Sınıf siyasetinin (ortadan) geri dönüşü: Proletersizleştirilmiş bir dünyada isyan

Facebooktwittergoogle_plusmail

Cihan Tuğal

Tarihin sonu ve proleteryaya elveda … 1980 sonrası dünyayı özetleyen bu iki kilit ifade, sadece durum tespitinden ibaret değildi. Tarihin sonu gelmemiş, getirilmişti. İşçi sınıfı tarih sahnesinden çekilmemiş, düşürülmüştü. Egemen entelijansiyanın temel hatası (ki kendine hizmet eden bir hata, bir “yanlış tanıma” [misrecognition] pratiğidir bu), tarihin ve sınıf siyasetinin sonunu nesnel bir gerçeklik olarak kabul edip, bunların sonunu getirmekte kendi payını azımsamak oldu.

Doğru, teknolojik gelişmeler sermayenin hareketliliğini arttırdı, bu da işçilerin pazarlık ve mücadele kapasitesini ketledi. Ancak bu ve benzeri değişiklikler (iş hayatının esnekleştirilmesi, göreceli otomatizasyon, hizmet sektörünün öneminin artması, vb.) yaşanırken, sermayenin (ve yandaşı siyasetçilerin ve entellektüellerin) eli armut toplamıyordu. Birçok hükümet bu yeni teknolojik tablodan da yararlanarak, işçi sınıfının sendikal, siyasi ve hatta coğrafi gücüne bilinçli olarak saldırdı. Bunun bir örneği, Türkiye’de 1980 sonrası hükümetlerin İstanbul-İzmit hattındaki sanayi yoğunlaşmasını Marmara sathına yaymasıdır. Bunu yapamayan ya da yapmayan burjuva devletleri, son yıllarda büyük işçi ayaklanmalarıyla karşı karşıya kaldılar. Mısır ve Tunus bunun en güzel örnekleri.

Entellektüellerin katkısını da azımsamamak lazım. Bu zatların, sermaye sınıfının ve orta sınıfın (ve onların “yeni toplumsal hareketler”inin) kurtarıcılığına yaptıkları vurgu kadar, işçilerin, ezilen kesimlerin cahilliğini, otoriterliğini, itaatkarlığını, kültürel tepkiselciliğini, militarizmini, devletçiliğini “keşfetmeleri;” birçok gencin, siyasileştikleri lise ve üniversite yıllarında sınıfsal siyasetten soğumasına, enerjilerini ve yaratıcılıklarını emekten uzak mecralara yöneltmesine sebep oldu. Yani, egemen entellektüeller, işçi sınıfının siyasi ve içtimai kadro kaybetmesini sağladı.

Kısacası, dünya sadece proletersizleşmedi, siyasetçiler ve aydınlar tarafından proletersizleştirildi.

2009’dan itibaren yavaş yavaş dünyaya yayılan isyan dalgasıyla (bir felsefecinin de ifade ettiği gibi) “tarihin sonu”nun sonuna geldik. Daha ilginç olan ise, tarihin sonu kalpazanlık-kehanetinin baş mimarının, “sınıf siyasetinin sonu”nun sonuna geldiğimizi ilan (ya da itiraf) etmesi oldu. Elbette Hz. Fukuyama mağlumu iğlam ederken, gerçekliği iğdiş etmeyi (ve kendi kabilesine yarayacak bir gerçeklik üretmeyi) de ihmal etmedi. Kahin, küresel isyanın liberal bir demokrasi için yanıp tutuşan orta sınıfın isyanı olduğunu buyurdu.

Tarihin sonu demagojisi gibi, bu masalın da tutmasının bir nedeni, (hakim çıkarlara hizmet etmesi kadar) kısmi bir gerçekliğe denk düşmesi. Orta sınıf, 2009 sonrası küresel isyana hakikaten koyu (ve çelişkili) bir damga vurdu.

Herkesin orta sınıfı kendine!

İran orta sınıfı, Fukuyamagillerin arzularına en çok uyan taleplerle döküldü meydanlara. Ne kadar garip değil mi, Batı’nın metaları (liberal demokrasi de dahil) en çok yoklukları durumunda gözde oluyorlar. Yunanistan, İspanya, ve Amerika Birleşik Devletleri’nde ise, başkaldırı bizzat liberal demokrasinin pratiği kadar değerlerine de karşıydı. Sokak, temsil yeteneği daha yüksek bir meclis değil, meclis mekanizmasının yerini doğrudan demokrasiye bırakmasını talep ediyordu. Amerika’da orta sınıfın isyana hakimiyeti çok açıkken, Güney Avrupa’da işçi katılımı daha uzun soluklu bir dalga yaşanmasını sağladı.

Tunus ve Mısır’daki isyanlar, liberal taleplere kolayca evrilebilecek gibi gözükürken, diktatörlerin devrilmesinden sonra oluşan meclislere karşı da başkaldırıya dönüştü kısa zamanda. Ancak bu anti-parlamenterizm, her zaman soldan vurmadı. Tahrir’in orta sınıf devrimcileri, “sandukokrasi” dedikleri şeytana karşı zaferlerini ilan ederken, sınıfsal tabanlarının getireceği komplikasyonları çok hafife almışlardı; Mısır’da en büyük handikaplardan biri, Tahrir ile (işçi sınıfı ağırlıklı) Mahalla ve Tanta isyanları arasında organik bağlar kurulamamasıydı. Tunus’ta belki de işçi sınıfının ağırlıklı katılımıyla engellenen darbeci eğilimler, Mısır’da çok daha geniş bir orta sınıf desteği buldu. Haziran 2013 ayaklanması, sandık demokrasisinin sokak demokrasisine dönüşmesine değil, askeri diktatörlükle sonlandırılmasına yol açtı.

Venezuella’da ise orta sınıf, daha açıktan bir halk düşmanlığıyla çıktı sokağa. Ukrayna’daki kardeşleri de, parlamenterizme sığınarak kapitalist yağmacılığın şahlarını iktidara geri getirdiler. Küresel isyan dalgası hızla sağa kayıyordu. Bu keskin savruluş yaşanmadan hemen önce, Brezilya ve Türkiye gibi küresel hegemonyanın iki kilit ülkesindeki isyanlarda orta sınıf katılımı, bu bol çelişkili küresel sahnenin bazı unsurlarını bünyelerinde yoğunlaştırdılar.

Brezilya’da isyan, işçi sınıfının da oylarıyla hükümet eden bir sol-liberalizme karşı soldan bir eleştiri olarak başladı. Ancak kısa zamanda, ayakların baş olmasına dayanamayan üst-orta sınıflar Venezüella-vari kaygılarla omuz verdiler sokağa. Türkiye’nin elit semtlerinde de avam düşmanı itkilerle sokağa çıkanlar olmasına rağmen, isyanın orta sınıf kalbine dahi hakim olan sermaye ve devlet karşıtlığıydı, saf bir elitizm değil. Yine de, Gezi ve benzeri mekanlarda hiç elitizm yaşanmadığı anlamına gelmiyor bu. Gezi’de görülen daha ziyade, kendi kendini inkar eden bir sınıfsallıktı, aynen Amerikan “İşgal Et” hareketinin “Biz %99’uz” demesi gibi.

Peki niye bu kadar birbiriyle çelişen eğilim görüyoruz bu isyan dalgasında? Bunun bir yazıda anlatılamayacak kadar çok nedeni var. Burada dikkat çekeceğim, orta sınıfın yapısal olarak çelişkili konumu. Orta sınıfın temel belirleyici özelliği, liberal analizlerde vurgu yapılan “ortalama” değerlerin temsilcileri ve eğitimli (ve dolayısıyla aydınlanmış, hoşgörülü, politik olarak doğru yolda, vs.) olmaları değil.

Tanım itibariyle, burjuvazi tarafından tahakküm altında tutulan fakat, işçi sınıfına göre net ayrıcalıkları olan kesimler bunlar. İşte bu yüzden özgürlükçülük de otoriterlik de, toplumsal adaletçilik de sınıfsal ayrımcılık da, elitizm de popülizm de, statükoculuk da değişimcilik de bu sınıfın daim eğilimleri.[1] Ve tam da bu yüzden bu kesimler kapitalizmle sosyalizm arasındaki savaşta kilit bir rol oynuyorlar.

“İsyan güzeldir”: yeni orta sınıfın estetize edilmiş siyaseti

Gezi Ayaklanması’na denk gelen 2013 İstanbul Bienali’ndeki sanatsal çalışmalardan biri, orta sınıf damgalı bir ayaklanmanın çelişkilerini gözler önüne seriyor. İsyanın başlangıcından birkaç gün önce Berlin’de de (Türkiye ve ifade özgürlüğü konulu bir sergide) yer alan bu çarpıcı fotoğraf, iyi giyimli bir dizi kişiyi (muhtemelen sanatçı ve sanat küratörleri bunlar) yanyana geldiklerinde “Protest is Beautiful” cümlesini oluşturan çelenklerden müteşekkil harfleri taşırken gösteriyor. İlk olarak 2007’de sergilenen bu eser, Gezi kaynaklı olmaktan ziyade, yaklaşan küresel isyan dalgasının habercisi gibi. Harfleri oluşturan cenaze çiçekleri, protestonun dünya-tarihsel ölüşünü düşünerek seçilmiş olabilir. Bir iddia da eserin, Amerika’nın Irak işgaline ve bunun yol açtığı can kaybına gönderme yaptığı. Ancak, bugünden bakıldığında bu fotoğrafı, liberalizmin orta sınıf üzerindeki mutlak büyüsünün cenazesine davet olarak okumak daha isabetli.

Walter Benjamin faşizmin siyaseti estetize ettiğini, komünizmin de estetiği siyasileştirerek cevap verdiğini iddia etmişti. Oysa gerçeklik daha karmaşık; bu iki estetik yönelim arasındaki çizgiler kimi zaman belirsiz. İstanbul’un (ve birçok dünya kentinin) son yıllarda hızla isyankarlaşan orta sınıfı, hem sanatı politikleştiriyor, hem de sokak siyasetini estetize ediyor.

Gezi İsyanı’nın (bazı) diğer görsel simgelerine baktığımızda da (Kırmızılı Kadın, Siyahlı Kadın, Gitar Çalan Çocuk, vb.), Gezi’de güzelliğin ne kadar temel bir yer işgal ettiğini anlayabiliriz. Güzellik vurgusu, sadece bu sembollerle de sınırlı değildi; isyanın pratiğine içkindi.

İsyan, gündelik pratiği içinde güzelliği üretti ve yeniden kurdu. Bale gösterileri bir yana, bugüne kadar kitle siyasetinde çok sık görülmeyen parti ve iş kıyafetleri (yüksek ökçeler, takım elbiseler, mini etekler, vb.), dans edercesine ve gülümseyerek, gülerek atılan sloganlar, yeni bir vücut siyasetine işaret ediyordu. Hayli şaşırtıcı olan, bu pratiklerin taşıyıcılarının barikat kurma ve çatışma faaliyetlerine de katılmasıydı.“Hedonizm” diye aşağılanan pratiklerin yaygınlığı, direniş için hayatını (ya da en azından sağlığını) riske atma eğilimini tamamen dışlamıyordu demek ki.

Öyleyse, bu estetize edilmiş siyasete bir eleştiri getirilecekse, bunun indirgemeci “hazcılık” ithamlarının çok ötesine geçmesi gerekiyor. Sorun hazda değil, hazzın sınıfsallığında. Orta sınıf siyasetinin ve kültürünün en merkezi özelliklerinden biri, kendi sınıfsallığını görünmez kılmak. Güzelliği ve siyaseti (hatta isyanı, devrimi) evrensel, tarih- ve sınıf-üstü değerlerin dışavurumu olarak yansıtmaya çalışmak. Dahası, çoğu zaman bu sınıfsallığın farkında bile olmamak.

Tabii ki bahsi geçen orta sınıf estetik kadar, alt-proleter bir estetik de isyana (sonradan) damgasını vurdu. Ahmet Atakan’ın simgeleşen duvar önü resmi, (özellikle de mezhepsel azınlıktan gelen) alt-proleterlerin, hayattaki olanak(sızlık)larının çarpıcı bir resmini çiziyordu. Bu resimde Ahmet, beyaz şeritli kırmızı bir eşofmanla, üzerinde “Ne oldu lan … Büyük adam olamadıysak hayallerimizi satmadık ya” yazan bir duvarın önünde poz veriyor.

İnşaat işçisi babası ve “en hanımı”[2] annesinin eğitimli dünyadaki umudu Ahmet, iki yıllık üniversite bitirmesine ve ikinci bir üniversitede dördüncü sınıf öğrencisi olmasına rağmen, belli ki önüne konulan çıtayı aşamayacağına karar vermişti daha genç yaşında. Duvar önü resmi büyük bir ihtimalle Gezi’den bağımsız olarak çekilmiş olmasına rağmen, Ahmet’in (ve ait olduğu kesimin) hikayesinin özeti gibiydi: eğitime aşırı yatırım; bu yatırımın karşılığını alamamaktan kaynaklanan hayal kırıklığı; ve buna rağmen hayata ve ülkülerine sıkı sıkıya bağlılık.

Evet, isyan güzeldir ancak, güzellik tehlikelidir. Karşısında taarruzda olmamız gereken, güzelliğin, eğlencenin, estetiğin kendisi değil, sınıfsal yapıları, dışlayıcı potansiyeli. Başka şekilde söyleyelim. 1980’lerden bu yana her kuşak “hedonist” olmakla suçlandı. Bu genel atmosfere binaen, Gezi İsyanı’na mesafeli ya da açıktan açığa karşı olanlar, meydanlardaki gençleri de hedonist diye damgaladılar. Bu indirgemecilik, Gezi’deki yeni dinamikleri ıskalıyor. Piyasa kapitalizminin vaadettiği zevk ve şatafat; park ve orman katliamları, AVM ve site inşaatları sonucunda zevksizlikle içiçe geçince, orta sınıf eğlenceyi ve estetiği sermaye sınıfına ve onun hükümetine karşı bir silah olarak doğrultmuştur. Gelin görün ki, bu kılıcın diğer keskin ucu da alt sınıflara bakmaktadır, iyi niyetli gençler bunun farkında olmasa da.

Silahsız savaş olmaz. Bu silahı da, orasını burasını beğenmedik diye, çöpe atamayız. Ehliyet sahibi kadrolar yetiştirilirse, gençlere “estetik kılıcı”nı nasıl tutmaları gerektiği öğretilebilir. Ancak siyasetin ABCsini kavrayan bir kadro, “küçük burjuva” alışkanlıkları elinin tersiyle itmek yerine, çelişkileriyle birlikte soğurup, sınıflararası bir bloğun disiplini altına alabilir.

Sınıfa karşı sınıf … ya aradaki sınıf?

Sermaye sınıfının (ve liberal ilkelerin) 1970’lerin ortasından beri dünya çapındaki sorgulanmaz hakimiyeti, 1990’larda (Venezüella, vb.) birkaç yerde çatırdamaya başladıysa da, en esaslı karşı-saldırı 2009’da başladı (ve 2011’de doruğuna ulaştı). Temel meselelerimizden biri, bu saldırının başını aşağı yukarı her yerde orta sınıfın çekmesi. Geleneksel işçi sınıfı ya atıl ya takipçi (Tunus istisnası dışında), alt-proleter kesimler ise önderlik edecek durumda değil.

Bu noktada, sermayenin (ve liberal ilkeleri örgütleyen müttefiklerinin) savunması iki hatta ilerleyecek: baskı, korkutma; orta sınıfları sermayenin projesine tekrar dahil etme. Orta sınıf, dünya ekonomisi çok büyük bir krize girmedikçe, daha kaliteli bir kariyer ve yaşam biçimi umudundan vazgeçmeyecektir. Dolayısıyla bu tür massetme hamlelerine açıktır.

AVMler, trafik, çevre tahribatı yaşam kalitesini tehdid etse de, sermaye ve ideologları iş barışının “kariyer sahipleri”nin çıkarına olduğunu sürekli hatırlatacaklar. Kent hakkı ve özgürlükler üzerinden süren mücadelelerin iş yerlerine sıçramaması için her yerde özen gösterilecek. Kentsel metalaşmadan sağlanan rantın sürekli yeniden bölüşümüyle de, kent direnişçilerine farklı aşamalarda envai çeşit sus payı verilecek.

Bu orta sınıfları yeniden hegemonize etme çabalarına karşı, kent hakkı mücadelesinin daha da politize edilmesi, fakat bu yapılırken (rantın yeniden bölüşümünden farklı şekillerde yararlandırılan) alt-proleter kesimlerin dışlanmaması gerekiyor. Geleneksel işçi sınıfı mücadelesiyle bağ kurmak da elzem. Kısacası, mücadelenin önündeki zorluklardan biri, kapitalizmle hayli çelişkili bir aşk-nefret ilişkisi olan yeni orta sınıfa uygun örgütlenme ve dil kurulurken, anti-kapitalist sınıfsallığı merkezde tutabilmek.

Orta sınıfın daha büyük bir ağırlık koyduğu Amerikan “İşgal Et” hareketi, bu sınıf üzerinden anti-kapitalist siyaset yapmanın ne kadar zor olduğuna dair bazı fikirler veriyor. Hareket, bir avuç zengine karşı tüm Amerikan halkının hareketi olduğunu iddia etmesine rağmen, profesyoneller, kütüphaneciler ve öğretmenler hem katılımcılar hem de önderler arasında çoğunluktaydı. Türkiye’dekine nazaran daha bilinçli bir şekilde anarşist, sol-komünist ve otonomist hakimiyetinde olan hareket, temsil mekanizmalarını, siyasetin geleneksel araçlarını ve kurumları reddettiği için, “kendiliğinden” harekete katılanların ötesinde bir kitleyi seferber etme girişiminde bulunmadı pek. Böyle bir çaba önderli bir örgütlülüğü gerektirirdi; “İşgal Et”çilerin çoğu ise, hareketin bileşenleri arasında eşitsizliğe yol açacağı için önderliği baştan reddetmişlerdi.

Sonuç olarak, ayaklanma saman alevi misali, çok iz bırakmadan söndü gitti. Üstelik, katılımcıların tüm hassasiyetine rağmen, eylemler sırasında söz sahibi olanlar (zaten Amerikan halkının genelinden daha ayrıcalıklı olan katılımcı kitlesine nazaran dahi) daha eğitimli, daha erkek ve daha beyazdı. Toplumda kemikleşmiş eşitsizlikler olduğu sürece bunların bir isyanda dahi yeniden üretilmesi kaçınılmaz elbette. Ancak orta sınıf anarşizminin bu belaya eklediği külfet, bir de bu durumun görmezden gelinmesi, “kendiliğinden” gelişen önderliğin iyice görünmez ve denetimden uzak kılınması.

Böyle bir küresel ayaklanma dalgasından, kapitalist-sonrası toplumu kuracak dinamikleri devşirmek imkansıza yakın. Ancak, orta sınıfın bazı kesimlerinin anti-kapitalist enerjisi ve potansiyeli göz önüne alındığında, bu tür isyan dalgalarına sırt çevirmek akıldışı. Sermaye (ve liberal entellektüelleri) nasıl bu isyan dalgasını kendine yontmak için gece gündüz çalışıyorsa, anti-kapitalistlerin de tek çaresi böylesi dalgalara dalıp, bunları (özgüllüklerini ve yaratıcılıklarını yok etmeden, eski kalıplara sığdırmaya uğraşmadan) işçi ve alt-proleter kesimlerin mücadeleleriyle içiçe geçirmek. Elbette bu da işçi sınıfı siyasetinin, daha geniş kesim ve kültürleri eklemleyebilecek şekilde yeniden tanımlanmasını gerektiriyor.

[1]Başka bir yerde açmak üzere kısaca belirtelim: liberal tahlilciler kadar, radikal (özellikle de anarşist, otonomist ve post-yapısalcı) analistler de bu derin çelişkileri görmezden geliyor. Liberallerin aksine radikaller, isyan dalgasındaki genç kuşağa ideolojiler ve sınıflar üstü bir devrimci-özgürlükçülük atfediyor, ve aynen liberaller gibi ayrımcı, otoriter eğilimleri hasır altı ediyor. Bunun en iyi örneği Paul Mason’un çalışmaları.

[2] http://t24.com.tr/haber/ahmet-atakanin-annesi-oglum-ruyama-gelsin-nasil-olduruldugunu-soylesin,249766

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir