Michael Hardt: Çokluk Örgütlenmek Zorunda

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu, Deniz Ayyıldız

Boğaziçi Üniversitesi’nin düzenlediği Boğaziçi Chronicles etkinliği kapsamında Mayıs ayında İstanbul’da bulunan Filozof ve edebiyat kuramcısı Michael Hardt ile konuştuk. Gezi Parkı protestolarını büyük bir başarı olduğunu söyleyen Hardt, forum deneyiminin önemli olduğunu ve ileri taşınması gerektiğini ve bunun yollarının bulunmasına ihtiyaç olduğuna dikkat çekti. Hardt, forum deneyiminin önemli sonuçlarından olan Don Kişot işgal evini de ziyaret etti ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki etkinlik kapsamında bir de konuşma gerçekleştirdi.

Hardt’ı günümüzün sayılı siyaset felsefecilerinin arasına yerleştiren şey ise Antonio Negri ile birlikte yazmış oldukları İmparatorluk, Çokluk ve Ortak Zenginlik isimli kitapları oldu. Bu kitaplarda iki filozof da çağdaş toplumun işleyişini sağlayan mekanizmaları ortaya koyarak buna karşı alternatif bir siyaset biçiminin geliştirilmesi çabası içine girdiler. Ortaya atmış oldukları Çokluk kavramı günümüz sol siyaseti için çokça dile getirilen ve tartışılan bir kavram haline geldi. Son kitapları Duyuru’da çağdaş toplumsal hareketleri ve demokrasinin ilkelerini tartıştılar. Dionysos’un Emeği / Devlet Biçiminin Bir Eleştirisi’nde radikal alternatifler sundular. Bunun yanı sıra Hardt’nın Deleuze: Felsefede Bir Çıraklık ve Kathi Weeks ile yazdığı The Jameson Reader isimli kitapları ve çok sayıda kitap çevirisi bulunuyor. Hardt, Duke Üniversitesi’nde edebiyat profesörlüğü yapmaktadır.

Hardt ile Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs’te buluştuk. Kaldığı lojmanın bahçesinde gerçekleştirdiğimiz sohbette Gezi’yi, toplumsal hareketleri ve günümüz siyaset felsefesini konuştuk.

Bir konuşmanızda neo-liberalizmin öldüğünü, ama gerçekte ölmemiş olduğunu söylemiştiniz. Gerçekten de sistem bir yandan işliyor, ama bir yandan da işlemiyor. Sözlerinizi biraz açar mısınız?

Neo-liberalizm fikren öldü. Artık sözlerini yerine getirememesi anlamına öldü. Neo-liberalizm hem ekonomik gelişme hem de özgürlük vaat etti. Ve biliyoruz ki, bunu yerine getiremeyecek. Aslında yerine getirmiş olduğu sözlerin, Soma’da gördüğümüz gibi, bir felaketler serisi olduğunu görüyoruz. Ancak neo-liberalizmin ölmüş olduğu gerçeği, hala hareket edebiliyor oluşu açısından soyut bir şey. Aslında bu neo-liberalizmi daha tehlikeli kılıyor, çünkü kimse neo-liberalizme inanmıyor. Bence neo-liberalizm, ABD emperyalizminin ölmüş olması anlamına ölmüştür. Hala bir şeyler yapıyorlar, fakat başarılı olamıyorlar, çünkü korkunç felaketlere sebep oluyorlar. Bu anlamda ölüyü gömmemiz şart.

Bilirsiniz, korku filmlerinde herkesin canavarın öldüğünü ve toprağın altında olduğunu düşündüğü bir sahne vardır. Tam da bu anda, herkes mezarın başındayken, canavarın eli çıkar ve mezar başındakilerden birinin ayağını yakalar. Neo-liberalizmin bizimle olma biçimi de bu. Nihayetinde neo-liberalizmi geri dönmemek üzere gömmeliyiz.

Küresel ölçekte temel siyasal çelişkiyi nerede bulabiliriz ya da bulmalıyız?

Emek-sermaye çelişkisi temel bir çelişki olarak olduğu gibi duruyor, fakat eşit ölçüde öneme sahip çok sayıda diğer çelişki de mevcut. Cinsiyet çelişkileri, ırk çelişkileri var. Son yirmi, otuz yılda diğerlerinin üzerinde hüküm süren, kabul gören bir tek çelişki olduğunu düşünmüyorum. Fakat aynı ölçüde etkili çelişkileri bir arada gösterebileceğimiz araçları bulmamız gerekiyor. Bir çelişkinin diğerlerini üstlenmesi söz konusu olamaz. Örneğin emek-sermaye çelişkisi feminizm sorunu veya Kürt sorunu üzerinde hüküm süremez. Bence son yıllardaki deneyiminiz, koordineli bir biçimde tüm cephelerde mücadele etmenin çoğulcu siyasetine olan ihtiyaç zorunluluğunu ortaya koymakla birlikte buna tam bir yanıt da veremiyor. Demek istediğim, tek bir çelişkinin olmadığı.

Bu gerçekten de korkunçmuş!

Evet, gerçekten korkunç Aslında belki de yaşamaktan bile kötü!

“Gezi’deki gibi örgütsel çabalar olmalı”

Gezi Parkı protestoları hakkındaki genel görüşünüz nedir?

Gezi Parkı protestolarının büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum, fakat bence daha bitmedi.

Gezi Parkı’ndaki özneyi nasıl tanımlayabilirsiniz? Çokluk tanımı buna uyar mı, yoksa başka bir tanıma mı ihtiyaç var?

Gezi gibi özneleri isimlendirmek için çokluk kavramını kullanmaya çalışıyoruz. Gezi’dekiler homojen ve birleşmiş değil. Fakat burada çok sayıda grubun olduğunu veya çeşitlilik olduğunu söylemek yeterli değil. Çokluk aynı zamanda örgütlenmek zorundadır. Ve bu yüzden Gezi’deki gibi örgütsel çabalar olmalı, ancak bunun ötesine de giderek uzun erimli ve bağdaşık ilişkiler yaratmalı.

Dolayısıyla Çokluk, devam ettiği sürece, örgütlendiği sürece vardır. Fakat Çokluk gibi bir kavramın faydası, Gezi’deki gibi çoğul özneleri anlamamıza izin veriyor olması. Bu yalnızca tek başına yeterli değil, fakat birinin diğeriyle mutabakata varmasının şart olduğu farklı bileşenler arasındaki ilişkinin devam etmesi için örgütlenmeye de ihtiyaç var.

Gezi Parkı protestoları son yıllarda gerçekleşen küresel işgal eylemlerinin bir parçası haline geldi. Bu hareketlerin küresel karakteristikleri hakkında bize ne söyleyebilirsiniz?

Olumlu açıdan iki ya da üç ana karakteristikten söz edebilirim. Birincisi zaten sizin sözünü ettiğiniz çokluk ya da çoğulluk karakteri, ikincisi de yeni bir demokrasi biçimini talep etmek. Belki de bu bize dayattıkları demokrasinin yetersiz, yozlaşmış ve yanlış olduğunu, fakat aynı zamanda farklı bir demokrasiye doğru arzu duyduğumuzu da kabul etmek demektir. Bazı açılardan forumlar aracılığıyla kamp kurmanın kendisinin ortaklık talebini içerdiğini düşünüyorum.

Başka bir deyişle hem özel mülkiyete ve liberalizme hem de bunun alternatifi olarak gösterilen devlet kontrolüne de bir reddiyedir bu. Ve bunun dışında özellikle kentsel mekânda ortaklık alanının inşa edilmesi, açık erişimi, paylaşılmış sorumlulukları ve demokratik yönetimi de beraberinde getirmekte.

Bazı yönlerden Gezi’nin kamp kurarak yaptığı işgal kentsel bir mekânın ortaklık alanı yaratarak dönüştürülmesinin son yıllardaki en iyi örneği oldu. Bu üç karakteristik bana göre bir aşamanın parçaları olarak, Brezilya ve 2011’den bu yana olan çeşitli işgal eylemlerinin paylaştığı bir şey olarak görünüyor.

Olumsuz olarak paylaşılan bu karakteristiklerinin uzun erimli ve yoğun bir mücadeleyi sürdürülebilir kılmaktan uzak olduğunu düşünüyorum. Sadece 2011’den bu yana değil, son yıllarda bir eğilim var: Bir tür toplumsal eylem patlaması yaşanıyor ve sonra geri çekilme oluyor. Gündemimizdeki en önemli görevin bu protestoları etkili ve devamlı kılmanın yollarını olmak olduğunu düşünüyorum.

“Forumlar yeni bir biçim almalı”

Gezi Parkı eylemleriyle birlikte Türkiye pek alışık olmadığı bir siyaset yapma biçimiyle tanıştı. Ülkenin birçok noktasında halkın her kesiminin katıldığı forumlar düzenlendi. Ve bir aracıya ihtiyaç duymaksızın herkes kendini temsil etti ve buradan bir siyaset oluşturulmaya çalışıldı. Dünyada da bunun örneklerini görüyoruz. Ancak üzerinden zaman geçmesinin ardından forumların yavaş yavaş ortadan kalktığını/katılımın sıfıra yaklaştığını görüyoruz. Sizce forum deneyiminin toplumsal harekete katkısı nedir? Ve forumlarının sürekliliği ve koordinasyonu nasıl sağlanabilir?

İlk olarak forumlar alternatif bir biçimde siyaset yapmayı gösteren önemli bir deneyim oldu. Forumların varlığı, asla küçümsemememiz gereken önemli bir ilerleme haline geldi. Ancak kamp kurma biçiminde forumların sonsuza dek devam edemeyeceğini söylemekte haklısınız. Forumları da bu açıdan dönüştürmek gerekir, çünkü foruma katılanlar da sonsuza kadar çadır kuramayacaklarını biliyorlar.

Forumlar bana göre daha çok bir tür geçiş formu ve geliştirilmeye ihtiyaçları var. Buna “kurum” diyeceğim, fakat bunu söylerken kurumu bürokratik bir yapı olarak düşünmemek gerek, daha çok düzenlenmiş bir siyasal biçim olarak düşünmeli. İkisinin aynı şey olduğunu söyleyebilirsiniz.

Geleneksel parti yapısına bir alternatif ihtiyacı içinde olduğumuzu söyleyebilirsiniz.  Ya da aynı şekilde parti yapısının yeniden yaratılması gerektiğini söyleyebilirsiniz. Merkezi karar verme yapılarından öteye ve liderliği alaşağı eden forumların ruhu tarafından etkili bir siyasal örgütlenme dalgasının yaratılabileceği anlamına geliyor bu. Yani bu yeni bir parti olabilir, seçime giren bir parti olarak değil, forumları uzun erimli bir siyasal güç haline getirmek için. Bunun nasıl yapılacağını bilmiyorum, bana kalırsa kimse de bilmiyor! Bence bunlar siyasal hareketlerde gerçekleşen ilerlemenin gerçek yaratıcılığıyla ortaya çıkacak.

“Var olan hareketleri topluma yaymak gerekli”

Söz konusu eylemlere yöneltilen önemli eleştirilerden biri de işgal eylemleri özelinde yeni toplumsal hareketlerin dönüştürücü bir güce dönüşemediği, anlık politik eylemler olduğu yönünde. Böyle bir sorun olduğunu düşünüyor musunuz? Toplumun tamamını dönüştürebilecek gücü nerede aramalıyız?

Bunun bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Dışarıdan bir eleştiri olarak buna karşı değilim, fakat içeriden bir kabul olarak başka yerlerde olduğu kadar Türkiye’deki bu hareketlerin güçlerini toplumun geneline yaymanın yollarını aramalarına ihtiyaç var. Birkaç yıldır dünyada bunu yapıyoruz gerçi, üç aylığına bir meydanı dönüştürebiliyoruz, fakat tüm toplumu uzun vadede dönüştürmekte başarılı değiliz. Yani topluma yaymak derken farklı sınıflara bunu yaymaktan söz ediyorum. Dolayısıyla bunu bir mücadele olarak görüyorum.

Yaptığınız eleştirilere karşı değilim, fakat bunu geleneksel parti yapısına veya merkezi liderliğe dönelim anlamında düşünmemek gerek. Bu türden yapıların doğru, arzulanabilir veya mümkün olduğunu düşünmüyorum. Bunun merkezi bir sorun olduğunu düşünmüyorum, fakat merkezi hale gelebileceğini ya da gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama şu an için bunu tartışmak adına hareketleri işaret etmek dışında bir seçeneğimiz yok.

Bu hareketleri topluma yaymak için ne yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bazı açılardan Soma, geçtiğimiz yıl protesto eylemlerine katılmamış – ya da daha doğrusu geniş ölçüde katılmamış – olan toplumsal sınıfları Gezi ruhu ile birleştirmek için bir fırsat olabilir. Geleneksel işçi sınıfının ve onun toplumsal ihtiyaçlarıyla bağlantı kurmayı bilmek önemlidir ve benzer biçimde bu sınıfların tanınması işgal hareketinin çıkarlarına da hizmet eder. Soma, daha önce kurulmamış bir bağın kurulması için bir fırsat.

Öte yandan hareketleri topluma yaymak için bir formülün olduğunu düşünmüyorum. Fakat bazı fırsatlar olabilir.

Eski tip – ama hala yaşamakta olan – dikey örgütlenme biçimleriyle günümüzde tarif ettiğiniz Çokluk tipi örgütlenme biçimleri arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? İkisi arasında bir ortaklık zemini yaratılabilir mi?

Farklı bir şey söylememe izin verin, bu şekilde daha iyi ifade edebilirim. Birçok ülkede, Türkiye’de de yatay hareketlerin geleneksel partilerle ve özellikle sendikalarla ittifak yapmasının önemli olduğunu farz ediyorum ve düşünüyorum. Bu türden ittifak örüntülerinin kurulması gerek, ancak yatay hareketlerin solun geleneksel örgütlenmelerinden kaçınması gerek. Ama daha çok işbirliği yapmak adına yol ve araçlar bulunabilir – ki bu da söz konusu geleneksel örgütlenmelerin dönüştürülmesi adına işe yarayabilir.

“Yeni bir ‘demokrasi’ kavramı gerekli”

Biraz da demokrasiden söz edelim. Demokrasi günümüzün en tartışmalı kavramlarından biri haline geldi. Önemli ölçüde sorgulanıyor ve demokrasinin bir ihtiyaç olup olmadığı tartışılıyor. Örneğin Slavoj Zizek demokrasisin gerekli olmadığını söylüyor. Çokluk kitabında Çokluk’un gerçek demokrasinin temeli olduğunu söylemiştiniz. Demokrasinin gerçekleşmesi için neye ihtiyaç var? Bize bugünün demokrasisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Görünen karşıtlığın, yalnızca bir kavram karmaşasının sonucu olduğunu düşünüyorum. Demokrasiyi devlet de sağ da kendine mâl etti. Bu açıdan demokrasi terimi yozlaştı. Demokrasi solun yaklaşamayacağı bir kavram olarak görülüyor. Örneğin, ABD’de demokrasiden söz etmek neredeyse imkânsız, çünkü George Bush demokrasi derken başka bir ülkeyi bombalamayı kastediyordu. Ve demokrasi böyle bir şeyse, bizim bununla işimiz olmaz. Ya da daha da iyisi demokrasiden kasıtları bir partinin veya diğerinin politikacılarını seçmek. Ve demokrasi buysa, bize hiçbir ilham vermiyor.

Slavoj Zizek gibileri “Demokrasi istemiyorum” dediğinde, “onların” demokrasisine ihtiyacımızın olmadığını kastediyor. Fakat aslında gerçek demokrasi dediğimiz şeye katılacağını düşünüyorum, mesela Indignados [Öfkeliler] hareketindeki demokrasi gerçekti, fakat buradaki demokrasi bir seçim siyasetinden ziyade eşitlik ve özgür katılımı önceleyen aktif bir siyasal hayatın kendisiydi. “Demokrasi” dediğimiz şeyin demokrasi gibi bir şey olmadığını, demokrasinin çok yozlaştığını düşünüyorum. Dolayısıyla bu kavramı artık kullanamazsınız, yeni bir kavram bulmalısınız. Belki bir tür halkın siyasal aktivasyonu ve kolektif öz-yönetim olabilir, pek de yeni fikirler değil.

Demokrasi derken kastettiğim şey solun ortak hedefi olarak demokrasiyi kastediyorum. 2011’de Kuzey Afrika’daki, özellikle Tunus ve Mısır’daki ayaklanmaları biliyorsunuz, bunların demokrasi kavramını Avrupa’da bugüne dek hiç olmadığı kadar konuşulmasına sebep olduğunu biliyorsunuz. Başka açılardan İspanya’dakilerin “burada artık gerçek demokrasiyi” istiyoruz demelerinin sebebi Kuzey Afrika ülkelerinin ayaklanmalarından ilham almalarından başka bir şey değil. Kuzey Afrika’nın askeri güçler ve Müslüman Kardeşler dışında elbette devrimci güçleri var, bu güçler ayaklanmayı yaratıyor. Yalnızca seçimlerin yapılmasını istemediler. Belki eski partilerle olmamasını istediler. Başka bir şeyden ilham alıyorlar. Benim için demokrasi bu demek. Ve burada, nasıl desem, daha kavramsal bir biçim bulmak gerekli, işaret edebileceğimiz yeni bir demokrasi anlayışına ihtiyacımız var.

“Ortak Zenginlik” isimli kitabınızda mücadele perspektifinin kurucu bir ilkesi olarak “özgürlük etiği”nden söz ediyorsunuz. Özgürlük etiği anlayışınız bireysellik ve öznelik durumu ile kolektivite arasındaki sorunlu dikotomik ilişkiyi nasıl kuruyor? Alternatif ortak varoluş tarzlarının biçimlenmesinde “Düzenleyici Ortak Norm”dan bahsetmek mümkün müdür?

Özgürlüğü bireysel bir kavram olarak anlamamanın önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü özgürlük kolektif bir kavramdır. Biri bize özgürlük etiğinden söz ettiğinde bunun bireysel bir ayrım değil, daha çok kolektif bir yetki kazandırma olduğunu düşünebiliriz. Bu anlamda özgürlüğün bireysel ve kolektif arasında bir çatışma ortaya koyduğuna inanmıyorum.

İkinci olarak düzenleyici ortak normlara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Tony [Antonio Negri] ve ben bunu söylerken bir tür ortak ahlak kurumunu kastetmiyoruz. Düzenleyici pratikler derken topluluk ve ortak alışkanlıkların varlığından söz ediyoruz. Kurumdan kastımız da bu. Düzenleyici bir yaşam biçimi normlara da uyumludur. Bir yönden forumlar buna uymaktadır. Bir tür düzenlenmiş pratikler alışkanlığının pratiğidir bu. Demokrasi ve özgürlük alışkanlığına ihtiyacımız var. Bir sorununuz vardır, kolektif kararlar veren ve kolektif bir akla sahip bir forum açarsınız. Bu türden bir alışkanlık bana kalırsa düzenlenmiş bir pratiktir. Biraz soyut konuşuyorum ama böyle…

“Kurucu Anayasa” önerinizin kimi sol çevrelerde “totaliterlik” suçlamasıyla karşılanma olasılığı var gibi görünüyor. Ne dersiniz?

Bence kurucu güç kavramına dönük eleştirileri tekleştirme süreci açısından ele almamız gerekiyor. Bu totaliter bir şey olarak görülebilir elbette. Çokluk’un bizim tekilliklerle ilişki kurabildiğimiz bir çoğulluk olarak bir kuruculuk ya da kompozisyon olduğunu düşünürsek, bizim için kullanışlı bir kavramdır. Çokluk totaliter değil ya da tamamen totaliter değildir. Fakat bu önemli veya hayati derece önem taşıyan bir soru. Örneğin, Gezi deneyiminin farklı bileşenlerine baktığımızda, çok farklı ve uzlaşmaz görünen bileşenlerin bir aradalığını görürüz. Bu deneyimi sürekli kılmak istiyorsak, grupların çoğul bir biçimde kendi aralarında kuracağı uzun ilişkilerle ancak bu mümkün olabilir. Bu bana daha çok çoğul bir kurucu süreç olarak görünüyor.

Kuruculuğu tanımlamak için “kompozisyon” terimini kullanmayı seviyorum, müzikal bir metafor bu. Kurucu gücün tekleştirici bir şeye dönüşmesi yolunca sorunuzu bir uyarı olarak görebilirim. Ancak aşırıcı bir totaliter sonuca varacağını düşünmüyorum.

Umarım son bir soru için vaktimiz vardır.

Evet, tabii ki.

“Geleneksel çözümler yeterli değil”

Hemen hemen bütün çalışmalarınızda, postmodernitenin doğurduğu sorunları yoğun bir şekilde yeni emek süreçleri üzerinden anlamaya çalıştınız. Bu da sizin tahlillerinizi diğer pek çok postmodern düşünürden farklılaştıran bir nokta. Küresel ekonominin emek ve çalışma hayatı üzerindeki baskılarının bertaraf edilmesi, güvencesiz emeğin güvenceye kavuşması için nasıl bir mücadele perspektifine sahipsiniz?

Modern kapitalizmin geçirdiği değişimleri görebilmemiz açısından postmodern kavramının kullanılması bizim için önemli. Ve aynı zamanda bu kavram endüstriyel işçi sınıfının da değişimini göstermek açısından önemli. Öyleyse postmodern dediğimiz şey bizim için kapitalist modernleşmenin sonuna geldiğini işaret ediyor. Ve şimdi yeni bir kapitalist sömürü ve tahakküm dönemi başladı. Sizin de söylediğiniz gibi, bu kısmen emeğin, emek örgütlenmesinin ve çalışma biçimlerinin nasıl değiştiğini bize gösteriyor. Egemen ülkelerin çoğunda, güvenli bir şekilde istihdam edilmiş işçi sınıfı resmi eskide kaldı ve bunun sonuna yaklaşıldı. Bu resim en gelişkin ülkelerde bile artık hiçbir gerçeklik taşımıyor. Bu resmin günümüzde bir anlamı bile yok. O yüzden sistemin mekanizmasını, güvencesiz işçilerin örgütlenme pratiklerini, işsiz ve ücretsiz işçileri, özellikle gelişmiş ülkelerde göçmen emeğini anlayabilmek için yeni terimler bulmalıyız.

Sendikalar ise bu mücadelelerin hiçbirine hazır değil. Dolayısıyla Tony ve ben emeğin kendisini analiz etmeye başladık. Emekçi dediğimiz nedir, ne yaparlar, nasıl yaşarlar, kapasiteleri nedir, nasıl değiştiler… Ancak bu noktadan bakılırsa sormuş olduğunuz bu zor soruyu cevaplamak mümkün olabilir.

Meselenin kendisi de örgütlenmekle ilgili. Sendikalar emekçiler içinde görece daha iyi örgütlenmeli. Ama geleneksel biçimde örgütlenmek mümkün değil. Mesela bazı sektörlerde istikrarlı bir işsizlik var: kayıt dışı işçiler, göçmen işçiler, yarı zamanlı işçiler, hatta işsizler… Hepsi için geleneksel çözümler yeterli görünmüyor. Postmodern kavramı da bu açıdan buradaki dönüşümü analiz etmeye yarıyor. Mücadeleyi buraya doğru yönlendirmek gerekiyor ve mücadelenin ihtiyaçlarına göre hareket etmek gerekiyor. Sermayeye karşı mücadele etmek gerekiyor.

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Michael Hardt: Çokluk Örgütlenmek Zorunda” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir