Artur London’dan “İtiraf”lar…

Facebooktwittergoogle_plusmail

Gencer Çakır

Kimi kitaplar vardır, her bir sayfasındaki ürpertici gerçekleri okurken hem içinizi bir korku sarar hem de içten içe okuduklarınız karşısında öfkelenmek ve gitgide isyan etmek istersiniz. “Nasıl olur da böyle şeyler yaşanır?” diye defalarca sorarsınız kendinize. London’un “itiraf”larını okumak işte böylesi bir duyguya kapılmama neden olmuştu… Ardından Arthur Koestler’in “Gün Ortasında Karanlık”ını, sonra Victor Serge’in “Kirov’un Öldürülmesi”ni ve Soljenitsin’in “İvan Denisoviç’in Bir Günü”nüokudum… Açık olmak gerekirse, tüm bu ve buna benzer kitaplar, okuyan kişide geçmişte yaşanan –ya da yaşanmayan!– “sosyalizme” karşı ciddi anlamda bir kuşku oluşturma potansiyeline sahiptir; ne var ki bende öyle olmadı. Bu elbette romanlarda anlatılan gerçekleri alaya aldığım ya da onları reddettiğim şeklinde okunmamalıdır. Okuduğum bu romanlardan ben daha çok “tek ülkede sosyalizm”in mutlak surette başarısızlığa uğrayacağı sonucunu çıkarmıştım.[1] Benzer bir görüş Paul Avrich’in, Gün Zileli’nin o harikulade çevirisiyle okuduğum, “Kronstadt 1921” adlı eseri için de geçerlidir. Bu kitabı bitirdiğimde defterime şunları yazmıştım: “[Ş]u ana dek Rus Devrimi üzerine olan literatürden farklı şeyler okumuşve devrimin ‘kahramanlarına’ yönelik acımasız eleştirilerle karşılaşmış olsam da, 1921 yılında Bolşevikler tarafından bastırılan bu halk ayaklanması bana şunları düşündürdü. Ülkenin geri kalmış yapısından dolayı en temel sorunlar konusunda acil çözümler üretemeyen; iç savaş yıllarını yaşamış ve umutlarını uluslararası devrime bağlamış bir hükümet proletaryanın sayıca az ve kültürsüz olduğu bir ülkede Kronstadt gibi ‘meydan okuyuş’larla yüzleşmek durumunda kalıyorsa, bunun sebebini sadece bir partiye bağlamak ne derece doğrudur? Elbette Bolşevikler de kitlelerin acil taleplerine acil çözümler getirmeyi isterlerdi; fakat gerek yaşanan iç savaş ve gerekse de dışarıda beklenen devrimin gecikmesi ülkeyi kendi sorunlarıyla baş başa bıraktı. (…) Eğer Avrupa ve dünya proletaryası kendi burjuvazisini zamanında yenilgiye uğratabilseydi, belki Rusya’da ne bürokratikleşme ve belki ne de Kronstadt meydana gelecekti.” (16.06.2008).

Buna “yorum farkı” dense gerek… Kimileri vardır yaşanan bu gerçeklerden yola çıkarak “sosyalizme” tam bir düşmanlık beslemeye başlar; kimileri vardır bu bürokratik vahşetin bir daha tekrarlanmaması için, fikirlerinden bir an olsun vazgeçmeksizin, eleştirel bir bakışla başka bir sosyalizmin mümkün olacağını savunmaya ve bunun mücadelesini vermeye çalışır.

Burada değerlendirmeye alacağımız eserin yazarı Artur London işte tam da böylesi bir kişiliktir. Bürokrasinin “ahtapot kolları” arasında geçirdiği günler ve maruz kaldığı onca şiddetten sonra tutukluluk yıllarını kaleme aldığı eserinin ithaf kısmına şunları yazıyor örneğin: “…‘Sosyalizme insanca veçhesini iade etme’ mücadelesini sürdürenlere…”

***

Sovyetler Birliği eleştirisi yapmak bugün belki pek “moda” değil. Gündemi işgal eden onca şey varken; üstelik dünya çapında yaşanan derin ekonomik kriz karşısında sistem yer yer ciddi “meydan okuyuş”larla karşılaşıyorken, “demode” olmuş bir konunun gündeme getirilmesi de ne demek oluyor? diye sorulabilir. Evet, doğru; ilk bakışta böylesi bir soruya cevap vermek zor görünebilir; ne var ki sorunun cevabı aslında tam da sorunun içinde yatıyor!

Bugün kapitalizm, tarihinde çok ender rastlanabilecek türden ağır ve derin bir kriz içerisinde debeleniyor –ve bu durum 2008’den bu yana değişmedi. Ekonomi alanında başlayan bu kriz çözüm yolunu ekonomide değil siyasetin çalkantılı dehlizlerinden geçerek bulacak. İçine girdiğimiz bu dehlizlerin sonunda “karanlık” da olabilir, “aydınlık” da; bu tamamen “aşağıdakiler”in vereceği mücadelelere bağlı olacak. Onun için önümüzdeki yıllar, çok ciddi sonuçları olacak toplumsal çalkantılara gebedir. Mücadelelerin “tozu dumanı” içerisinden yeni bir sosyalizm de fışkırabilir, faşizm de. Bugün yaşadıklarımız maalesef bu ikinci seçeneğin de mümkün olabileceğini gösteriyor (bkz. Ukrayna).

Yirmi birinci yüzyıl eğer yeni bir sosyalizme gebe olacaksa –ki neden olmasın– bu sosyalizm önceki “sosyalizm”den mutlaka farklı olmalıdır; zira insanlığın kurtuluşu bürokratik ve otoriter sosyalizmde değil, özgürlükçü ve enternasyonal sosyalizmde saklı. London’un İtiraf’ının okunmasını ben bu anlamda hâlâ güncel görüyorum ve geçmişteki deneyimlerin bir daha yaşanmaması için de bu ve buna benzer eserlerin mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum.

***

İtiraf, Artur London’un kendisine isnat edilen asılsız suçlamalarla aylar süren sorgulama ve düzmece bir mahkemede (Prag Davası) geçen yargılama sürecinin ayrıntılarıyla anlatıldığı “ürpertici” bir eser. Ayrıca Stalinci Sovyet bürokrasisinin bir karabasan gibi komünistlerin üzerine çöktüğü karanlık bir döneme dair de ışık tutan bir belge.

Çekoslovakya’da Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevindeyken London bir gün arabasının önünü kesen gizli polislerce apar topar tutuklanır ve gözaltına alınır. Ardından bitmek bilmeyen bir sorgulama süreci başlar… London’un, yargılama süreci boyunca kendisi hakkında önceden verilmiş bir karara, yani “Troçkist ve emperyalist casuslardan müteşekkil bir örgütün şefi olarak devlete karşı gizli bir komplo kurduğu” iddiasını kabul etmeye zorlanması; aslı astarı olmayan ifadelerin altına imzalar atmak suretiyle bütünüyle “kurgusal” bir iddianın içine itilmesini okumak insanın gerçekten kanını donduruyor. Zaten bu yüzden yukarıda ürpertici kelimesini tırnak içinde kullandım.

Aylar süren hücre hapsinde London aç, susuz ve uykusuz bırakılır; işkenceden geçirilir…

“Bir ses Rusça küfür ediyor: ‘Mendebur herif, Troçkist haydut! Daha Sovyetler Birliği’ndeyken pis Troçkist faaliyetine başlamışsın. İtiraf et! Şimdi bize oradaki suç ortaklarının kimler olduğunu anlatacaksın. Öbür Troçkistler gibi seni de kurşuna dizdireceğiz.’ Bu konuşan bir Rus değil. Çek telâffuzu var dilinde. ‘Ben Troçkist değilim ve hiçbir zaman olmadım. Gerçek olmayanları bana söyletemeyeceksiniz!’ Vuruyorlar, vuruyorlar. Rusça küfüre devam ediyorlar”[2] (s. 105-06).

***

1915 yılında Ostrava’da dünyaya gelen London henüz on beş yaşlarındayken Moskova’da Komintern’in (III. Enternasyonal’in) gençlik örgütü üyesi olmuştur. 1937-39 yıllarında İspanya İç Savaşı’nda Stalin’in kontrolündeki Uluslararası Tugaylar’da gönüllü olarak faşizme karşı mücadele verir. Ardından Fransa’ya geçiş. Eşi Lise ile Fransız Komünist Partisi’nde tanışırlar. Fransız devletinin baskıları karşısında komünist faaliyetlerine yeraltında devam ederler. Sonra tutukluluk… London 10 yıla, eşi Lise ise idama mahkûm olur. London ayrıca Nazi toplama kampları deneyimini de yaşamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Çekoslovakya Komünist Partisi’ne katılır ve 1948’de ise Çekoslovakya Dışişleri Bakan Yardımcısı olur. Stalin’e olan hayranlığını gizlemeyen London ne acıdır ki, aynı Stalinci rejimin kurbanı olur, bedel öder. Böyle bakıldığında Stalinci “temizlik” operasyonları sadece Troçkistlere karşı değil, eski kuşak komünistlere, hatta Stalincilere karşı da uygulamaya sokulur!

“İşlemediğimiz bir suçtan ötürü partiye karşı bir suçluluk duygusu içine düşürülmüştük; parti tarafından emredilmiş bir tutuklanma ve Başkanı tarafından doğrulanmış bir suç, ‘Sovyet müşavirleri’nce de doğrulukları belgelenmiş bir suçlama karşısında artık nasıl direnebilirdik?” (s. 151). Ardından şöyle devam ediyor London: “Bir gün bu Sovyet müşavirlerinin güvendikleri adamlarından –Ruzyn cezaevinin şeflerinden– biri bana aynen şöyle diyor: ‘Biz geçmişteki olayları zamana göre değil, bugün geçen olayların ışığı altında değerlendirmek zorundayız. Aksini yaparsak, hiçbir zaman bir dâva açamayız. Oysa partinin bir dâvaya ihtiyacı var.’” (s. 155).

“Karımla benim Fransa’da pek çok dostumuz var. Bunlardan bazıları Prag’a geldikçe bizi görmekten büyük bir zevk duyarlardı. Hemen hemen her hafta biri ya da öteki misafir olarak gelirdi. Sorgumu yapanlara bütün bu ziyaretçilerimin Komünist Partisi Merkez Komitesi üyeleri ya da kitle organizasyonlarının tanınmış militanları olduklarını kaç defa anlattım. Buna karşı, Prag’daki evimin Troçkistlerin ve İkinci Büro (Fransız Haberalma Servisi) casuslarının yatağı olduğunu iddia ettiler” (s. 200).

Troçkistlerin; “ihanetçi”, “karşı devrimci”, “emperyalistlerin ajanları” olarak kabul edildiği bir dönemde komünist militanlar, tamamen sahte ve düzmece oyunlarla Troçkizmle bağları olduğu, karşı devrimci faaliyet yürüttükleri gerekçesiyle tutuklanırlar. İşkencelerle, kendilerine isnat edilen suçları kabul etmeleri, aksi takdirde “kaçışın mümkün olmayacağı” söylenir.

“Bir gece sorgumu yapanlardan biri yerinden fırlayarak bana diyor ki: ‘Strasbourg’da beraber bulunduğunuz zamana ait Holdos hakkında söylediklerinizi bana tekrarlayınız? –Ama, hiç bu şehre gitmedim ki. Ne yalnız, ne de Holdos ile beraber!’ Öfkeleniyor, dediklerimi tekrarlamamı ısrarla istiyor. Bu oyunda hangimizin delirmekte olduğunu bilmiyorum!” (s. 261).

Doğruyu söylemek gerekirse Artur London bir Troçkist değildir; Stalinci bir komünisttir. Kitabın 259’uncu sayfasında Stalin’le ilgili duygularını şöyle anlatır örneğin:

“Devrim yıldönümlerinde, Kirov’un, Gorki’nin, Ordjonikidze’nin cenaze törenleri dolayısıyla, Moskova halkıyla birlikte ben de geçide katılıyor ve putlaştırdığımız Stalin’i gözlerimizle yutmak ve içimize sindirmek istiyorduk. Onu görünce kalbim duracakmış gibi çarpmaya başlıyordu… VII. Komintern kongresinde göründüğü bir anlık sürede, kendimi âdeta kaybetmiştim. Verdiği mülâkatlarda ağzından çıkan sadece ‘evet’ ya da ‘hayır’ları dâhice söylenmiş sözler sayardım…”

***

Yapılan sorgular sırasında tutuklulara asıl gerçekler değil, partinin duymak istediği “gerçekler” söylettiriliyor. Suçlamaları reddetme gibi bir seçenek yok; çünkü sunulan tek seçenek, “suçlamaları kabul etseniz de etmeseniz de öleceksiniz!” seçeneğidir.

“[B]ir makine gibi size söyletilmek istenen kelimeleri otomatik olarak tekrarlıyorsunuz. Artık yeryüzünde bir tek insan yok ki üzerinde ‘Troçkist’, ‘Milliyetçi burjuva’, ‘Sionist’, ‘Eski İspanya savaşçısı’, ‘Casus’ etiketi olmasın… Hattâ en son doğan çocuğunuz hakkında da aynı soruyu sorsalar, derhal: ‘Oğlum, küçük Troçkist Michel, bir yaşını doldurdu!’ diyecek duruma geliyorsunuz” (s. 309).

***

Elimde şu an Troçki’nin “İhanete Uğrayan Devrim”[3] adlı eseri var. Kitabın kapağına hayatlarını devrimci mücadeleye adamış, Rus devriminin önemli “mimar”larından sekizdevrimcinin resimleri yerleştirilmiş. Her bir resmin altında ise şu bilgiler yazılı: Krestinski, öldürüldü; Rikov, öldürüldü; Zinoviev, öldürüldü; Kamanev, öldürüldü; Rakovski, hapsedildi; Yagoda, öldürüldü; Radek, hapsedildi; Buharin, öldürüldü… Hadi bunlara bir başka ismi daha ekleyelim: Lev Troçki, sürgün edildi ve daha sonra Meksika’da Stalin’in bir ajanı tarafından kafasına vurulan bir kazma ile katledildi!

Maalesef liste sadece bu kadarla sınırlı değil…

Bürokratik yozlaşmanın büründüğü bu totaliter biçim elbette sadece Troçkistler tarafından değil, bugün “özgürlükçü sosyalizm”den yana olan ve London’un yaşadığı dönemde görülen düzmece davalarda suçsuz yere yargılanan, üstelik Stalinizm geleneği içindeki komünist kuşaklar tarafından da ciddi bir eleştiriye tâbi tutulmuştur. Bakın London kitabının 345’inci sayfasında neler söylüyor:

“Bürokrasinin sosyalizmi yozlaştırması; dogmatizm, demokratik sistemin terk edilişi ve bunların yerine tepeden inme emirle yönetme sisteminin konuluşu, ‘tenkit müessesesi’nin boğulması olmuş; formüllerin kötüye kullanılmasıyla Partinin ilâhlaştırılması –‘Parti daima haklıdır’, ‘Parti senden böyle yapmanı istiyor’ sözleri– hepimizi suiistimale götüren yola sürmüştür.”

Gezi tartışmalarının oldukça revaçta olduğu bir dönemde, “çapulcu”ların sol/sosyalist siyasi partilere/örgütlere karşı mesafeli duruşunun geri planında nelerin yattığının araştırmasını yaparken, bunda, geride bıraktığımız karanlık bir “sosyalist” geçmişin hiç mi izleri yoktur, diye sormadan edemiyorum doğrusu.

***

Artur London’un bu eseri Costa Gavras tarafından 1970’te filme de alındı. Filmdeki sahneler de en az kitaptaki kadar “ürpertici”. Filmin sonunda bir grup öğrencinin duvara yazdıkları yazıyı burada anmadan bu yazıyı bitirmek eksik kalacaktır: “Lenin uyan, bunlar çıldırdı!”

Tarih bilincinin oluşması ve bu türden “karanlık” bir tarihin bir daha tekerrür etmemesi için aydınlatılması gereken önemli bir tarihî belge diye düşünüyorum London’un İtiraf’ını.[4]

(İtiraf, Artur London, Çev. Mithat Perin, Milliyet Yayınları, 1. baskı, 1970, 411 s.)

Ölümsüz (“Z”) filminin senaryosunu yazan Jorge Semprun, London’un İtiraf’ının da senaryosunu yazmıştı. Eser 1970’te Costa Gavras tarafından filme alındı; filmde London’u oynayan kişi Yves Montand’dı.

[1] Bu elbette uzun bir tartışma, ancak yine de belirtmeden geçmek istemiyorum. Her ne kadar “Sovyet-tipi sosyalizm” yer kürenin yaklaşık üçte birlik bir kısmında uygulanmış olsa da, “tek ülkede sosyalizm” konusundaki temel eleştiri burada hâlâ geçerliliğini korumaktadır. “Sosyalizm”in tek tek ülkelerde yaşanmış olması neticeyi değiştirmez. Temel sorun, bürokrasinin sultası altında devrimin uluslararası alana yayılması değil, devrimin uluslararası alanda bürokrasiyi de yıkarak yayılmasıdır! Geçmişte bu yaşanmadığı için, olan biten durum olsa olsa “tek tek ülkelerde sosyalizmler” şeklinde adlandırılabilir, o kadar.

[2] Artur London, İtiraf, Çev. Mithat Perin, Milliyet Yayınları, 1. baskı, 1970. Yazı boyunca eserden yapacağım alıntılarda sadece sayfa numaralarını göstermekle yetineceğim.

[3] Yazın Yayıncılık, çev. Ayla Ortaç, 3. baskı, İstanbul, 1998.

[4] Yeri gelmişken, her ne kadar ulusalcı sosyalist görüşlerine bütünüyle karşı olsam da Attilâ İlhan’ın bu eserle ilgili yazdığı şu iki yazısına da bakılması gerektiğini düşünüyorum: “London’un İtiraf’ı” ve “İtiraf’ın üç gerçeği”; her iki yazı da Hangi Sol?, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. basım, 2003, İstanbul içinde.

* Bu yazı Mesele’nin 91. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir