İsmail Saymaz: Devlette sürekliliği kesintiye uğramayan yalnızca şiddettir

Facebooktwittergoogle_plusmail

Yunus Öztürk

İsmail Saymaz, www.radikal.com.tr muhabiri. Gerek kapanan Radikal gazetesindeki ve gerekse halen yayınına devam eden internet sitesindeki haberleri ve yayınladığı kitaplarla, muhalif duruşu, “akıntıya karşı” tavrıyla insan haklarıyla ilgili kamuoyunun her zaman dikkatini çeken bir gazeteci. Sözellikle son üç kitabı, Sözde Terörist, Sıfır Tolerans ve Esas Duruşta Cinayet birbiri ardına kamuoyunun gündeminde yerini aldı. “Yargıda, Poliste ve Askerde” yaşanan insan hakları ihlallerinin en çarpıcı örnekleriyle bizi yüzleştirdi.

Örneklerin çarpıcı olmasının yanı sıra, konuların okuyucuya sunuluş biçimi de son derece “zarif”. Resmi “belge dili” yerine akıcı, hatta “edebi” sayacağımız bir dille okuyucuya ulaşıyor. Kullanılan dil, kitapların mesajlarını okuyucunun kendisinin kavramasına fırsat veriyor.

İsmail Saymaz ile Radikal gazetesinin kapanmasına sayılı günler kala gazetede görüştük. Hem kitaplarını hem de hayat felsefesini konuştuk. Söz İsmail’de…

Birçok ödül aldın, son olarak Abdi İpekçi Gazetecilik Ödülünü aldın. Öncelikle tebrik etmek istiyorum. İlk sorum, kitaplarını ilk kez okuyanların aklına gelebilecek bir soru olacak: İnsan hakları konularını seçmenin, bu konularla ilgilenmenin sebebi gazeteci olman mı?

Gazeteciliğe başlarken, dünyaya baktığım yere uygun olduğu için Radikal Gazetesinde ısrar etmiş ve bu gazeteye stajyer olarak girmiştim. O zamanlar maaşlı çalıştığım yeri terk edip burada parasız çalışmaya başlamıştım. O zaman öğrenciydim ve bir hayli gelir kaybına uğramıştım. Sırf Radikal’de çalışabilmek için. Çünkü Radikal benim dünya görüşüme en uygun yayınlardan biriydi o tarihlerde.

Yıl kaç?

2001-2002. Reddettiğim bir konu değil, dünyaya soldan bakıyorum. Özgürce şunu söyleyeyim, bu görüşüm baskılanmaksızın çalışabileceğim bir ortam olduğunu varsayarak Radikal’e geldim. Öyle olduğunu da gördüm. Çünkü çalışmaya başladığım sırada burada Celal Başlangıç vardı, Murat Çelikkan, Ahmet Şık, Adnan keskin vardı. Tuğrul Eryılmaz, Ertuğrul Mavioğlu vardı, var oğlu vardı. Bu insanlar o dönem genel gazetecilik dünyasında çok etkili isimlerdi. Diğerleri de aklıma geliyor, Adnan Ekinci, Yıldırım Türker, Perihan Mağden gibi bir sürü ismi daha sayabilirim. Ben başladığımda baştan bu yana aslında bu tarza yakın haberler yapıyordum. Çünkü Radikal’den önce çalıştığım yerlerde de genelde insan hikayelerine odaklı haberler yapıyordum. Ancak insan haklarına profesyonel anlamda kayışım Radikal’de gerçekleşti. Çünkü benden önce burada böyle bir alan vardı. Ahmet Şık, Hatice Yaşar, Murat Çelikkan, Celal Başlangıç vardı ve bu isimler bu alanı yıllardır yazarak geliştirmişlerdi. Ben geldiğimde ele aldığımı konular “toplumsal olaylar” başlığı altında ele alınıyordu. Sokakla birleşik bir muhabirlik türüydü.

2005-2006 yılından sonra kendi habercilik perspektifimi bu alana kaydırdım. Çünkü o tarihlerde polis şiddeti yoğunlaşmıştı. Ancak bunu ben, çok sonra, beş yıl sonra bunu anlamlandırıp kitap yazdım. O tarihlerde niye bu kadar insanı dövülüyor demeye başlamıştım ve işte Festus Okey vakası gerçekleşmişti. Ferhat Gerçek’in kurşunla vurulması gibi olaylar aklıma geliyor. Diğer tarafta iş cinayetleri vardı. Tuzlu’da insanlar ölüyordu. Taşeronlaşmadan kaynaklanan cinayetler meydana geliyordu. Bir taraftan yargı meseleleri vardı. Özel yetkili mahkemeler vardı ve art arda insanlar tutuklanmaya başlamıştı. Ergenekon davası gibi. Bu üçlü ayak benim en çok haber yaptığım alanlar haline geldi. Zaman içerisinde bu yoldan yürüyerek bu alanda kendimi geliştirmiş oldum.

Şunu da söyleyeyim: Solcu olduğum için mi gazetecisin ya da gazetecilik bunu ifade etmenin en uygun aracı mı gibi bir tartışmada ben tabi ki bir kimlik tercih edeceksem, gazeteciliği tercih ederim.

İyi bir gazeteci olarak da bu konuları yine ele alabilirdiniz, nitekim kitaplarında dar anlamda bir solculuk görmedim.

Zaten kitaplara kendi yorumumu katmadım. Sadece olgulara yer verdim.

Olgular var ve belki edebiyat var. Beklentimin üstünde bir edebi yan gördüm.

Aslında bundan kaçınıyorum.

Bunca ağır bir şiddetin okuyucuya aktarılması için belki gerekli… Başka türlü akıcılığı sağlamak zor gibi.

Onu biliyorum. Dengeyi gözetmek açısından şunu yapıyorum. Beni zaten eleştirdikleri nokta “neden kitaplarımda kendi görüşümü ifade etmediğim” meselesi oluyor. Oysa konu seçimimle ve bunu kitaplaştırarak zaten bir tavır koyduğumu düşünüyorum. Dolayısıyla ayrıca kendi görüşümü yansıtmak istemiyorum. Ondan imtina ediyorum.

İkincisi bu öyküleme meselesini ben çok önemsiyorum. Çünkü binlerce sayfalık klasörler arasındaki bilgiyi okura bir mahkeme katibinin ağzıyla veremeyiz. Onun okuyabileceği biçimde formüle etmemiz lazım. Ancak orada bir ayrım var; o da okur kitabı okurken bunun bir kurgu olduğu yanılsamasına kapılmamalı. Yani benim derdim edebiyat yapmak değil. Benim derdim okuyucuya bir meseleyi en iyi anlayabileceği biçimde aktarabilmek. Maksadım bir konuyu iyi anlatmak, öykülemek evet ama gerçeği öykülemek. Yoksa okur onu okurken ya burada yazar biraz olayı manipüle etmiş demesin. Önceliğim edebiyat yapmak değil, gazetecilik yapmak. O çizgiyi korumaya çalışıyorum.

Anlatım kolaylığını, yumuşaklığını yerinde buluyorum.

Teşekkür ederim.

Gazeteci kitapları kuru kitaplardır çoğu zaman. Bazen, gazeteciler karmaşık meseleleri daha da karmaşıklaştırarak anlatıyorlar. Gazetecilerin yazım gelenekleri arasında her şeyi sıfatıyla ve her şeyi yeniden tanımlayarak anlatmak gibi bir habercilikten gelme alışkanlık var. Haberde bir karşılığı vardır ama konuyu kitaba taşıdıkları andan itibaren kullandıkları üslup sıkıcı ve boğucu bir dile dönüşür. Bunu kıran ender gazeteci yazarlar var. Dolayısıyla o gazeteci dilinden uzaklaşmak lazım.

Biraz evvel, insan hakları konusunda “üç ayak” saydın. Bir tanesi de iş cinayetleriydi. Gelecek kitap taslaklarında bu konu var mı?

Var tabii. Bir kitaba çalışırken, bir sonraki kitapla ilgili arşiv çalışması yapıyorum. Örneğin Sözde Terörist’i hazırlarken ve yazarken, son kitabın, asker ölümleriyle ilgili dosyaları topluyordum.  Gittiğim her yerde, İzmit’te, Eskişehir’de, Afyon’da ailelerle röportajlar yaparak hazırlıyordum. Şimdi de bundan sonraki iki kitaba dair kafamda netlik var. Bunu bitirince ona başlayacağım. Taşeron cinayetleri ve iş kazalarıyla ilgili bir kitap çalışması var aklımda. Biraz da bekliyorum. Cinayetlerle ilgili yargılamaların hiçbiri bitmedi. Yasal süreçlerin bitmesini bekliyorum. Sadece kazanın oluşumu değil, kazadan sonra esasında daha büyük bir mağduriyet olan yargısal meseleyi anlatabilmek amacıyla bekliyorum. Evraklar kayboluyor, sanıklar getirilemiyor, bazı sanıklar hakkında izinler verilmiyor, Enerji Bakanlığı izin vermiyor, Bedaş izin vermiyor gibi… Bu süreçlerin hepsi tamamlansın.

“Esas Duruşta Cinayet”te ve diğer son iki kitabında tek tek örneklerin ele alınması ve gazeteciliğin yol konuların ayrı ayrı haberleştirilmesi, ister istemez bağlamından kopartılarak sunulmuş izlenimi verdiği söylenebilir mi? Seçtiğin örneklerin toplumsal ve siyasal bağlamı var mı? Münferit olaylar mı?

Özel bir görüş belirtmesem de olayları genel bir siyasal çerçeve içine yerleştiriyorum. Mesela burada, kitabın girişinde “medeni ölüm” başlıklı birinci bölüm var. Medeni ölüm AHİM’in zorunlu askerliğe yakıştırdığı addır. Medeni ölüm başlığı altında Türkiye’de zorunlu askerlik uygulaması, onun dünyadaki ve Türkiye’deki tarihçesi, Türkiye’deki algılanışı; bu hem ulusal anlamda hem dini kavramlar ışığında algılanışı… Askeri cezaevi ve askeri yargı olgusu, askerdeki intiharlar ve vicdani ret meselesini art arda bağlıyorum. Anlatacak olduğum ölümlerin temel zemininin aslında zorunlu askerlik olduğuna ve bunun kaldırılması gerektiğine işaret ediyorum. Yanı sıra askeri yargının ve cezaevlerinin de sivillerin denetimine bırakılması tespitini yapıyorum. Dolayısıyla daha girişte aslında siyasi ve toplumsal bağlamı çiziyorum. Sözde Terörist’te de aynı. Orada da özellikle 2007 yılından bu yana AKP ve cemaatin oluşturduğu muhafazakar oligarşinin Türkiye’deki siyasal alanı tasfiye edip yeniden inşa etmek için terör davalarını kullandığı tespitinden yola çıkmıştım. Aynı şekilde Sıfır Tolerans’ta ise 2007 yılından bu yana polis vazifesi salahiyetleri kanunu ile beraber uygulanagelen polis şiddeti arasındaki doğrudan ilişkiye dikkat çektim.

Esas Duruşta Cinayet’te konu zorunlu askerliktir. Bu kitabın yazılma maksadı da muradı da zorunlu askerliğin kaldırılmasına katkı yapmaktır. Ya da onların suç varsaydığı şekliyle “halkı askerlikten soğutma” çabasıdır. Dolayısıyla girişte onu tarif ederek ve sonuç bölümünde de benim bütün bu dosyalardan bu görüşmelerden sonra vardığım sonuç şudur diyerek konuyu tamamlıyorum.

Kitaplarından çıkan ilk sonuç, yasal mevzuat ve yargılama süreciyle ilgili ciddi bir sıkıntı olduğudur. Şöyle sorsam: mevcut yasalar fırsat vermese bile sözünü ettiğin cinayetler, işkence gerçekleşiyor. Öyleyse, yasadışılığı meşru sayan toplumsal, siyasi ve ideolojik bir sistemin varlığından söz edebilir miyiz?

Sadece yasalarla olmaz o ben de o görüşteyim. Bir ölçüde bu söylediğin de doğru. Bu nedenle zorunlu askerliğin kaldırılması talebinin, politik bir talep olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla evet bir yasa değişikliği gerektirir. Zorunlu askerliğin kaldırılması Türkiye’deki militarist yapının altındaki sacayaklarının kaldırılması demek. Militarist yapının daha gözle görülür hale getirilmesi demek ve askerlik meselesinin, askerlik kurumunun TSK’nın gizli yüzünü açması demek. Dolayısıyla zorunlu askerliğin ve askeri yargının kaldırılması önerisinin ya da askeri cezaevlerinin sivillerin denetimine açılması önerisinin bir yasal değişikliği gerektirmekle beraber onu daha aşan ve Türkiye’nin demokratikleşmesine doğrudan katkı koyan bir mesele olduğunu düşünüyorum. Kürt meselesine de katkısı olacaktır bunun. Darbelerle yüzleşmesine katkısı olacaktır. Askerler tarafından toplumun terbiye edilmesi gereken çocuk olarak görülmesine son verecek bir durumdur. Askeri hiyerarşi içerisinde tertipçilikten tutalım da kötü muameleye kadar bütün bu silsile halindeki şiddet türlerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir durumdur.

Zorunlu askerliğin kaldırılmasının hiçbir yasa ile tanımlanmamış “cezasızlık kültürü”nün ortadan kaldırılması demektir. O, yasalara tabi değildir. Cezasızlık kültürü şudur: Bir kurumun kültüründe suç işleyen kendi mensubunu koruma davranışı. Eğer askerlerin kendi iç işleyişinde yargıladıkları eylem sivillerin hakim olduğu yargı tarafından yargılamaya tabi tutulursa bu cezasızlık kültürünün ortadan kalkmasına büyük hizmet eder.

Elbette şu da doğru: Tek başına yasayla, yasa değiştirilmesiyle her şey düzelmez.

Son kitabı okurken 12 Eylül koşulları kafamda canlandı. Şunu bilirdik biz, Mamak, Metris, Diyarbakır’a gittiğinde uğrayacağın muamele Hasdal’dakinden farklıydı. Şimdi bu anlattığın hikayeler öyle ki belli bir bölgede olmuyor. Türkiye’nin her yerinde yaşanıyor.

Adana Cezaevi mesela ben çalışırken fark ettim. Ya da örneğin Sivas Temeltepe. Kim biliyor, kimse bilmiyor. Mehmet Tarhan hem vicdani retçi hem de eşcinsel olduğu için burada saçları kesildi, çırılçıplak bekletildi, cinsel şiddete, fiziksel şiddete maruz kaldı. Dört yıl sonra, üç yıl sonra bir er Utku Kalı Redhack’e belge sızdırdığı iddiasıyla oraya kondu, gene şiddete uğradı, çıplak aramaya ve çukur aramasına tabi tutuldu. Kıbrıs’ta DİSKO’da çocuğun dövülerek öldürülmesi gibi. Eskişehir Askeri Cezaevi TBMM’nin raporunda var. Tek tip kıyafetle diziyorlar, askeri bir nizam, tutukluların tamamı cep telefonu kullanmaktan gelmiş. Kim biliyor, bilmiyoruz bunları.

Bu yaygın örneklerin varlığı karşısında ne söyleyebiliriz?

Bu daha komplike bir siyasal bakışı gerektirir. Kitaplardan bağımsız fikrimi söyleyeyim, temelde demokratik sosyalizme inanan biriyim. Parlementer sisteme inanan biriyim, demokratik araç ve yöntemlerin önemine ve esasına inanan biriyim. Dolayısıyla ancak öneriyi buradan yapmak gerektiğini düşünüyorum. Ben AKP döneminde bilhassa 2006’dan sonra, ilan edilmemiş bir olağanüstü hal olduğunu düşünüyorum. Anti terör yasaları kullanılarak bütün toplumun terörize edildiğini ve insanların her türlü yasal hakkının, her türlü anayasadan gelen hakkının bir terör suçu gibi ona yakıştırılarak siyasal alandan tasfiye edildiklerine inanıyorum. Öte yandan bu güvenlik rejimi altında muazzam bir serbest piyasanın, muazzam bir kar hırsının sürekli hale geldiğini ve bunun sonucunda dünyanın en büyük adliye binası inşa edilirken taşeron işçinin çatıdan düşüp öldüğüne tanıklık ediyoruz.

Bütün bunlara karşı yapılabilecek en güçlü itiraz, Gezi Parkı örneğinde olduğu üzere halkın doğrudan demokrasi talebini bizatihi çıkıp kendisinin savunması ve ilan edilmemiş bu olağanüstü hal rejimine karşı demokrasinin, siyasal sistemin kendisinin en örgütlü biçimde, en demokratik araçlarla, onların bence askıya almak istedikleri araçlarla savunmaktan geçiyor.

Yaşadığımız adı konmamış olağanüstü halde artan şiddet münferit olaylar mı?

Bunların hepsi süreklileşmiş, devletin cezasızlık kültürünün parçası olan olaylar.

Örneğin 2007 yılından sonra Sözde Terörist kitabında anlattığım üzere anti-terör yasaları Ergenekon, Balyoz davaları ile askerler ve laikler üzerinde; ESP, Devrimci Karargah davaları sosyalistlerin üzerinde; KCK Kürtlerin üzerinde uygulanmış olması, bu modelin bir önceki devlet güvenlik mahkemelerinden devralınmış olmasından dolayıdır. Onlar da askeri sıkıyönetim mahkemelerinden devralmıştı. Ve bu silsile halinde Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana siyasal rejim açısından düşman edilen kim varsa onun tepesine kahredici bir cihaz olarak çökmüştür. Dolayısıyla burada şiddeti de özel yetkili mahkemeler, devlet güvenlik mahkemeleri geleneği de ve askerlerdeki kuşkulu ölümler de bu ülkenin kronik sorunudur. Bu devlet aygıtının ifrazatıdır. Devlet aygıtı tartışmaya açılmadan bu sorunu çözmek çok güç. Bu yapıdaki şeffaflaşma ve demokratikleşme sağlanmadan, ki o da aşağıdan yukarıya basınçla olur, ülkenin demokratikleşmesi mümkün olamaz. Ancak aşağıdan yukarıya, sivil bir iradeyle ve demokratik bir iradeyle mümkün olabilir. Dolayısıyla bunları kitaplaştırma çabam, istisna olmalarından ileri gelmez, sürekli olmalarından ileri gelir. AKP dönemine yoğunlaşmış olmam ise, bu dönemin gazetecisi olmam sebebiyledir. Bu dönemde olgunlaştı benim gazeteciliğim ama yazdığım hemen hemen her kitapta ele aldığım konuyu AKP döneminden başlatmam ben.

Çerçeve makaleler var; İstiklal Mahkemeleri’ne kadar giden köklerini ifade ediyorsun. Peki, Gezi’den sonra polis şiddetinin bir çıta yükselerek, kişi ve gruplardan toplumun muhalif olan kitlelerine yönelmiş olmasına ne diyorsun? Yeni bir evrede miyiz?

Sıfır Tolerans kitabımı Gezi’den iki sene önce yazmıştım. Bu kitapta, 2007 ile 2012 arasında 35 vaka var. Gezi’de uygulanan polis şiddetini bu kitap öngörüyordu zaten. Bu kitabın kehanetinden değil, yasal mevzuatın ve polis aygıtı içerisindeki cezasızlık kültürünün doğal akıbeti buydu zaten. Otursak polis vazife ve salahiyetleri kanununa dikkatli bir baksak ve onun pratikleri ne diye düşünsek, Gezi Parkı’ndaki polis şiddetini öngörebilirdik.

Ama şöyle bir şey oldu. Polis şiddetinin olağan kurbanları var bir de istisnai kurbanları var. Polis açısından Kürtler, sosyalistler, yüz kızartıcı suç işlediği iddia edilenler, toplumun en riskli grupları olarak addedilenler, Çingeneler, fahişeler, uyuşturucu satıcıları, hırsız olduğu iddia edilenler… Bunlar olağan şüphelidir. Polisin sistematik şiddet uyguladığı gruplardır. Gezi Parkı’nın ta merkezinde yer alanların çoğu, kendileri ya da aileleri Türkiye’nin orta sınıfından gelen insanlardı. Devletle bu şekilde karşı karşıya gelmiş kişiler değildi. Bunlar açısından polis ancak uzakta bir Kürdü, bir solcuyu, bir hırsızı döverdi. Sokağa çıktıkları anda devlet şiddeti onların yüzüne vurdu. Bu kadar derin ve köklü bir infiale kapılmalarının sebebi buydu. Polis şiddeti kapılarına kadar geldi. Bu da iyi oldu. Yaşar Kemal’in “Peri Bacaları”nda kendisi sorup kendisi yanıtladığı bir soru vardır. Der ki, “Allah’tan kim korkmaz”, cevap şudur, “Allah’tan çocuk korkmaz”. Niye, çünkü çocuk Allah’ı tanımaz. Şimdi Türkiye’nin laiklik duyarlılığı yüksek, şehirli Gezi Parkı’na meyletmiş orta sınıfları, Gezi Parkı’ndan sonra Allah’ı görmüş çocuk durumunda. Allah’la tanıştılar artık. Dolayısıyla bizim öteden beridir anlatmakta olduğumuz polis şiddetinin aslında nasıl toplumsal bir sorun olduğunu meselesini yaşayarak deneyimlediler. Bu polis şiddetine ilişkin farkındalığı arttırdı. Şimdi Berkin Elvan’dan tutalım, Adana’daki Lice protestosunda öldürülen çocuğa kadar, artık gaz fişeğiyle ölümlere medyada genel bir tepki oluşuyor. Ancak bu tepkisellik henüz bir kurumsallığa dönüşmüş değil. Bu kurumsallığı sağlayacak olan Türkiye’deki demokratik örgütlü mücadelenin kendisi olabilir. Devlet bunu gönüllü yapmayacak.

Bütün bu çıplak devlet şiddeti karşısında suskunluk hale sürüyor.

Aslında Gezi Parkı, bir ölçüde susmadıklarının alametiydi. Sokağa çıktılar, polis şiddetine isyan ettiler. Kendi yaşadıkları meydana dair itirazlarını yükselttiler. Aynı günlerde Yenibosna’da da bir park kaldırılıyordu, kimse oraya gitmedi. Zaman Gazetesi’nin arkasındaki güzelim park elden gidiyordu. Biz ve Zaman Gazetesi haber yaptık da kurtuldu. Taksim Meydanı’ndaki mesele Türkiye’nin orta sınıflarının kendi meselesiydi ve sokağa çıktılar, polis şiddetini yaşadılar.

Gezi’de kamu görevlilerinin uyguladıkları şiddette durumdan vazife çıkartarak şiddetin dozunu artıran polis örnekleri çoktu.

Gezi Parkı’nda özel olarak “onları dağıtın elinizden ne geliyorsa öyle dağıtın” emri verildiğini düşünüyorum. Zaten şöyle bir mesele var: Polisin hareket ettiği alanlara göre davranışı değişebiliyor. Adana’da Ova Mahallesi Kürt mahallesidir, orada rahat hareket eder. Orada hareket ettiği şekliyle Seyhan’da yapamaz. Ya da örneğin Hatay’ın Armutlu mahallesinde hareket ettiği gibi bir başka Sünni ve Türk nüfusunun yoğunluklu olduğu bir mahallede hareket edemiyor. Ya da örneğin İstanbul’da neden 1 Mayıs Mahallesi’nde gösterdiği cevvalliği hemen üst tarafındaki Bostancı’da göstermiyor? İkisinde de aynı tarihlerde Gezi Parkı eylemi olduğu halde. Caddebostan’da insanlar aşağı yukarı yürüdükleri halde neden bir polis aracı girmedi sokağa? Dolayısıyla polisin geleneksel davranışları kurumsal alt kültürde, polis alt kültüründe Alevilere, Kürtlere ve solculara karşı bir alerji olduğu muhakkak. Orduda da benzeri bir alerji var.

Aslında maço, mezhepçi, Sünni, Türk, erkek, homofobik bir devletle karşı karşıyayız. Ve bu neticede özel olarak eğitim alınmasa bile iktidarın parçası olan ve beline silah taktığı andan itibaren güçlenen her kamu görevlisi tarafından dozu artırılabilir. Sistemin mantığı içinde şiddet, öldürme, işkence büyürken, insan hakları yok ediliyor.

Soruyorum size: Polis memuru neden tabancasının dipçiğine Türk Bayrağı rozeti koyar? Özel olarak ne ifade etmek ister? Jandarma Cezaevi aracının önünde neden “Türklüğe” göndermeli yazılar bulunur? Zaten bir cezaevi aracı değil mi? Devlet şiddet tekelinin aslında bir ideolojik arka planının ve anlamının olduğunu gösteriyor.

Devlet, kurucu ideolojisinin gereği olarak kendisini Türk, Sunni ve erkek olarak tarif ediyor. Türkçe’yi önceliyor. İşverenin ve erk sahibinin adına şiddet uyguluyor. Ayrıcalıkların elindeki bu sopa, yani iktidar toplumun bütün kimsesizlerinin sırtına inip kalkıyor. Aslında resmi şiddet, bir iktidar biçimi olarak, bir yönetme şekli olarak tezahür ediyor. Dolayısıyla aslolan da, bu iktidara müdahale etmektir.

 

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir