Kürt Hareketi, Gezi Hareketi ve İşçi Hareketi – Demir Küçükaydın

facebooktwittergoogle_plusmail

Bugünün Türkiye’sinde bu üç hareketi veya bu üç hareketin omurgasını oluşturan toplumsal kesimleri ya da memnuniyetsizlikleri kapsamayan; onları ortak bir program etrafında birleştirmeyen herhangi bir hareketin en küçük bir başarı şansı olmaz.

Çünkü bu üçünü birleştirmeyen bir program ve bayrak, bunların birbirine karşı kullanılmasının yolunu açık bırakır ve binlerce yıllık tecrübeli devlet ve sermaye gemisini buradan yürütür. Bugün olan da zaten budur.

Sorun böyle koyulunca, ilk sorun, bu üç kesimi birleştirebilecek bayrağın ya da programın ne olabileceği ve ne olması gerektiğinde toplanır.

Bu hareketlerin içinde sadece Kürt hareketinin örgütlü bir yapısı, diğer hareketleri kapsamak veya onlarla birleşmek gibi bir amacı; bunun için bir programı; önerdiği örgütsel biçimleri var.

Gezi Hareketi bütün bu aşamalardan henüz çok uzakta bulunuyor. Yeni doğdu ve yaşayıp yaşayamayacağı bile belirsiz. Berkin Elvan’ın cenazesinde ya da Soma’daki katliamın Taksim’deki ilk protestosunda sezildiği gibi henüz ölmedi, soluk alıyor ama ne yapacağını nasıl davranacağını bilmiyor. Ağır çocukluk hastalıkları geçiriyor.

İşçi Hareketi ise onlarca yıldır birbiri ardına gelen gerek dünya çapındaki; gerek Türkiye çapındaki yenilgiler nedeniyle tam anlamıyla atomlarına ayrılmış ve içgüdüleriyle davranır durumda. Altmışlı yıllarda işçi hareketinin yükselişi DİSK’i yaratmıştı. Bugün artık böyle örgütleri yok.

Bu nedenle de askeri bürokratik oligarşinin geri dönüşü tehlikesi ve demokratik bir alternatif olmayış koşullarında şimdilik AKP’nin ardında saf tutuyor. Gezi’ye karşı AKP’nin istediği türden bir saldırganlık ve düşmanlık göstermiyor ama onların yanında da yer almıyor.

Gezi Hareketi bu iki hareketle birleşme özlem ve niyetlerini en güçlü olduğu geçen senenin Haziran günlerinde ifade etmeye çalıştı. Ama bunu örgütsel ve programatik bir ifadeye kavuşturmaktan çok uzakta iken dağıldı.

İşçi Hareketi, örgütsüzlüğü ve programsızlığı nedeniyle, içgüdüsel olarak, AKP’nin İslamcılığı aracılığıyla Kürtlere, Türklükle tanımlanmış devletin karşısında olduğunu; yine darbecilerin, bürokratların, askerlerin iktidarına karşı parlamenter araçlarla iktidara gelen AKP’nin arkasında durarak demokratik karakterini ve özlemlerini tersinden ve yanlış araçlarla dışa vurabiliyor. Bu dışavurumlar aynı zamanda İşçi Hareketinin, yeterince radikal ve demokrat olunursa, diğer hareketlerle birleşmeye eğilimli olduğunun bir ifadesidir.

Bu hareketler içinde sadece Kürt hareketi bu iki hareketle birlikte hareket etme, ittifak kurma veya birleşme ya da onları aynı örgüt ve bayrak atında toparlama amacını ifade etmiş bulunuyor.

Eğer diğer iki hareket de Kürt özgürlük hareketinin bulunduğu örgütlülük, politizasyon ve programatik netlik düzeyinde bulunsaydı, şimdi çok başka bir yerde başka konuları tartışıyor olabilirdik.

O halde Kürt hareketi bu hareketleri kapsama ve onlarla birleşme gibi bir amacı ifade ettiğine; bunun için örgütsel form olarak HDP ve HDK gibi örgütleri bir adres olarak gösterdiğine göre konuyu Kürt hareketini merkeze alarak tartışmayı deneyelim.

Elbet bu tartışma Gezi Hareketi veya İşçi Hareketi açısından da yapılabilir. Ama bugünkü durumda bunlar örgüt ve programdan yoksun olduğu için öyle bir tartışmanın konusu öncelikle bunların nasıl sağlanabileceği olur; ötesi büyük ölçüde soyut bir anlam taşır; ama Kürt hareketi açısından çok daha somut olarak tartışılabilir.

*

İlk soru şudur: Kürt hareketi diğer hareketlerle birleşmeyi sağlayacak; onların da kabul edebileceği bir programa sahip mi? Yani programı stratejisine uygun mu?

Kanımızca hayır?

Kürt Özgürlük Hareketi’nin programı elbette şu an Ortadoğu’da bir örgütlü ve bir güce dayanan en demokratik programdır ve daha ileri gitmeye de kapalı değildir.

Ancak onun izleyeceği evrimi muhtemelen diğer güçlerin nasıl davranacakları belirleyecektir. Eğer diğer hareketler ortaya örgütlü ve amaçları belli bir biçimde çıkabilirlerse, Kürt Özgürlük Hareketini ileri ve daha demokratik programlara çekebilirler. Aksi takdirde Kürt hareketi bugünkü sistemi kurtarmak için reforme etmenin bir aracı olarak da kalabilir.

Ancak Kürt hareketinin şu veya bu yöndeki davranışları da diğer hareketlerin evrimi ve doğrultusu üzerinde bir etkide bulunacaktır. Bu nedenle, Kürt Hareketinin nasıl davranacağı kritik bir önem taşımaktadır.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin Programını “Demokratik Cumhuriyet”, “Demokratik Ulus”, “Radikal Demokrasi” ve “Demokratik Özerklik” gibi kavramlarla ifade ediyor. Kavramlar güzel olmakla birlikte, somut olarak içeriğinin ne olduğuna bakıldığında “ismiyle müsemma” olmadıkları görülüyor. Pratik uygulamalarında bu makasın daha da büyüdüğü görülüyor.

Bu programın en temel sorunu şurada: Politik olanı, ulusu, devleti bir dille ya da dinle tanımlamaya son vermiyor; onu sadece bir tek dille veya dinle vs. tanımlamaya son veriyor ya da bu iddiada. Yani bütün dillere ve dinlere eşit temsil veya ağırlıklarına göre politik temsil hakkı vererek ya da bunu savunarak demokratik olunabileceğini savunmuş oluyor. Örneğin Rojava bu programın bir uygulaması. Orada Kürtler olarak diğer dillerden dinlerden insanlara, dil ve din kimlikleriyle temsil hakkı veriyorlar politik alanlarda.

Ama demokrasi de, demokratik ulus da, radikal demokrasi de, demokratik cumhuriyet de bu değildir.

Demokrasi’de Kürtlerin ya da herhangi bir başka dilin ya da dinin hiçbir politik anlamı olmaz. Temsiller dilsel veya dinsel kimlikler üzerinden olmaz. Devletin ya da politik olanın dili ya da dini olmaz. Bayrağı herhangi bir dile ya da dine göndermede bulunmaz. Yani Kürtler diğer dinleri ve dilleri tanımaz ve tanıyamaz ve onlara temsil hakkı vermez ve veremez bir demokraside. Demokratik devlet Kürtler de dahil hiçbir dile, dine politik organlarda temsil hakkı vermez veya politik organları buna göre belirlemez. Çünkü devletin dili ve dini olmaz. Herkesin ana dilinde eğitim hakkı olur. Herkes ana dilinde aynı ders kitaplarını okur.

Bu ikisi arasında dağlar kadar fark vardır. Kürt hareketinin önerdiği program geçici bir konjonktürde, örneğin bugün Suriye’de olduğu gibi, bir çözüm sunar gibi görünebilir. Ancak bu gericiliğin güçlenmesini ve uzun vadede, ilk krizde parçalanmayı ve Lübnanlaşmayı getirir veya Türkiye ve Suriye’de olduğu gibi bunu engellemek için güçlü ve baskıcı bir devleti.

Çünkü politik organlarda temsilin dillere ve dinlere göre yapılması, yapısı gereği, kilisenin, caminin veya burjuvazinin gerici milliyetçiliğinin yükselişini getirir. Örneğin okulların ayrılmasını getirir. Çünkü herkes kendi dilinde kendi tarihinin öğrenilmesini talep edecek aksi takdirde baskı altında olacak ve başka dil ve dinlerin tarihinin okutulmasına direnecektir. Yani her dil ve din bir politik birime dönüşür ve bundan her zaman burjuvazi ve diğer en gerici sınıflar karlı çıkar; onların etkisi artar.

Gerçek bir demokraside ise, devletin dili ve dini olmadığından, ama insanların farklı diller ve dinlerde örgütlenmesi bir temel hak da olduğundan; politik anlamı olmayan bir şekilde; çeşitli diller, dinler, kültürler vs. istedikleri gibi örgütlenip birleşebilirler.

Bu temel bir programatik yanlışlığıdır Kürt hareketinin. Ama Kürt hareketinin bugünkü yapısıyla ve HDK ve HDP gibi örgütleriyle kendi programını tartışmaya açacak; onun eleştirilmesine ve belki de değiştirilmesine imkan tanıyacak bir eğilimi ve yapısı görülmemektedir. (Örneğin bu satırların yazarı 2007’den beri bugünkü HDP’nin atası olan örgütler ve girişimlerde, birçok teşebbüste bulunmasına rağmen, tamamen keyfi ve idari önlemlerle (Söz vermeyerek, gündeme alınıp alınmayacağını gündeme almayarak vs.) bu girişimler ve bir alternatif programın gündeme gelip tartışılması engellenmiştir.)

Yani bu programla, Kürt hareketi ne Gezi Hareketi’ni, ne de İşçi Hareketi’ni kapsayamaz, onları kendi bayrağı altında toparlayamaz.

Eğer olmaz olan olur da Kürt hareketinin programındaki gibi bir düzen kurulursa, bu zaten bir süre sonra Lübnanlaşma veya onu engellemek için de bu sefer Esat’ınki gibi ya da şimdiki Türkiye gibi, dil ve din ayrılığı dengelerini gözeten, ama son derece merkezi ve baskıcı bir cihazla sonuçlanır. Yani az gidilir, uz gidilir, bir arpa boyu yol bile gidilemez.

*

Ama bu sorunun olmadığını var sayalım. Var olan örgütlerin yapısına bakalım.

Kürt hareketinin önerdiği örgüt nedir? HDK ve HDP.

Peki, bu örgütler demokratik midir? Demokratik bir yapıları var mıdır?

Hayır.

Bütün kararlar örgütün görünür organlarının dışında örgütler arası görüşmelerle ve dengelere dayanarak alınmaktadır. Yani aslında, programdaki dile, dine göre politik temsilin,  örgütlere göre politik temsil biçiminde bu sefer bizzat örgütün içinde uygulanmaktadır. Kürt hareketi açık arayla en güçlü ve dinamik hareket olduğundan, diğer hareketlerin de gücünü hesap ederek, onlarla görüşmelerle karar vermektedir. Sonra bu kararlar göstermelik ve hiçbir gerçek güce dayanmayan organlardan geçirilerek birer örgütsel karar haline getirilmektedir.

Bunun demokrasi ile falan ilgisi yoktur. Örneğin HDP ve HDK’nın “Kongre” denen mizansenleri, bu yapı ve işleyişin bütün özelliklerini gösterirler. Program akışlarına Gündem denir ve bu “gündemler” örgütler arası ilişkilerle önceden belirlenir. Gelenler de vitrinde demokratik görünüm dekoru olurlar.

Bu durum tıpkı, dillere, dinlere dayanan bir “demokratik özerk”liğin fiilen burjuvazinin ve gerici sınıfların gücünü ve egemenliğini arttırması gibi, HDP ve HDK’yı oluşturan örgütlerin bürokratik yapılarının egemenliğini ve gücünü pekiştirmekte, onları yeniden üretmektedir.

Bir Demokratik Cumhuriyet nasıl dillerin ve dinlerin temsiline son verip, herhangi bir dile ve dine dayanmayan, tam bir eşitliği böyle sağlayan bir yapıda olmak zorundaysa; HDK ve HDP de, örgütsel temsile son vermek, bireysel üyelik temelinde, programın ve tüzüğün kabulü temelinde (Bunların yanlışlıkları ayrı bir sorun burada soyutluyoruz)  en alttan en üste doğru seçimle ve seçilmiş organlara tüm yetkileri vererek bu organları oluşturmak zorundadır.

Yani bugünkü HDP ve HDK yönetimleri üzerinde var oldukları yapıyı öldürmek, parçalamak ve yepyeni bir yapı inşa etmek zorundadır. Bunu göze alabildikleri takdirde, belki kendini yenileyecek ve programını geliştirecek bir dinamizm gösterebilir. Bu olmadığı takdirde, var olan yapıların tersine seleksiyon ile var olan bürokratik yapıları güçlendirmesi veya onları yeniden üretmesi kaçınılmazdır. Yine de böyle bir cesareti göstermeye en yatkın kesim Kürt hareketidir, çünkü hala canlıdır.

Bu önerilen biçim sakın örgütler bu yapıyı etki altına almamaya çalışmalıdır; bu olmadan bir şey olmaz diyenlerin anlayışıyla karıştırılmamalıdır. Örgütler varlıklarını sürdürsünler ve HDK ve HDP’yi etki atına almaya çalışsınlar. Ama HDK ve HDP’nin içindeki taraftarlarının o örgütün demokratik tartışma ve seçimleri aracılığıyla. Bunu yaptıkları ve HDK ve HDP’yi ele geçirmeye çalıştıkları takdirde bir süre sonra, bireysel üyelik, demokratik tartışma ve seçim ortamında oluşmuş organlar o örgütlerin o organları ele geçirmek için çalışan üyelerini ele geçirirler ve bugün “bileşen”leri oluşturan örgütlerde parçalanmalar ve bölünmeler; kopuşlar; eski yapılar güç yitirmeye, kan kaybetmeye başlar.

Küt hareketinin bütün dinamizmine rağmen neden böyle bir adım atma ihtimali azdır?

Böyle bir biçim sadece küçük sosyalist örgütlerin varlığını tehdit etmez; KCK’nin da hem yönlendirmesini güçleşir; hem de bir süre sonra onun üzerinde de benzer bir etki yapar.

Şimdiki biçimde KCK’nin veya Kürt hareketinin işi kolaydır. Her biri güçsüz, Kürt hareketi olmasa yaşayabileceği niş bile bulamayan örgütlere, onların güçleri ve etkilerini gözeterek; fazla bir memnuniyetsizlik yaratmayacak küçük tavizler ve kırıntılar vererek HDK ve HDP’nin bileşenlerini istediği gibi kolayca yönlendirebilir. Ama bireysel üyelik ve demokratik olarak tartışma içinde seçilmiş gerçek güce sahip organlar olduğunda; KCK’nin bu örgütü yönlendirmesi giderek güçleşir. KCK üyeleri de ancak bu örgütün organlarında gerçek liderlik nitelikleri göstererek organlara seçilip bir etki sağlayabilir hale gelirler. Bu da aslında iyidir ve KCK’deki bürokratlaşma eğilimlerine karşı da bir panzehirdir. Ama kolayı varken niye zora gitsin?

Bu nedenle, bugünkü yapısıyla KCK’nin ya da Kürt hareketinin, böyle bir yapısal dönüşümü isteyeceği ve bunun için bastırması çok şüphelidir. Bu kendi gücünün ve etkisinin araçlarına kendi eliyle son vermesi anlamına gelir. Ama böyle bir karar verse, bunu uygulatacak gücü de vardır. Yani KCK istese, bizim önerdiğimiz tarzda bir yapı temelinde her şeyi yeniden kurmak için bugünkü var olan yapıyı baştan aşağı yıkmaya karar verebilir ve bugünkü yapısıyla HDK ve HDP’ye bunu kabul ettirebilir. Ancak bunu yapabileceğine ve yapmak istediğine dair en küçük bir ışık yoktur. bu kaçışını da “bileşenler o zaman kaçar ve buna direnir” diyerek “yerim dar, yer açınca yenim dar” diyen utangaç gelin gibi davranmaktadır.

Politikada her kazanç bir kayıptır. Sorun kimin kazanılmak istendiği ve kimin kaybının göze alındığıdır. Bu bürokratlaşmış küçük örgütleri kaybetmeden bağımsız ve geniş insan kitlesi kazanılamaz. Kaldı ki Örgütler için hiçbir kaçış yolu yoktur dikte edileni kabul edeceklerdir. Yeter ki bu karar verilsin ve cesaretle uygulansın.

*

Haydi, örgütsel yapı sorununu da sorun saymayalım. Bir de kültür ve politik kültür farklarından kaynaklanan sorunlar vardır.

Kültür derken bir politik içeriğe doğrudan denk düşmeyen ama alışkanlıklardan, geleneklerden, özellikle kapitalizm öncesinin kalıntılarından doğan farkları kastediyoruz.

Diyelim ki Kürt hareketi devasa bir cesaret gösterdi, programı değiştirdi; en azından değişmeyle sonuçlanabilecek bir tartışma başlattı. Var olan HDK ve HDP’nin eski yapılarını da havaya uçurup bireysel üyelik temelinde; basit ve sade bir tüzükle demokratik bir tartışma ortamında seçilmiş organlara gerçek yetkileri devretti. Bu yeni program ve yapı Türkiye’nin batısındaki insanlara, Gezi’cilere ve işçilere bir umut verdi ve uzak duranlar yavaş yavaş gelmeye başladılar. Orada da politik kültür farklılığının zorluğu dikilir.

Çok basit bir örnek. Bugün Kürt hareketi içinde Öcalan’ın tartışılması ve eleştirilmesi söz konusu değildir. O “önderlik”tir. “Önderlik Gerçeği” diye özel bir kavramı bile vardır. İşin doğrusu bu güne kadar bu hareketi de bu “önderlik gerçeği” başarıyla yönetmiştir. Ama Öcalan bir tabudur.

İşçi hareketi ile haşır neşir olmuşlar bilir ki, işçiler çok gerçekçi insanlardır, tabular, dokunulmazlıklar vs. tanımazlar. İşçi sınıfı modern bir sınıftır; sadece üretim araçlarından değil; feodal bağlar, alışkanlıklar ve geleneklerden de özgürdür. Elbet işçiler yekpare bir bütün olmadığından toplumsal konumuyla işçi ve ruhsal ve kültürel olarak köylü ve feodal kesimleri de vardır. Ama bunlar her zaman azalma eğilimindedirler ve geçmişin bir kalıntısını temsil ederler. Modern işçi; bir iki kuşak işçi ve şehirli olanlarda bambaşka bir kültür vardır.

Bu özellikler kendisi bizzat işçilerden (ücretlilerden) oluşan Gezi hareketinde de vardır.  Hatta işçilerin daha şehirli ve kültive kesimlerine dayandığı için, bu özellikler çok daha belirgindir. Gezi hareketi bu yana o kadar vurgu yapmaktadır ki, bu onu zaman zaman zaafa bile düşürmektedir.

Ama şu bir gerçektir: bir yanda örneğin Öcalan’ı tartışmayan, onu tabu kabul eden bir politik kültürün; diğer yanda herhangi bir şeyi ya da kişiyi ya da fikri tabu kabul etmemeyi tabu yapmış bir karşı kültür. Bunlar ateş ve su gibidir. Su varsa ateş olmaz ateş varsa su olmaz.

Bu politik kültür HDK ve HDP’de etkili olduğu sürece, güçlü bir etki ve katılım sağlamak umudu neredeyse yoktur. Yani Gezi’yi ve İşçileri kazanmak için Öcalan kendi dokunulmazlığını veya Kürt hareketi Öcalan’ın tabusunu kurban etmek zorundadır. Bunu yapabileceği ise oldukça şüphelidir.

*

Peki bütün bu zorluklara rağmen Kürt Hareketi’nin Batı’da destek bulma şansı var mı?

Var ve kanımızca Kürt hareketi bu tarihsel olasılığı ve olanağı bekliyor.

Politik Konjonktür öyle gelişebilir ki, biricik örgütlü güç olarak Kürt hareketi, laik yaşam tarzındaki şehirlilerin ve Alevilerin can havliyle sarıldıkları tek güç olarak ortada kalabilir.

O zaman bu tabakalarla zaten belli bir iç içelik içinde de bulunan ama belli bir hareketsizlik ve felç de yaşayabilen devlet sınıfları da bunu bir olanak olarak görür ve tarafsız kalabilir veya ağırlıklarını Kürt hareketi tarafına aktarabilirler. Bu durumda PKK ve Öcalan büyük bir destekle iktidar veya iktidar ortağı olabilir.

Ama bu sadece var olan sistemi reforme eder, Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti biçimlerini almış devleti, bir Kürt aşısıyla ve Kürt hareketinin dinamizmiyle canlandırmış olur. Bu dinamizmle Türk-Kürt devletinin etkisi ve egemenlik alanı bütün Kürt bölgelerine yayılabilir. Zaten Türk devleti tam da bu opsiyonu açık tutmak için Öcalan’la görüşmekte, geleceğe yönelik olarak iyi bir yer tutmaya çalışmaktadır.

*

Görüldüğü gibi, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun gerçekten demokratikleşmesi için Kürt hareketinden hareketle yapılacak öngörüler pek umut var görünmüyor.

Peki, Gezi, işçi hareketini ve Kürt hareketini kazanabilir mi?

Gezi yapısal olarak, modernliği ve toplumsal bileşimiyle bunu yapmaya daha uygundur.

Ama onun sorunu da programsızlık, örgütsüzlük, kendini örgütleyebileceği araçlardan yoksunluk; hatta ortak bir dilden (ayni aynı teorik kavramlara dayanma vs.) yoksunluktur.

Sorun öyle derinde ve temeldedir ki, bu sorunların önceliğinde bir birlik yoktur; bütün bunların tartışılacağı bir organ ve dil bile yoktur.

Ama yine de çabalamak gerekiyor.

Sahte hayallere kapılmadan. Hayaller bile kaybedecek bir şeydir.

Sahte hayalleri kaybetmek en büyük kazançtır.

Demir Küçükaydın

 

facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir