Bir İslamcı Olarak Žižek

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

Ekim 2013’te Sabri Gürses’in Slavoj Žižek’in İslam ile ilgili metinlerinden yaptığı bir derlemeyle kitap haline getirdiği İslam Arşivleri, bugünlerde bir kez daha dikkatle okunması gereken birkaç yazıyı bize sunuyor. Derlenen yazılar Žižek’in İslam üzerine görüşlerini daha çok Danimarka’da yaşanan karikatür meselesi üzerinden anlattığını gösteriyor. Şu sıralar IŞİD ve İslamcı terör dalgasının kabardığı ve işin “İstanbul’u da alırız” türünden söylemler geliştirdiği bir noktada Žižek’in İslam üzerine düşüncelerine önem vermek gerek.

Kitapta Žižek’in internette yayınlanan üç yazısının çevirisini ve ekler bölümünde Danimarka’daki karikatür mevzusuyla ilgili birkaç kısa yazı mevcut. Ancak sadece üç yazı üzerinden Žižek’in İslam hakkındaki görüşlerini ve yol haritasını görmemiz pek mümkün değil. Diğer eserleriyle ve özellikle Hıristiyanlık, Budizm ve Lacan ile bağlantısı üzerinden birkaç metin daha eklenmiş olsaydı daha geniş ölçekli bir okuma gerçekleştirmek mümkün ve yararlı olacaktır.

İdeoloji olarak din ya da Žižek batı merkezci mi?

Žižek’e göre inancın bir ideolojik işlev taşıdığını öne sürebiliriz. Nitekim bir tanrının var olduğunu var sayıyorumdur, (aslında olmasa da) o varmış gibi yapıyorumdur. Mevcut olan irrasyonel inanç, inançsızlığı ve aynı zamanda rasyonaliteyi dengeleyerek çift taraflı bir meşruiyet yaratır. Bu meşruiyet zemini üzerinden düşündüğümüzde, Hıristiyanlıkta baba-oğlu-kutsal ruh üçlüsü vardır, fakat İslam’da bir Kutsal Aile’ye yer yoktur (İA, s. 41). Žižek yine burada, Freud’un din kuramının Tanrı’yla babanın paralelliğine dayandığını söyler. İslam’da tanrıyla birey arasında bir “soykütüksel çöl” bulunur: Tanrı erişilmezdir. Bu çıkarım bize Lacan’ın Gerçek nosyonunu hatırlatır: Lacan, Gerçek’i İmkânsız olarak görür ve onu yalnızca simgesel düzenin – dilimizin – izin verdiği kadar gerçeklik haline getirebileceğimizi söyler. İslam’da da tanrı herhangi bir biçimde somut bir şeye ya da dile getirilebilir bir şeye asla tekabül etmez.

Žižek’in İslam ile Hıristiyanlık arasında kurduğu neredeyse ataerkil-anaerkil türünden bir antagonizma ise aslında bir dışarısı ihtiyacıyla iki dinin de birbirini tanımlıyor oluşuna bir gönderme olarak okunabilir. Žižek burada Doğu ve Batı arasındaki karşıtlığa da dikkat çeker ve modernleşme bağlamında bir okuma da önerir:

İslam dünyasının sorunu, bilindiği üzere, Batı modernleşmesine ansızın, onun darbesinin travmasını “sindirmek için”, simgesel-kurgusal uzam/ekran inşa etmek için düzgün bir vakit yakalayamadan maruz kalmasıydı; bu darbeye verilecek iki tepki vardı – ya başarısızlığa yazgılı olan, taklit edilmiş bir modernleştirme (İran’daki Şah rejimi) ya da kurguların yarattığı için düzgün bir simgesel uzamın başarısız olması durumunda şiddetli gerçeğe doğrudan bir yönelme, İslami Doğru ile Batılı Yalan arasındaki, simgesel aracılığa yer bırakmayan apaçık bir savaş. (İA, s. 43)

Burada aslında Žižek’teki Batı-merkezci unsurlar yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Kitabın başka yerlerinde de sıklıkla Avrupa’nın kurtuluşunun Müslümanlığı arka plana alan bir Hıristiyan teoloji olduğunu söyler – her ne kadar kendisinin bir ateist olduğu pekâlâ bilinse de. Kitaptaki Hoşgörülü Aklın Çatışkıları başlıklı makalesinde de Žižek “Avrupa mirası”ndan söz eder. Hıristiyan etik duruşunun bugün en çok ateizmde hayatını sürdürdüğünü ve modern Avrupa’yı eşsiz kılan şeyin Avrupa’nın ateizmi yasal bir seçenek olarak sayması olduğunu belirterek uğruna mücadele etmeye değer bir Avrupa mirası üzerinde durur (İA, s. 28-9). Birçok noktada Žižek’teki Batı-merkezci yankıları görmek mümkündür. Elbette onu iflah olmaz bir oryantalist olarak lanse etmek gibi bir çabamız yok. Fakat Batılı mirasın düşünürü olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor.

Dolayısıyla Žižek bize hiçbir şekilde liberal-çokkültürcü bir İslam-Hıristiyanlık çözümü getirmez. Bunun olsa olsa ateizm bayrağı altında gerçekleşebileceğini söyler. Buradaki siyasi gönderme son derece açıktır: Žižek’e göre her teoloji bünyevi olarak siyasidir (AZY, s. 162). Bir din sosyolojisine giriştiğimizde toplumsal örgütlenme ve siyasal formlar gün gibi ortaya çıkar. Nihayetinde gerek karikatür krizinde, gerekse de Ortadoğu’daki karışıklıklarda, İslami terörde veya Batı’daki Müslüman karşıtı eylemlerde dini ya da kültürel olandan ziyade siyasi olan bir şey vardır.

“Bilinmek istedim…”

Žižekçi (ya da Lacancı) bir noktadan düşünecek olursak, esas sıkıntılı düğüm noktası, İslam’ın (Doğu’nun) kendini Hıristiyanlığın (Batı’nın) bakışıyla kurması ve tanımlamasıdır. Bu ilişkiye tersinden baktığımızda da Batı kendisini Doğu’nun bakışında görmemektedir, Batı kendini Doğu’nun bakışsızlığıyla ya da görmesindeki acz merkeziyle tanımlar: Doğu’da eksik olan şeyler Batı’nın kurucu gücüdür. Batı kendisini bu kurucu eksiklikle tanımlar. Zaten Lacancı kuram da bir kimliğin inşa edilmesi için eksikliğin varlığını ön plana koyar. Lacan’a göre etik ilke eksikliğin öncelikli konumunu kabullenmektir, bunun aksini iddia edenler yanılsama ve görememe-körleşme ile karşı karşıya kalmışlardır. Doğu-Batı ya da İslam-Hıristiyanlık dünyası arasındaki ilişkide de Batı bu eksikliği kavrayan ve bunu yeniden ürettiği bir artı-hazzı olarak tanımlamıyor mu? Doğu ise bu eksikliği kendisinde kabul etmeyerek bir nevi körleşmenin yolunu açmıyor mu?

Lacancı bakma ve görme nosyonu ile Doğu ve Batı arasındaki bakış-körlük diyalektiğini daha anlaşılır kılabiliriz. Žižek, Danimarka’daki karikatür krizinde önemli olanın din değil, kabul ve saygı görme mücadelesi, eziklik ve haysiyet incinmesi duygusu olduğunu söyler (İA, s. 18). Yaşananlar tam da Lacan’ın “insanın arzusu Öteki’nin arzusudur” sözüne bire bir uymaz mı? Öteki’nin arzusunda bir koltuk rezevasyonu yaptırmaksızın Müslümanlar arzulanmayı arzularlar. Ancak arzulamayı arzulamak Lacancı düşüncede zaten arzulamaya eşit değil midir? Buradaki mekanizma bir kabul edilme mekanizmasıdır. Senin bakışında beni nasıl gördüğünü bilmek isterim, bu şekilde kendimin nasıl olduğunu görürüm – ama kendimi temsil edişim senin bakışında tekrar bir temsile uğrayarak bana döner. Yani Öteki’nin arzusunda kendimi görüşüm tamamen temsilin temsilcisi konumundadır. Arzu da tam anlamıyla böyle işler. Doğu ve Batı arasındaki ilişkinin böyle işlediğini yukarıda söylemiştik: eksiklik ve körlük. Dolayısıyla İslamcı köktencilik ya da yabancı düşmanlığının buluştuğu nokta neredeyse aynıdır – sadece biçimsel bir farklılık vardır: ikisi de karşılıklı olarak ilerler: her iki taraf da “bende niye yok?/bende niye var?” der. Kudsi bir hadis olduğu rivayet edilen ve Mesnevi’de geçen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim…” sözü de tam olarak buraya uymaz mı?

İslam: kaderini değiştir!

Žižek’in kitapta derlenen makalelerde anlatmaya çalıştığı dert biraz da liberal çokkültürcülüğün bir eleştirisidir; bu yüzden oraya ani bir geçiş yapar. Ona göre insan onaylamadığı, ama ortadan da kaldıramadığı bir şeyi “hoş görür”; zira onu yok etmeye gücü yetmiyordur, ya da Öteki’ni kendi yanılsamalarını sürdürmesine izin verecek kadar müşfiktir (AZY, s. 75). Žižek de Müslümanların karikatür krizinde tanınma pahasına şiddete başvurmalarının aslında liberal-çokkültürcü bir talep olduğunun altını çizer. Aynı zamanda Müslüman kalabalıkların yoğun tutkusunun sahici bir inancın yokluğundan kaynaklandığını, çünkü bir aptal karikatürü bile kendilerine tehdit olarak gördüğünü söyler (AZY, s. 564). Kurucu eksiklik fikri buraya doğrudan oturur niteliktedir. Aynı eksikliği – tanınma eksikliğini – İslam dünyasının içinde düşündüğümüzde Žižek sorar: “Aynısı bugün İslamo-faşizm için de geçerli değil midir? Radikal İslam’ın yükselişi tam olarak Müslüman ülkelerde seküler solun (artık tamamen silinmesiyle) kayboluşuyla bağlantılı değil midir?”

Žižek bu eksiklikten yola çıkarak İslam’ın içkin bir kurumsallaşma ilkesinden yoksun olduğu için devlet iktidarına yenik düştüğünü söyler. Ve İslam’ın seçimi burada kritiktir: “doğrudan ‘politikleşme’ onun doğasına yazılmıştır ve dinselle politik olanın üst üste binmesi ya devletçi seçenek kılığında elde edilebilir ya da devlet karşıtı kolektifler biçiminde” (İA, s. 71). Žižek burada alışkın olmadığımız bir biçimde devlet karşıtı kolektifliğe vurgu yapar ve İslam’ın Doğu-Batı ayrımını çökerten bir konumda olduğunu söyler:

Doğu ve Batıyı, kader ve özgürlük diye karşı karşıya getirmek için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, İslam bu ikili karşıtlığı çökerten üçüncü bir konuma karşılık gelir. Ne kör kadere teslim olmak ne de canının çektiğini yapmak, bunların yerine daha derin bir özgürlük: kaderimizi değiştirmek ya da seçmek (İA, s. 73).

Žižek burada elbette bir potansiyelden söz etmektedir. Bu alıntıdan önce verdiği örneklerde köle ve zenci ayaklanmalarına dikkat çekmektedir. Benzer şekilde Arap ayaklanmaları seküler bir konumun, kaderin değiştirilebileceği bir konumun işaretçisiydi. Ancak her başarısız devrimin faşizme işaret ettiği Benjaminci düstur burada da kendini gösterdi. Mezhep çatışmaları ve terör yükselişe geçti.

Sonuç olarak Sabri Gürses’in yaptığı İslam Arşivleri derlemesi Žižek’in okuru olanların anlayabileceği bir kitap. Makalelerin ve göndermelerin anlaşılabilmesi için başka yazılarına referansla okunması gerekiyor. Belki konuya teğet geçen birkaç makalenin daha var olması Žižek’in İslam üzerine olan düşüncelerini okuyucu için daha anlaşılır kılabilirdi. Žižek’in İslam’a dönük övgüsünün İstanbul’daki konuşmalarında yaptığı Osmanlı övgüsü gibi anlaşılıp ona yeni-Osmanlıcı yaftasının yapıştırılması gibi bir sonuca bağlanmaması ise – ironik bir mesafeyle bakacak olursak – içimizi rahatlatan bir şey.

*İA: İslam Arşivleri, Slavoj Žižek, Der. ve Çev. Sabri Gürses,  Çeviribilim Yay, Ekim 2013

**AZY: Ahir Zamanlarda Yaşarken, Slavoj Žižek, Çev. Erkan Ünal, Metis Yay, 2012

*** Bu yazı Mesele’nin 91. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir İslamcı Olarak Žižek” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir