İbrahim Sarıkaya: Üretim baskısının yol açtığı cinayet!

Facebooktwittergoogle_plusmail

Yunus Öztürk

Soma’da ne oldu?

Soma’da yaşananlar, ülkemizde uygulanan esnekleştirme ve güvencesizleştirme politikalarının çalışma yaşamını nasıl cehenneme çevirdiğinin bir göstergesi. İş cinayetleri bu politikaların en vahşi sonucu. Türkiye’de her gün ortalama 4 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. Bu demek oluyor ki, ülkemiz her 3 ayda bir Soma katliamını zaten yaşıyor. Her 3 ayda bir yaşadığımız bu katliam, 13 Mayıs’ta, bir gecede yaşanıp suratımıza bir tokat gibi çarpınca afalladık. Tek tek ölen işçiler neana akım medyada konu ediliyor, ne de yüksek siyasetin seçkin ikliminde kendine bir ses bulabiliyordu. Soma bu anlamda kapitalizmin mevcut haliyle, kimsenin kolayca hasıraltı edemeyeceği bir yüzleşmedir. AKP de bu yüzleşmeden korktuğu için, büyük bir cenaze evine dönen ilçeye, siyasetinin sokaktaki teminatı olarak gördüğü çevik kuvvet polisiyle müdahale etti. İlçeye giriş çıkışı yasaklamaya çalıştı. Uzun süre rakamları gizledi. Ama artık çok geç. Soma, “kral çıplak” diye bağıran çocuğun kim bilir kaçıncı haykırışı…

Bütün bunlardan önce, Soma Havzasına dair genel bilgilerle başlarsak… Soma Havzası’nda üretim ne zaman başladı, kim tarafından yapıldı?  

Manisa’ya 90 km uzaklıkta bulunan Soma Havzası’nda kömür üretimi 20. yy’ın ilk yıllarına kadar uzanmaktadır. Bir süre aralarında Yunus Nadi’nin de bulunduğu çeşitli kişiler tarafından işletilen Ocaklar, 1939 yılında Etibank’a devredilmiştir. Etibank 1957 yılında ocakları Türkiye Kömür İşletmeleri’ne (TKİ) devretmiştir.  O günden beri kömür ocaklarını TKİ işletiyor. Fakat 2005 yılında Soma Havzası’nda rödovans sistemine geçildi.

Rödovans sistemi nedir?

Rödovans kelimesi Fransızca kökenlidir ve “bir şeyi kullanmanın karşılığında ödenen vergi” demektir. Bugün rödovans kelimesi daha çok madencilik sektöründe, bir maden sahasının belirli bir süreliğine, alt sözleşme yoluyla bir şirkete belirli bir para karşılığında verilmesi anlamına gelmektedir.

13 Mayıs’ta katliamın gerçekleştiği Eynez’deki sahayı rödovans yoluyla Türkiye Kömür İşletmeleri’nden (TKİ) 2005 yılında kiralayan ilk şirket Park Holding’tir. 2009 yılından beri ise rödovans sahibi şirket AKP ile doğrudan bağları bulunan Soma A.Ş.’dir. Soma A.Ş. rödovans sözleşmesinde TKİ’ye her yıl için belirli bir üretim taahhüdünde bulunmaktadır. Şirket taahhüt edilen üretimi gerçekleştiremediğinde T.K.İ’ye tazminat ödemektedir.

Şu an Soma’da 2 şirket linyit kömürü üretimi yapıyor: İmbat Madencilik A.Ş. ve Soma A.Ş. Demir Export adlı şirket de 1 yıl içerisinde üretime başlayacak. Hali hazırda üretim yapan iki şirketin kazanın gerçekleştiği Eynez’de, Işıkla’da, Ata Bacası’nda ve Geventtepe’de ocakları bulunuyor. Darkale’de bulunan ve sürekli yangınlarla sarsılan ocak ise bir süre önce kapatıldı.

Yani ana işverenin TKİ olduğu bir taşeronluk sistemi. Peki “Soma’da taşeron yok” haberleri nereden çıkıyor?

Olmaz olur mu? Soma A.Ş.’nin kendisi taşeron. Onun dışında, Soma’da “dayıbaşılar”dan oluşan bir de gizli taşeronluk sistemi var.

Dayıbaşı nedir? Kimdir bu insanlar?

Dayıbaşı tabiri genel olarak büyük toprak sahipleri için mevsimlik tarım işçileri bulan kişiye verilen ad. Bu tabir, aynı zamanda madencilikte de kullanılıyor. Dayıbaşılar, kâğıt üzerinde şirkette ustabaşı olarak çalışıyor. Bu kişiler kendi yerel/enformel bağlarını kullanarak şirketlere madenci bulan, işçi simsarları. Bulduğu işçilerin üretim sürecindeki bütün sorumluluğu ve kontrolü dayıbaşılara ait. Dayıbaşılar bunun karşılığında -sözleşmede gözüken ustabaşı maaşına ek olarak- şirketten para alıyor. Zonguldak Taşkömürü Havzası’nda rödovans sahibi şirketlere bağlı olarak çalışan daha ufak taşeronlar var. Bu şirketlere “taşeronun taşeronu” da diyebiliriz. Oysa kendisi TKİ’nin bir taşeronu olan Soma A.Ş.’ye bağlı olarak çalışan “kâğıt üzerinde” hiçbir taşeron yok. “Kâğıt üzerinde” gözükmeyen taşeronlar işte bu dayıbaşılar. Ton başına ücret sisteminin işçiler üzerinde sağladığı baskı ve disiplin mekanizması bu dayıbaşılar üzerinden işliyor.

Çalışma koşulları genel olarak nasıl?

Havza’daki kömürün kırık faylı ve saçaklı yapısı makineli üretimin önünde ciddi engeller oluşturmaktadır. Bu da emek yoğun üretim yapılmasına sebep olmaktadır. Bu durum bir yandan üretim maliyetini artırırken bir yandan da Havza’daki işçi sayısı ve üretim miktarı arasında doğru orantı olmasına sebebiyet vermektedir.

Soma A.Ş. ve İmbat Madencilik A.Ş.’de çalışan işçiler Soma Merkez’e ek olarak, Manisa Kırkağaç’dan, Balıkesir Savaştepe ve Sarıbeyler’den, İzmir Bergama ve Kınık’dan geliyor. İşe yeni başlayan bir madencinin maaşı 1200 TL’den başlıyor ve 1800 TL’ye kadar çıkıyor. Zonguldak Taşkömürü Havzası’nda rastladığımız “ton başına ücret sistemi”- bu da parça başına üretim sisteminin madencesidir-  Soma’da yoktur. İşçiler sabit maaşla çalışmaktadır. İşe yeni başlayan bir işçi sadece 1 günlük eğitim alıyor, bu kâğıt üzerinde ise 1 ay gözüküyor.

İşçiler 3 vardiya çalışıyor, dolayısıyla ocaklarda üretim hiç kesintiye uğramıyor. Her ne kadar 3 vardiya olsa da işçiler hiç bir zaman 8 saat çalışmıyor. İşçiler sadece 8 saat boyunca fiilen kömür çıkarıyor. İş kıyafetlerinin giyilmesi, ocağa inilmesi, kömür çıkarılacak alana ulaşılması vs. için gereken süreleri dâhil ettiğimizde işçilerin çalışma süresi 11-12 saati buluyor. Şirket tarafından işçilere yemek verilmiyor. İşçiler genellikle yumurta ve helvanın muhakkak bulunduğu kumanyalarını evlerinden getiriyor.

İş sözleşmesine göre işçilere her 6 ayda bir verilmesi gereken eldiven, çizme, baret vs. gibi ekipmanların yenilenmesi 9-10 ayı buluyor. Bu süre içerisinde, örneğin, çizmesi yırtılan bir işçi kendi cebinden bir çizme almak zorunda kalıyor.

İşçiler sendikalı mı?

Evet. Soma A.Ş. ve İmbat A.Ş.’de çalışan bütün işçiler Türkiye Maden İşçileri Sendikası üyesi. İşçilerin sendikadan ne bir beklentileri ne de sendikaya dair bir umutları var. İşçilere göre hem Soma A.Ş.’nin hem de İmbat Madencilik A.Ş.’nin sendika yönetimini belirlemeye kadar varan söz hakkı var. 7 sendika üyesinin 4′ünün bu 2 şirketin elemanı gibi çalıştığı herkesin ağzında. İşçiler aylık 60 TL olan sendika aidatını da çok fazla buluyor. İmbat Madencilik A.Ş.’de çalışan işçiler yıllık 4 ton kömür istihkakına sahipken, Soma A.Ş.’deki işçilerin yıllık kömür istihkakı ise 3 ton.

Peki, katliam nasıl oldu?

Oksijenle temas eden kömür ısı açığa çıkarır. Oksitlenme dediğimiz bu olay bir çeşit yanmadır. Kömürün kendiliğinden yanması sonucunda korbondioksit, karbonmonoksit ısı ve nem açığa çıkar. Bunların sürekli takibatının yapılması gerekir. Bu sebeple yer altı maden işletmeleri gaz ölçümü yapan sensörlerle donatılır. Ön bilirkişi raporunda da belirtildiği üzere, azami sınırın 10 kat üzerine çıkan ölçümler yapıldığı halde üretim devam etmiş. Ocaktaki yangın bunun sonucunda gerçekleşiyor.

Dahası, ihtiyaç halinde kullanılacak yaşam odaları da yok. 2010 yılında Şili’de meydana gelen maden kazasında mahsur kalan madenciler, yaşam odaları sayesinde, 69 gün sonra kurtarılmıştı. Ayrıca işçilerin kullandığı maskelerin düzenli bakımı yapılmıyor ve teçhizatları düzenli olarak yenilenmiyor. Dolayısıyla gerekli işçi sağlığı ve iş güvenliği donanımının sağlanmadığını da söyleyebiliriz.

“Cinayet mahalli” Eynez’deki sahayı rödovans yoluyla Türkiye Kömür İşletmeleri’nden (TKİ) kiralayan şirket Soma A.Ş. son 7-8 aydır, rödovans sözleşmesinde belirtilen üretim tonajını yakalayamıyor. Dolayısıyla gizli taşeron dayıbaşılar eliyle, işin ritminin ve yoğunluğunun arttırılmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Ayrıca bir vardiya ocağı terk etmeden diğer vardiya ocağa iniyor. 30 gün olması gereken ve belirli periyotlarla yenilenmesi gereken İSİG eğitimi işçilere yalnızca 1 gün veriliyor. Gerçekleşen kazalar hasıraltı edilmeye çalışılıyor, çoğu zaman kayıt altına dahi alınmıyor.

Hangi birinden bahsedelim ki, bu ocakta yangın olması değil olmaması mucize olurdu!

Denetim ne durumda?

İşçiler denetimin nasıl yapıldığını çok güzel ifade ediyorlar. Denetmenlerin nasıl lüks otellerde ağırlandığını, ocağa dahi girmeden görevlerini nasıl tamamladıkları bütün Soma’nın dilinde. Denetim sorununu da sadece denetmenlerle ilgili tartışmak da doğru olmaz. Elbette denetim görevini yerine getirmeyenler doğrudan sorumludur. Yalnız işin denetim ayağı içinde bulunduğu siyasal ortamdan, yasal çerçeveden bağımsız değil. Örneğin,  6331 sayılı yasaya göre sermaye sahipleri işçi sağlığı iş güvenliği hizmetlerini ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden (OSGB) satın alabilecektir. Bu esasen, işçi sağlığı iş güvenliği sisteminin taşeronlaştırılmasıdır. Murat Özveri’nin yerinde tespitiyle “her OSGB en fazla işyeri bağlamak için kıran kırana rekabet eder. OSGB, rekabette üstünlük için en ucuz, en “nasıl isterseniz öyle olsun” diyerek işverene maliyet getirmeden önlem alıyormuş oyununu oynar.” Evet, aslında bu bir “danışıklı dövüş”tür. 2010 yılında Zonguldak Kozlu’da yaşanan iş cinayetinin ardından Devlet Denetleme Kurulu’nun hazırladığı 600 küsur sayfalık raporda, taşeron ocakların neden kazaları arttırdığı ayrıntılı olarak yer alıyor. Şimdi “kader” diyen siyasa iktidarın bu katliama giden yolu nasıl göz göre göre hazırladığının bir örneği sadece bu.

Aslında sensörlerin olup, da çalışmaması bize çokşey anlatıyor.

Nasıl?

Eğer örgütsüz olursanız –sendikasız demiyorum!– nasıl bir ortamda çalışacağınızı sermaye sahiplerinin “insaf”ına bırakırsınız. Eğer örgütsüz olursanız, sözde denetim yapılır ama denetmenler ocağa dahi girmez. Sağlıklı güvenceli çalışma ortamının tek garantörü sınıf mücadelesidir. Hele maden gibi işçilerin sadece sermayeye karşı değil doğayla da savaşmak zorunda oldukları bir alanda bu mücadele çok çetin geçer.

Timothy Mitchell “Carbon Democracy” adlı çalışmasında 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin, Avrupa’da örgütlü işçi sınıfının belkemiği olan maden işçilerinin örgütlülüğünü kırmak için neler yaptığını detaylarıyla anlatır. Marshall Yardımı’nın hedeflerinden biri de kömürden petrole geçişi sağlayarak bu baş belası örgütlü sınıftan kurtulmaktır. Keza, Thatcher da madencilerin gücüyle, 1974’te Heath Hükümeti’nde Eğitim Bakanı iken tanışmıştı. Heath Hükemeti madencilerin greviyle yıkılmıştı. “Demir Leydi” Başbakan olur olmaz “Yeni İstihdam Yasası”ile sendikaların gücünü kırmaya çalışmıştı. 84’te madenciler Thatcher’a karşı ayaklarında 10 madenci ölmüştü.

Bizde de 1990-91 Büyük Madenci Grevi “Çankaya’nın Şişmanı İşçi Düşmanı”nı korkutmuştu…

Kesinlikle, 1990-91 sürecinde, Ankara’ya yürüyüş başlayınca Bakanlar Kurulu’nu ülkeden kaçıracak bir uçak hazırlatıldığı söylenir. Zonguldak madencisinin örgütlü gücünden Allah gibi korkar devlet! Bundan kurtulmak için de tedrici olarak, emekli işçinin yerine yenisini almayarak bu gücü törpüler. Bir yandan da rödovans sistemiyle üretim sürecini zamansal ve mekânsal olarak parçalayarak örgütlenmenin önüne yeni engeller çıkartır. Türkiye’de toplam kömür üretimi artarken, taşkömürü havzasında üretimin düşmesinin ardında bu korku yatar. (İşçi sayısı ile üretim arasında doğru orantı olduğuna yukarıda değinmiştim.)

Sonuç olarak…

Sonuç olarak, Soma işçisi ocaklara girmeyi reddederek, Maden-İş sendikasından istifa ederek egemenleri afallatmaya devam ediyor. Bunu ne çevik kuvvetle durdurabilirler ne de biber gazıyla. Ne kadar acı da olsa, deneyim birikiyor ve Soma işçisi kendi örgütlenmesinin yolunu kendisi açıyor. Yaslanabilecekleri büyük bir mücadele geleneği de cabası…

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir