulardır.

Sonuç olarak, hiçbir kaygımız olmadan özel mülkiyetin karşısında devlet mülkiyetini, kamulaştırmayı savunabilmeliyiz. Bu konuda solun 90’lı ve 2000’li yıllarda içine düştüğü yalpalama aşılmalıdır. İşçi sınıfı bizi çağırıyor buraya, bu sese kulak vermeliyiz.

Özellikle kamulaştırma talebinin, ulusalcı solda ve meslek örgütlerinde savunulduğuna tanık oluyoruz. Bu savunma biçimleriyle, devrimci Marksizm’in farkı nedir?

İşçi sınıfından gelen sesi hiçbir şekilde iki şeyle karıştırmamalıyız. Bunlardan bir tanesi ulusalcı denen sol Kemalizm’in yozlaşmış ve gericileşmiş varyantı olan siyasi akımların kendini işçi sınıfının yanında gösterebilmek için, başka pek bir şeye tutunamadığı için kamu mülkiyetini savunuyor olmasıdır. Aynı zamanda bir Kemalist tarihi mirasa bağlayarak bunu yapıyorlar. Bu bizden tamamen farklı bir şeydir. Burada onlarla ortak yürüyecek yolumuz bile kolay kolay yoktur. Nasıl ki, Gezi’de “onlar buradaysa biz gidiyoruz deyip oyunu bozmadığımız gibi” sendikalarda da onların olduğu bir taraf varsa onlar kamulaştırma talep ederken biz de edebiliriz.

Bunların dışında son derece ilerici yanları olan “kamuculuk” Türkiye’de bir bakıma benim küçük burjuva bir dünya görüşü olarak niteleyebileceğim yaklaşımla da savunulmaktadır. Nedir? Özel menfaate değil topluma genel olarak yarasın. Buna neden küçük burjuva diyorum? Çünkü aslında bu özel menfaatin arkasında büyük burjuvazinin ve müttefiklerinin olduğunun, “toplumsal çıkar”ın ise büyük çoğunluğuyla emekçilerden oluşan bir dizi sınıf ve katmanın çıkarı olduğunun belirgin bir şekilde ortaya çıkarılmasından bağımsız olarak, özel/kamu karşıtlığı içerisinde meseleye bakmaktadır. O yüzden ortada durmaya çalışan ve sınıf mücadelesini merkeze almayan bir yaklaşımdır bu, Marksist değildir.

Ama bu toplumda bile, eğer “kamu ve devlet” işçi ve emekçiler açısından bir mevzi oluşturabiliyorsa, iktidara geçtikleri zaman geniş bir kamu sektörü, kamu hizmeti ağı işçi sınıfının kendi politikalarını diğer müttefiklerini de tatmin ederek yürütmesine daha fazla olanak tanıyacaksa, demek ki bu insanların toplum çıkarı açısından savunduğu iyi kamu hastaneleri, iyi çalışan eğitim sistemleri, belediyelerde çok güzel hizmetler ve inşaatlar yapılırken, güzel kamusal kontrol, meslek odalarının herkesten çok daha iyi yapabileceği o kontrol tipi önlemleri savunmaları; bizimle yol arkadaşı olduklarını gösterir. Anlaştığımız sürece sınıf mücadelesini beraber yürütürüz.

Sadece “kamuculuk” adı altında yürümek demin neoliberalizm için söylediğim şeyi tekrarlamaya götürüyor beni. Bizim özelleştirmeye karşı kamulaştırma yolunda verdiğimiz mücadele bir sınıf iktidarı mücadelesidir. Burjuvaziye karşı bir mücadeledir. İşçi sınıfının iktidarı için mücadeledir. Bir geçiş talebi olarak alınmalıdır. İşçi denetiminde kamulaştırmayı, tazminatsız kamulaştırmayı savunmamız kesinlikle gerekir. Bugünkü büyük kriz ortamında bu bir geçiş talebidir. Okuyucularımızın bunu iyi anlaması lazım.

Burjuvazinin bu kadar büyük tavizler vermesi kriz ortamında pek mümkün değildir. Onlar işçi sınıfını atomize ederek gittikçe daha fazla artık değer çıkarmaya çalışıyorlar; biz ise kamulaştırmayla tam olarak o atomizasyonun karşısına çıkıyoruz! Bir geçiş talebi olarak kamulaştırma, bizi iktidar mücadelesine bağlayan, onların programının önünü tamamen kapatan taleptir.

Neoliberal kapitalizme karşı mücadele etmek için Gezi ve Soma’dan sonra hem ideolojik hem talepler açısından daha fazla olanağımız olduğunu söyleyebilir miyiz?

Soma’dan önce, toplum çapında biz kamulaştırma talebini ne kadar dile getirirsek getirelim sınırlı bir etkisi olurdu. Kamulaştırma ve taşeronun yasaklanması meselesi özelleştirmeye ve esnekleştirmeye muazzam bir darbe vurma potansiyeline sahip. Yani onların piyasa ve özel mülkiyete verdiği öneme karşı kamu ve kurallı çalışma…

Bizim iki şeyi çok önemsememiz lazım Soma ve maden işçilerinin mücadelede ısrarı halinde, bu önemli bir olanaktır. Ama kendiliğindenliğin de sınırları var. Hiç unutmayalım bunlar çoğu köylerde yaşayan (Zonguldak için de geçerlidir) ideolojik olarak muhafazakâr ortamların insanları olan işçilerdir. Canları yandığı zaman ayağa kalktılar ve düpedüz sınıf mücadelesi yapıyorlar. Ama bunun hem Soma’daki etkisi hem de Türkiye çapındaki etkisi sınırlı kalabilir. Birincisi, sendikal örgütlenme açısından bütün ilerici ve sınıf mücadeleci sendikacıların bu işi ileriye taşımak için elinden geleni yapması gerekir. İlerici ve sınıf mücadeleci sendikacıların eli titreyerek korkak biçimde sendikacılık yapmasının dönemi geçti. Acaba çok fazla adım atarsak elimizdekini de kaybeder miyiz?  Ne kaldı ki elimizde?

İkinci olarak, son dönemde disiplinli demokratik merkeziyetçi devrimci işçi partileri konusunda çok kuşku gösterildi. İşçi partisi fikri kendi başına bir kere çok önemli bir fikirdir. Sınıf konumlanması üzerinden bütün burjuva partilerine karşı yer alır. Birden fazla olabilir. Önemli olan herkes kendi köşesinden doğru bulduğu programla devrimci işçi partileri örgütleyip işçi sınıfı içerisinden bu mücadeleyi verebilmedir. Sendikaların içindeki değişimde ancak büyük ölçüde o ideolojik ve siyasi mücadele kazanıldığı ölçüde kazanılacaktır.

Neoliberalizm yazgı değildir, kapitalizm insanlık tarihinin son aşaması olmayacaktır!

* Bu yazı Mesele’nin 91. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir