Blanchot’nun Bekleyiş Unutuşu’u Yahut “Dehors”un(Dışarının) Kırılganlığı Üstüne

Facebooktwittergoogle_plusmail

Çağrı Uluğer

Maurice Blanchot’nun dili merkezsizleştirerek yapıt dâhilinde yazarın ölümünü ilan eden, felsefi bir üslupla dolaştığı edebiyat dehlizlerinde dilin sınırlarının dışarısında bir oluş halinin imkânlarını araştıran yaşamsal ve yazınsal tecrübesinde algımızın çeperlerinde bir sızıntı yaratacak gizli bir kuvvetin yattığını ifade edersek fazla ileri gitmiş sayılmayız sanıyorum. Derrida’nın “duruşuna hayran olduğum o büyük adam” şeklinde selamladığı, Deleuze’ün “Müzakereler”de övgüler düzmekten kendini alamadığı, Foucault’nun kendi düşüncesinin en temel temalarından birini (‘Dehors’ -‘Dışarı’- düşüncesi) metinlerinden devşirdiği bu münzeviyi bu kadar değerli kılan neydi? Bu soruyu cevaplamakta aceleci olmanın Blanchot düşüncesine haksızlık olması pahasına onun eserlerindeki temaların savaş sonrası Fransız düşüncesinin imkânını aradığı öznelliğin dışsallık kazanabilme sorunu çerçevesinde dikkate alınması gereken bazı cevaplar sunduğunu söyleyeceğim.

Blanchot’nun da çıkış noktasını, Saussure’ün Batı düşüncesinde geniş bir alan açan “göstereni gösterilenle birleştiren bağ nedensizdir” söylemi çerçevesinde ele alabiliriz. Blanchot, öznenin dilin yapısı içinde nasıl bir kurulan olduğunun ve şeyleri temsil etmekten ziyade kendi kendini temsil eden dilin ifade etmek istediklerimize tekabül etmeksizin bizi nasıl “konuşturduğunun” sorunsalını metinlerinde taşır. Öyle ki burada konuşan öznenin varlığı oldukça şüpheli hale gelir. Gösteren ile gösterilenin tekabülsüz birlikteliği dilin şeyleri temsil etmemizin bir aracı olmaktan öte bir güce haiz olduğunu gösterir. Dil aslında özneyi adeta öğüterek kendi kendisini konuşmaktadır. Gerçek dünyaya dair düşüncemizde temsilin yani dilin dayattığı anlam bütünlerinin dışına çıkılamaz. Giorgio Agamben’in ifade ettiği gibi “Kendisini nelerin beklediğini kestiremeyen aymaz bir primatı fi tarihinde pençesine düşürmüş olan dil, en kıdemli dispozitif(iktidar tertibatı) belki de”. Ancak Blanchot öznenin bu tabiyetini kıracak olanakların peşine düşmesi bakımından yapısalcılıktan ayrılır ve günümüzde post-yapısalcılık olarak sınıflandırılan bir grup düşünürün(Foucault, Deleuze, Derrida) ifade ettiği teorik güzergâhın en temel sorunlarıyla ortaklaşır.

Blanchot’nun pek çok metninde okurun yaşayacağı ilginç hissiyat, Blanchot’nun bilincin düşünümselliğini dilden kopartmaya yönelik çabasından ileri gelmektedir. Özneyi boşlukta bırakıp anlatımın altını oyan, sözceleri anlam kodlarını çökertecek biçimde kullanarak “ölümü bekleyişi unutup” yazarın katili okurunsa kurtarıcısı olan Blanchot özneyi fi tarihinde yakalandığı dilin hapsinden kurtararak dil öncesi düşünümselliğin -bize göre artık “dışarı”yı temsil eden- deryasında bir gezintiye çıkartır. Bu gezintinin öncelikli mahiyeti dilin anlam kodlarıyla beraber var olabilen düşünümselliğimizin sınırını gözler önüne serebilmesinde saklıdır. Blanchot’nun metinlerinde, Velazquez’in “Las Meninas” isimli tablosuna yahut Borges’in Çin Ansiklopedisine rastlayan Foucault’nun tepkisini yaşarken buluruz kendimizi… Foucault Borges’in Çin Ansiklopedisindeki hayvan sınıflandırmasıyla girişi yaptığı “Kelimeler ve Şeyler” isimli eserinde bu sınıflandırmanın etkisini şu şekilde açıklar: “Bu sınıflandırmanın yol açtığı büyülenmenin içinde bir solukta ulaşılan nokta, bir kıssadan hissenin lehine olmak üzere, bize başka bir düşüncenin egzotik cazibesi olarak işaret edilen şey, bizimkinin sınırıdır: bunu düşünmenin çırılçıplak olanaksızlığı.” Blanchot’nun metinlerinde de okur sıklıkla bahsedilen şeyi “düşünmenin çırılçıplak olanaksızlığı” içinde bulur kendini. “Sonradan Sonsuz Yineleme” adlı eserinden gösterebileceğimiz bir örnek olarak  “Sarhoşluğu sayesinde beni olduğum gibi görüyordu” cümlesi sahip olduğu tersyüz etmeyle dışarı’nın deneyimine kapı aralığı bırakır. Blanchot yaşam alanının bir temsili olarak edebiyat tasavvurunun dışına çıkarak özneyi dilin dayattığı düşünümsellikle mümkün olabilirliğine inandığımız belirli sınırlara dâhil yaşamsal pratiklerin ötesine taşır. Yaşamın dışarısında kalanı yaşam alanına saçmayı başarabilen Blanchot’da bu saçılma ve yayılmanın ne gibi imkânlar yaratabileceğini hissederiz. Blanchot yazma ediminin Deleuze’ün ifadesiyle “anılarını, yolculuklarını aşklarını ve yaslarını, düşlerini ve fantasmalarını anlatmak” olmadığını göstermiştir. Edebiyatın gerçek anlamda bir “yaratı” olabilmesinin anlamı Blanchot’nun eserlerinde hissedilir. Örneklerine Beckett ve Artaud’da rastlayabileceğimiz bu “yazarsız yazma” biçiminde öznenin varlığı giderek hissedilemez hale gelir.  Blanchot’da özne, Foucault’nun “Söylemin Düzeni” başlıklı açılış konuşmasının ilk paragrafında belirttiği gösterenle gösterilenin bağdaşıklığı içindeki olumsal bir alanı ifade eden boşluğa yerleşir ve özne “söylemin kendisinden kaynaklandığı kişi olacak yerde, onun uzayıp gidişinin rastlantısallığında, zayıf bir boşluk, olası eriyişindeki bitişi noktası” haline gelir. Blanchot Foucault’nun deyimiyle “düşünüyorum” ile “konuşuyorum”u birbirinden ayırarak “dışarı”nın deneyimine yani dil olmaksızın düşünme ve başka bir biçimde iletişim kurmanın imkânına gönderme yapar. Burada Blanchot’nun Descartes’ın cogitosunu yerle bir ettiği aşikârdır. Blanchot’nun öznesi, Descartes’ın düşünen ve düşünüyor olmasından şüphe etmeksizin var olan öznesine karşı çözülen ve gittikçe yok olan bir öznedir. Çünkü Blanchot’nun gördüğü uzamda özne her zaman için düşünümselliğini önceleyen dile bağlıdır. Blanchot’yu okumak kekeme bir öznenin dilin bağdaşıklığını istemsizce kırdığı o anlık dışsallığa tanık olmak gibidir. Blanchot’da yazarın yapıt içerisinde silinmesi olarak belleğin ve dilin dayattığı sınırlara karşı bir savaş söz konusudur. Bu durum onun dostları olan Levinas ve Bataille’ın onun düşüncesine kazandırdıklarıdır belki de.

Blanchot, Bataille’ın iç deney (l’experience interieure) fikrinden etkilenmiştir. İç deney konusunda önemli olan Bataille’ın “sınır deneyimler” fikri olmuştur. Blanchot’nun da  ölüm olgusunu hiçe sayarak dilin anlam kodlarını çökerten ve özneyi kendisinden kopararak  hiçliğin olumsal alanına bırakan edebi serüveni de sınır deneyimler olarak değerlendirilebilir. Heidegger’in ölüm temasından da etkilenen Blanchot, Hegelin diyalektiğini bir “aufhebung”, bir sentez fikri olmaksızın zıtlığın vurgusunu yapmak için yani “dışarı”nın karşıtı olarak bağlı olduğumuz “içeri”nin nasıl aynılık/ötekilik ikilemine saplanıp kaldığını göstermek için kullanır. Blanchot, Batı düşüncesinin saplandığı aynılık/ötekilik ikilemine karşı radikal bir dışsallık olanağı olarak “fark” fikrini koyar. Bu düşünce daha somut karşılığını Deleuze’ün “Fark ve Yineleme” ile “Nietzsche ve Felsefe” gibi önemli eserlerinde ve Derrida’nın tüm kuramsal faaliyetin bulacaktır.

MonoKL yayınları Mayıs ayında Ender Keskin’in -Blanchot çevirmenin zorluğunun altından başarıyla kalkmış olan- çevirisiyle “Bekleyiş Unutuş” isimli Blanchot eserini yayınladı. Blanchot’nun bahsettiğimiz temalarını sıklıkla hissettiren eser nitelikli edebiyat okuru içinde raflardaki yerini almış durumda. Peki, beklemek ve unutmak ama neyi, niçin ve nasıl?

Bekleyiş Unutuş veya Dışarı’nın Kırılganlığı

            Bir çiftin ilk karşılaşmaları üzerinden ilişkilerinin mahiyetini tekrar ve tekrar sorguladıkları eserde bir kadın ve erkeğin kendi mevcudiyetlerini bütünleştirme ve bu yolla “dışarı”nın deneyimine açılma amaçları işleniyor. Mekânın küçük bir otel odası, zamanınsa belirsizliğe tabi olduğu grotesk bir hissiyat bırakan eserde Blanchot iki öznenin kendi öznelliklerini unutuşlarının imkanı ve bu unutuşla birlikte mümkün olacak olan bütünleşme çabaları diyaloglarda her daim tekrarlanan ancak sonuca bağlanamayan bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Ölümü yani kendi öznelliklerinin sınırlarını kırarak tek bir mevcudiyette buluşmayı “bekleyiş” olarak sevgi ve aşkın (kaldı ki bu kelimelerinde en nihayetinde birer “kelime”, birer gösteren olduğunu unutmamalı) nihai noktası olan “unutuş” çiftin peşine düştüğü “dışarı” olanağının ifadesi olarak okunabilir. Ancak bir yaratı olarak kurulacak “dışarı”nın olanağı dil tarafından sürekli olarak sekteye uğratılmaktadır. Kadın erkeğe sürekli olarak kelimelerin kifayetsizliğini, iletişimin dil aracılığıyla olduğu sürece imkânsızlığa mahkûm kalacağını “Seni duymamı istiyorsan konuşmayı bırak” ve “Konuşmayı unuttuğumuzda sizi daha iyi göreceğim” gibi ifadelerle hissettirmeye çalışır. Öyle ki kadın dili aşarak bir dışsallığa ulaşma noktasında erkekten daha yetkin gibidir. Eserde kadın dil ile düşünmeye aykırı bir oluş içindedir ve bu erkeğin bilinç akışında “Kadın konuştuğunda, kelimeleri önceden var olan bir dilin zenginliği ile ilişkilendiremediği izlenimi veriyordu.” ifadeleriyle karşımıza çıkar. Kadının dışsallığa daha açık algısı belki de şu diyalogda karşımıza çıkar: “Sizden konuşmanızı değil duymanızı, sadece duymanızı rica ediyorum.” – “Seni duymamı mı, yoksa genel olarak duymamı mı?” – “Hayır, beni değil anladınız işte. Duymak, sadece duymak.” Kadın dilin katılığının ifade edilmek isteneni sürekli olarak sekteye uğratmasına karşı kendi öznelliğini unutarak erkekle bütünleşmek ve dilin “dışarı”sında bir iletişimin akışına varlığını bırakmak istemektedir. “Sizi hakkınızda hiçbir şey bilmemek ve kendimi tamamen sizde kaybetmek için tanıdım.” ifadesi kadın ve erkeğin kendi mevcudiyetlerini ölüme-unutuşa tabi tutarak tek bir formda bütünleşebilme-dışsallaşabilme isteklerinin dışavurumu gibidir. Kadın unutuşun bu mahiyetini “ben sizin tarafınızdan, sadece sizin tarafınızdan unutulmak istiyorum.” ifadeleriyle belki de açıklamaktadır. Eserde bir iletişim aracı saydığımız dilin yani konuşmanın aslında gerçek anlamda konuşabilmeyi “ertelediği” hissi sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Blanchot’nun “umudun huzursuzluğu” olarak tanımladığı kalp atışları belki de öznelliğin ölümünü dışsallaşmaya yönelik bir umut olarak ele alan bakışının bir sonucudur. “Öyle bir şey yap ki” der kadın, dilin ötesine geçmemizi sağlayacak, kendi bilincimizin sınırlarını kırarak bütünleşmemize olanak sağlayacak bir şey ve “seninle konuşabileyim.” diye ekler. Çünkü dil her daim kendi kendisini konuşacak yani kelimeler anlatılmak, karşı taraftakine aksettirilmek istenenden epey uzak bir noktaya tekabül edecektir. Erkek bu sekteye uğratılma durumunu “Her daim bende ve sanki önümde, söylemek istediğim anda size söylemek istediğimi gölgeleyen bir şey var orada” ifadeleriyle dile getirmektedir. Dilin, duygu ve düşüncelerimizin saf hakikatini çarpıtarak dışa vuruyor olmasına rağmen iletişimin ve temsilin başka bir yöntemine sahip olmayan düşünümselliğimiz her daim konuşma edimine umutsuz bir dönüşü kendi içinde taşımaktadır. Yani Blanchot’nun ifadesiyle “Her kelimede ifade edilemeyene bir yanıt, ifade edilmeyenin reddi ve cazibesi.” saklıdır. Kadının dil aracılığıyla iletişim kurmaya çalışmanın özü itibariyle gerçek bir yaratı olması gerek dışarı’nın uzamına bir engel teşkil ettiğine yönelik vurgusunun anlamı Descartes’ın ”Metafizik Düşünceler”de kullandığı “khimera” örneği üzerinden daha iyi anlaşılabilir. Khimera doğada var olmayan yani herhangi bir gerçekliği olmayan bir hayvanın adıdır. Ve gerçekte var olamayan bu khimerayı düşünmeyi deneyen biri bunu yine doğadan gördüğü hayvan organlarından esinlenerek düşünmek zorundadır. Bu noktada khimera şeylerin düzeninin dayattığı bir biçimle zihnimizde oluşturabileceğimiz bir hayvan olarak gerçek bir yaratı olma özelliğini yitirir. Dil de şeyleri kendi dayattığı anlamlılık üzerinden temsil etmekte ve iletişimin mahiyetini belirlemektedir. Dilin dâhilindeki öznenin dışsallaşma olanağı yoktur. Kadın dilin “dışarı”sına gönderme yapacak bir iletişimin olanağını aramaktadır.

Eser boyunca gerçekleşen diyaloglarda kadın ve erkek söz konusu “dışarı”yı yaratmakta güçlük yaşamaktadır. Nihayetinde ilişkilerinin mahiyeti konusunda ortak bir noktaya ulaşan çift her şeye rağmen unutuşu beklediklerini unutarak “dışarı”nın tüm olanaklarını belki de içeriye bükmüştürler. Dışarı’nın güzergâhını belirlemenin dahi dile bağlı olduğu bu uzamda sorun bir paradoksa dönüşmektedir. Kadın ve erkek “dışarı”yı ancak diyalogları esnasındaki suskun anların küçük sızıntılarında ve ilk karşılaşma anlarının içeriğinde bulabilmiştir. Bu durum “dışarı”nın ne kadar anlık ve ne kadar kırılgan olduğunu bir göstergesi olarak okunabilir.

“Dışarının kırılganlığı” sorunsalı Foucault’nun son dönemlerindeki periferik metinlerinde karşımıza çıkmaktadır. Büyük eserlerinde öznenin kurulanlığına ve “içeri”deki varlığına vurgu yapan Foucault “Dits et Ecrits”(Seçme Yazılar) adı altında bir araya getirilen periferik metinlerinde ise büyük eserlerindeki “içeri” temasına karşı “dışarı” temasının üzerine eğilir. Foucault bu metinlerinde her zaman için iktidarın ve her türlü anlamlandırma sisteminin çeperinde yaratılabilecek çatlak ve yarıkların peşine düşer. Foucault’nun bu yönelimine ilk örnek Critique dergisinin, derginin kurucusu olan Bataille’a ayrılan bir sayısında Foucault’nun Bataille’a saygı anlamı taşıyan “İhlale Önsöz” isimli makalesidir. Makalede “fark” düşüncesinin somutluk kazandığı bir alan olarak sınırın ihlali düşüncesine eğilir. Ancak ihlal düşüncesinin ifade ettiği sorun ihlalin her zaman için yine de sınırın ihlali olarak kalması yani sınıra karşı tepkisellik gösteren ihlalin kendi varlığını sınırın varlığı üzerinden kurmasıyla onu onaylamaktan öteye gidememesi sorunudur. Öte yandan Judith Revel’ın da ifade ettiği gibi ihlal edilmiyorsa bir sınırın anlamı nedir? Sınır ve ihlal Batı düşüncesinin aynılık/ötekilik temasının bir başka göstergesidir. İhlalin varlığı sınırın kurulmasına sınırın varlığı ise ihlale gönderme yapar. Bu uzam da aynılık(sınır) kendini kurabilmek için antagonizma yoluna başvurarak ötekiyi(ihlal) yaratır. Ve ötekinin tüm eylemliliği aynı olanın kendi anlamlılığını kurabilmesine hizmet eder. Foucault diyalektik temanın bu kıskacına vakıf olarak ihlal temasını bırakarak “dışarı” temasına geçiş yapar. Temsil ile şeyin bağdaşıklığı arasında yaratılan bir sızıntı olarak “dışarı” kendini ötekilik özelliklerinin dışında var edebilen, aynılık düşüncesinin uzamına tabi olmayan, belirlenemez ve sınırlandırılamaz bir farklılık düşüncesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Dışarı kavramı Revel’ın ifadesiyle Foucault’nun “Tutarsızlık olmayan bir süreksizlik, çözülme olmayan bir çizgisel olmayış, dağılma olmayan bir birlik-olmayış arayışı”nı ifade eder. Ancak düşünsel serüveninin son döneminde Foucault “dışarı” düşüncesinin belirdiği an kaybolan ya da yeni bir içeri yaratarak “dışarı” özelliğini kaybeden doğasını yani “kırılganlığını” keşfeder. Foucault için bu dönemden sonra marj yani radikal bir fark, dışsallık iddiası her zaman için “hiç durmadan sürdürülen bir rüya” olmaktan öteye geçemeyecektir. Foucault için artık önemli olan algımızın ve deneyimselliğimizin sınırlarını ifşa ederek bir başka deneyimselliğinde mümkün olduğunu gösteren “sınır deneyimler” fikridir. Sınır deneyimler iktidar ve öznelleşme süreçlerine karşı bir direniş olanağını ifade eder.

Blanchot’nun da yazınsal serüveniyle bir sınır deneyim ortaya koyduğu aşikâr. Geriye “ötekilik olmayan, olumlunun olumsuzu olmayan, olumlunun tersine çevrilmiş bağlılaşığı olmayan bir farklılık” düşüncesinin yani dışarı’nın mümkün olabilirliği sorunu kalıyor. Bazen zihnimizin dehlizlerinde kırıntısına yahut dilsel olanın uzamındaki bir fısıltıda rastlayabileceğimiz radikal bir “dışarı” noktasının varlığı oldukça şüpheli gözükse de tartışmanın önemi şüphe götürmez. Dışarı düşüncesinin olanaklılığına yönelik bir cevap girişimi bu yazının kapsamının dışında kalıyor. Belki de dile karşı başkaldıran söz konusu münzeviden öğrenilecek en temel şey, “dışarı”nın olanaklılığı sorusunun bir yazının ya da bir eserin konusu olmaktan öte yalnızca “Vezüv’ün eteklerinde” yaşanacak bir ömrün sorusu olabileceğidir.

* Bu yazı Mesele’nin 91. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir