Sassen: “Gezi, küresel bir olay”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

 Kent kuramcısı ve sosyoloji profesörü Saskia Sassen’le Gezi’yi ve kentsel mücadelelerini kentsel düşünce bağlamında konuştuk. Sassen, orta sınıflar ve işçi sınıfının “yağmacı oluşumlar”ca fakirleştirildiğini ve bunun siyasi iktidarlarla el ele ilerlediğini söyledi. Kentsel alanın dağıtılmasının kentsel dönüşümün kritik noktası olduğunu ifade eden Sassen, Gezi gibi kent mücadelelerinin farklı şehirlerdeki yerel mücadeleler yoluyla gerçekleştiğini söyledi.

Hollanda asıllı bir ABD’li sosyolog olan Sassen, Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. Ayrıca London School of Economics’te sosyoloji departmanında ekonomi-politik dersi vermektedir. Kent özelinde küreselleşme ve göç üzerine yazmış olduğu kitap ve makalelerle bu konulara farklı bir bakış getirmiştir. Özellikle “küresel şehir” kavramı literatürde önemli bir yer edinmiş ve tartışılmıştır. The Global City [Küresel Şehir] ve A Sociology of Globalization [Küreselleşme Sosyoloji] önemli kitapları arasındadır. Kitapları yirmiden fazla dile çevrilmiştir.

 

Gezi Parkı protestolarını genel olarak nasıl değerlendirirsiniz?

Son iki yılda gerçekleşen protesto hareketleri arasında herkesin mutabakata vardığı bir dizi iddia var. İspanya, Mısır, Yunanistan, ABD, Şili, Türkiye, Brezilya ve insanların sokaklara çıktığını gördüğümüz diğer ülkelerin koşullarındaki keskin farklılıklar göz önüne alındığında bu daha da dikkate değer görünüyor. Bu hareketlerin her biri kendi tarihleri ve anlamlar ekolojisiyle bir protestoya ulaştı; toplumun iyiliği adına farklı bir anlayışla birlikte her bir protesto belirli bir imkânlar ve baskılar tarihinden çıkageldi. Fakat bugün, bu farklı tarihlerin kilit noktaları iki kilit noktada birleşmektedir.

Birincisi, Gezi, 1960’larda olduğu gibi “kapitalizm” veya çokuluslu şirketlerden daha çok devlete karşı gerçekleştirilen bir protestoydu. İkincisi, Gezi’de mütevazı özlemleri ve vizyonlarıyla beraber daha çok ılımlı orta sınıflar bulunuyordu. Bunlar, düşünüldüğü gibi gitgide zenginleşen veya hâlihazırda zengin orta sınıflar değildi. Aynı zamanda 1800’lerin sonunun-1900’lerin başının sendikacıları veya dünya savaşlarını takip eden dönemdeki sendikacılar da değildi.

Başka bir yerde bunun belki de işin en anlamlı yönü olduğunu iddia etmiştim: şu anki mevcut küresel çağ, belki de benzeri görülmemiş bir ölçekte engin bir karmaşıklık ve vahşet ile birlikte tarihini yapan aktörü buldu: ılımlı orta sınıflar. Yeni kitabım Expulsions: Brutality and Complexity in the Global Economy’de buna benzer görüşleri dile getirdim.

Gezi Parkı protestoları görünürde bir “park” için başladı ve eylemlere farklı arka planlara sahip birçok kişi katıldı. Dünya çapındaki kentsel gösteriler bağlamında, Gezi Parkı protestolarının kentsel dinamikleri hakkında bize ne söylersiniz?

En genel haliyle, şehir dediğimiz şey, güç sahibi olmayanların siyaset yapabildiği ve tarihi oluşturabildiği bir alan haline geliyor. Bir plantasyonda bulunan aynı tipteki insanlar siyaset yapmayacaklardır – görünmez olacaklardır. Gezi söz konusu olduğunda, protestolar parkın özel koşullarının dışında doğdu, fakat gerçekten de devlete karşıydılar, çünkü devlet insanları yüz üstü bırakıyordu.

Avrupa’da orta sınıflara ağır bir darbe vuran, bizim “kemer sıkma politikaları” dediğimiz şey aynı zamanda Türkiye’de de yaşandı ve devletin başarısızlığının önemli bir tezahürü haline geldi.

İnsanların sosyo-ekonomik durumları, zenginlik ve fırsatların gittikçe küçülen bir azınlıkça elde tutulduğunu gördüğümüz neo-liberal ekonomi siyaseti tarafından aşındırılmış durumda. Ülkelerin çok büyük bir kısmında bu, geçerliliğini koruyan bir şeydir – hatta liberal demokrasilerde bile bu çok açıktır. Gezi söz konusu olduğunda tehdidin kendisi, ileri düzey bir soylulaştırmadır – şehrin yüzde 20’sini yenileyerek zenginlere tahsis eden bir soylulaştırma.

Türkiye’de kentsel dönüşüm yıllardır gerçekleştiriliyor, özellikle de şu anda iktidar olan AKP döneminde. Ve alt sınıflardan insanlar yerlerinden edilmekte ve bundan zarar görmekteyken, üst sınıfa mensup ve AKP’ye daha yakın kişiler bundan rant elde ettikleri herkesçe biliniyor. Bu bakış açısından, neo-liberal kentleşme ve kent hakkı mefhumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Katılıyorum: benim de topladığım verilerde bu türden eğilimlerle karşılaştım. Yeni kitabımda, ılımlı orta sınıfları ve işçi sınıfını en üst düzeyde “yasal” olarak zapt eden ve fakirleştiren – güçlü elitler ve güçlü teknolojilerin, gelişmiş hukuk sisteminin ve yaratıcı hukuk sisteminin karması olan –  “yağmacı oluşumlar”la uğraştım.

 

İktidar partisi AKP ve kent siyaseti arasındaki sıkı ilişki göz önüne alındığında, küresel bir şehir olarak İstanbul’u nasıl açıklarsınız?

Önemli bir noktaya parmak bastınız. Açığa çıkan şey, ülkelerde bulunan farklı siyasal sistemlere ve farklı politikalara sahip şehirlerin hepsinde, yüksek değere sahip kentsel alana eski zenginlerin yanı sıra genişleyen çok zengin üst orta sınıfların (bunlara orta sınıf demek de çok zor) zenginlerin ve üst düzey gelir sahiplerinin el koyma çabası oldu.

New York, İstanbul, Şangay, Lagos, Sidney, Sao Paolo, Singapur ve daha fazla kent, merkezi bir coğrafya olarak küresel kent üzerine çalışmamda sözümü ettiğim şeyin birer parçası haline geldi. Bu şehirler merkezi bir coğrafya olarak, küresel kuzey ve küresel güney, seküler ve din odaklı yönetimler, “demokratik” ve otoriter rejimler, kapitalizm ve komünizmin vb. ayrımların sınırlarını aşmaktadır.

İstanbul söz konusu olduğunda, küresel(leşen) şehirler ve kamusal alan arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz? Toplum ve kentsel şehir (urban city) arasında nasıl bir bağ var? İnsanlar kentlerine nasıl sahip çıkabilir?

İstanbul konusunda bir şey diyemem, şehre yeterince aşina değilim. Fakat bildiğim küresel şehirlerde, kamusal alanın geliştirilmesi kentsel alanın soylulaştırılmasının aynı zamanda bir parçasıdır ve bu sıklıkla fakir bölgelerde kamusal alanın bozulması ve bu bölgelerden kamusal alanın ortadan kaldırılmasıyla kol kola gider.

Bugün ne tür bir kentsel dönüşüm politikası toplumun çıkarına olur? Bize bir örnek gösterebilir misiniz?

Kritik boyutun kentsel alanın dağıtılmasında olduğunu düşünüyorum: tüm mahallelerde parklar ve kaliteli kamusal alanlar oluşturulmalı, pek çok farklı imkânlar sunulmalı – gerçi bunlar şehrin daha zengin bölgelerinde mevcut.

Gelecekte Gezi gibi kent mücadelelerine tanık olacağını düşünüyor musunuz? Kentsel alanın ve kent mücadelelerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

En başta da söylediğim gibi, çekişmenin kendine özgü geçmişini ve mücadelenin anlamını bir arada görüyorum – bunların gerçekleştiği yerlerde ılımlı orta sınıf yoksullaşma deneyimi yaşamak zorunda kalıyor. Dolayısıyla Gezi gibi kent mücadeleleri, çok farklı şehirlerde, genellikle çok farklı yerel mücadeleler yoluyla oluşan bir tür küresel olaydır. Ve küreselleşmeye yeni veya ilave bir anlam katmaktadır.

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir