Hakikatin Faili, İktidarın Madunu: Entelektüel

Facebooktwittergoogle_plusmail

Çağrı Uluğer

Michel Foucault, 1973 yılında Billancourt’daki Renault fabrikasından militan bir işçi olan Jose’yle yaptığı sohbette Jose’nin entelektüelin, sömürülenlerden gelen ışığı yansıtan bir ayna işlevi gördüğüne yönelik cümlesini “entelektüelin rolünü biraz abartmıyor musun, acaba?” diye cevaplamaktan kendini alamaz. Entelektüelin söz konusu rolü ile ilgili mübalağa, Kıta Avrupası düşüncesinde savaş sonrası dönemde gerçekleşecek düşünsel kırılmalara dek geçerliliğini koruyan hakikatin efendisi, toplumun bilincinin/vicdanının sözcüsü olan “öncü” yani bir nevi “kutsallığa” sahip olduğu düşünülen evrenselin bir taşıyıcısı olan “peygamber entelektüel” modeline yönelik inanca ve bu inancı mümkün kılan yabancılaşma, ideoloji, mutsuz bilinç, gibi kavramlarla anlam bulan teorik perspektiflere dayanmaktaydı. Savaş öncesindeki düşünce, öznellik ve bilgi konusundaki bilgimizi yapılandıran kökeni Platon’a giden ve felsefe tarihi içinde hakikat ve görünüş ya da numenon ve fenomenon gibi değişik biçimler alan ayrımlardan yola çıkarak, öznelliğin belirli bir iktidar sistemi tarafından üretilen yanılsamalarla –ideolojiyle– manipüle edildiğini ve hakikatin bu şekilde görünmez kılındığını ifade eder. Modern sosyal bilimin ya da Marksizmin bu düşüncesi, rasyonalite yoluyla ulaşılabilir olan bilginin, özünde nesnel, nötr (modern sosyal bilim, pozitivizm) ya da özgürleşimci (Marksizm) olduğunu öne sürer. Yani özne rasyonalite yoluyla sahip olduğu bilgiyle özgürleşip, fenomenon’un altında saklı olan hakikate ulaşarak, numenon’un içeriğine vakıf olabilir. Ve nihayetinde bu numenon’u eylem yoluyla değiştirebilir yani öznenin kurucu olabilme imkânı söz konusudur. Bu düşüncenin Marksizm’in tarihsel olarak en öne çıkmış ve  o dönemde tartışılmakta olan yorumu Leninizm için karşılığı bir öncü parti ve partinin ihtiva ettiği entelektüel kadrosunun bilinç taşımasıyla işçi sınıfının kendi ontolojik ayrıcalığı ve öncülüğünün farkına varmasıdır. Gramsci’nin  ifadesiyle “Organik Aydınlar”ın rolü partiye bağlı olarak ürettikleri bilgiyi fenomenon’un yanılsamalı dünyası yani ideoloji tarafından yabancılaştırılan işçi sınıfına taşıyarak hakikati apaçık bir şekilde gözler önüne serebilmekti. Ancak tarihsel ilerlemenin motoru işçi sınıfının öncüsü olan entelektüel nosyonunun sonucu yıkılan burjuvazinin yerine “bürokratik bir burjuvazinin” geçmesi oldu. 1956 yılında Kruşcev raporlarının şok etkisinden sonra “Sosyalizm ya da Barbarlık” grubu üyelerinin çıkardığı “Arguments” dergisinin yazar kadrosu (Edgar Morin, Cornelius Castoriadis, Jean François Lyotard, ve Roland Barthes gibi isimler) kendilerine “Marksizm-sonrası” aydınları adını verir. Artık aydınlar Foucault’nun “komünistoloji” olarak tanıladığı Komünist Partinin Marx’ı kullanma biçimi üzerindeki ipoteğine başkaldırır. “Arguments” dergisinin 1962’de başlangıçtaki söylemlerine ve Marksizme karşı büyük bir hayal kırıklığıyla kapanmasının ardından 1968 Mayısında FKP’nin eylemlerin önüne set çeken ve trajikomik bir biçimde de Gaulle’le aynı konuma düşen tavrı söz konusu kopuşu radikalleştirir. 68 Mayıs’ı, devrimci hareketi, iktidara karşı iktidarı aratmayan bir biçim almış olan kurumsallaşmış Marksist-Leninizm’in boyunduruğundan kurtarmıştır. Başkaldırı, öznelerin kendiliğinden eylemlilikleri içinde olumsallığı ve onun devrimci potansiyelini nasıl keşfedebileceklerini, pratiğin doğru aracı yaratacağını göstermiştir. Foucault’nun deyimiyle, 68 Mayıs’ı, devrimci düşünceyi “iktidara aşık olmuş” olan “siyasi asetikler, hırçın militanlar, teori teröristleri, siyasetin ve siyasi söylemin katışıksız düzenini korumak isteyenler. Devrim bürokratları ve hakikat memurları”[1]nın hareketi boğan “öncülük” hevesinden azad etmiştir. Artık Fransız düşüncesi Marksizmi kendine payanda etmeyi bırakır ve Ali Akay’ın deyimiyle “Tekil Düşünce”ye yönelir. Yaşanan bu paradigma değişimiyle beraber entelektüelin rolüne yönelik yeni bakış açıları doğmuştur. Foucault ve Deleuze’ün L’Arc dergisi için entelektüelin konumu ve rolü üzerine yaptıkları söyleşide konuya yönelik yeni fikirler karşımıza çıkmaktadır. Artık teoriyi mutlak görüp aşkınlaştıran, pratiği, adeta, teoriyi haklı kılmak için kullanan bakış açısının yerine teoriyi “alet çantası” olarak ele alan bir bakış açısının geçişi söz konusudur. Yani pratiğin teoriye tabi kılınmasının yerini teorinin pratiğin emrine verilmesi almıştır. Artık teori “tarihsel bir matematik” öne sürmez, yalnızca pratik için doğru araçlar yaratmayı kendine amaç edinir. Foucault’nun “spesifik entelektüel” deyimi bu yeni teori anlayışının bir sonucudur. Ancak spesifik entelektüel deyiminin aydına yönelik yeni konumlandırmasını anlamak için Foucault’nun arkeoloji ve soybilim yöntemiyle ortaya koyduğu epistemik savları incelemek gerekmekte…

Söylemin -Temsili- Düzeni = Hakikat?

Foucault’nun arkeolojik yöntemi doğru bilginin yöntemini aramanın beyhudeliğine işaret eder. Arkeolojik çözümleme için önemli olan belirli bir çağda bilgi rejimlerinin nasıl kurulduğu yani şeylerin bilgisinin doğru ya da yanlış olarak nasıl kurulduğudur. Foucault’nun yöntemi “bazı ifadelerin doğru bazı ifadelerin yanlış olduğunun tespit edilmesine imkân veren kuralların ne olduğunun araştırılmasıdır.”[2] Foucault dikkatini düşüncemizin çeperlerini görünür kılmaya yönlendirir. Aslında hakikat olmayan ama hakikat işlevi gören söylemlerin nasıl kurulduğuyla ilgilenir. “Foucault için, hakikati aramak, hakikat oyunlarını, belirli bir anda iktidar ilişkilerinin nirengi noktası haline gelen nesnelerin –haklarında doğruyu ya da yanlışı söylemenin belirleyici bir şeyi temsil ettiği nesnelerin– kurulma tarzını, eski durumuna kavuşturmaya çalışmak demektir.”[3]

Bu noktada Foucault’nun “hakikat oyunları” (jeux de verite) kavramı açıklayıcı olacaktır. Foucault için söylem şeyleri “doğru yanlış oyunu”na sokarak belirli bilme biçimlerini bilgi rejimi içinde hiyerarşik olarak alt kısımda konumlandırır. Ve bu şekilde düzenli olarak hakikat etkileri yaratır. Bu hakikat etkileri kurumsal bir yapıyla desteklenir ve hakikatin kuruluşu bu şekilde mümkün olur. Foucault’nun önemli ayrımı bilgi (savoir) ile bilme (connaissance) arasındadır. Bilgi, belirli bir çağın koşullarında kendini bilimsel ya da kurumsal söylemlerle ortaya koyan hiyerarşik anlam bütünleridir. Bilme ise söylem şeklini alamayan ve aslında söylemin kurduğu bilgi rejimleri tarafından hiyerarşik olarak aşağıda konumlandırılan yani dışlanan bilme biçimleridir. Örneğin klasik çağda (17.yy) yavaş yavaş kurulan deliliğin bilgisi, söylemde “akıl hastalığı” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu söylemsel oluşum kendini tımarhane kurumunun doğuşuyla perçinler ve böylece deliliğin kapatılma pratiklerine tabi tutulmasına başlanır. Klasik çağ için delilik olgusunda bilme (connaissance) delinin sahip olduğu bilme biçimlerine tekabül eder. Yani Foucault için söylem, temsil etmeye kalktığı ve aslında hakikat olmayan ifadeleri belli bir bilgi rejimi altında bütünleştirerek hakikati bizzat kurmaktadır. Ancak söylem “tarihsel bir a priori’ye” yani epistemeye bağlıdır. Episteme belirli çağlarda belirli söylemlerin doğuşunu mümkün kılan koşullar bütünüdür. Klasik çağdan önce hakikat oyunlarına tabi tutularak bir bilgi rejiminde konumlandırılmamış olan delilik olgusu ancak klasik çağ’ın epistemesiyle bir hakikat söylemine dönüşebilmiştir. Episteme –yani Foucault’nun soybilim yöntemine geçişiyle beraber “iktidar” olarak kavramsallaştırdığı ilişkiler bütünü- söylemle söylemin temsil etmeye kalktığı şeyler arasında bir bağdaşıklık kurulmasını sağlar. Söylem ve olgular arasında anlamlı bir bağdaşıklık, bir hakikat olduğu varsayımı iktidar tarafından yaratılır ve yeniden üretilir. Soybilim bu noktada hakikat istencinin iktidar istencinden ayrı tutulamayacağını ifade eden Nietzscheci bakış açısından yola çıkar ve söylemin maddi koşullarına yani söylemsel olmayan pratiklere -doğrudan iktidara- yönelir. Soybilim söylem yoluyla kurulan bilginin deneyimselliğe dönüşerek öznelliği nasıl kurduğunu açıklığa kavuşturan bir yöntemdir. “Soybilim projesinin altında yatan şey ne empirizm ne de kelimenin alışıldık anlamında pozitivizmdir: söz konusu olan yerel, süreksiz, diskalifiye olmuş, meşrulaşmamış bilgileri, onları doğru bir bilgi adına, birilerinin elindeki bir bilimin hakları adına süzgeçten geçirecek, bir hiyerarşi içine yerleştirecek, düzenleyecek birleştirici teorik bir merciye karşı harekete geçirmektir. Dolayısıyla soybilimler daha dikkatli ya da daha kesin bir bilim biçimine yapılan pozitivist bir dönüş değildir, soybilimler tam anlamıyla anti-bilimlerdir.”[4] Soybilim hakikat söylemlerinin aslında hakikatı kurduğunu ve hakikatın iktidar ilişkileriyle olan rabıtasını ifşa eder. Foucault İnsan bilimlerinin doğa bilimleri gibi aslında gerçek bir nesneye sahip olmadığını, insan bilimlerinin epistemik kökenlerinin kuşkulu ve kaypak oluşunun insan bilimlerini iktidar ilişkilerine açık kıldığını belirtir. Foucault, moderniteyle birlikte düşüncenin dogmatizmin uykusundan uyanarak antropolojizmin (insan mutlaklaştırmasına dayanan evrenselci indirgemeci açılımlar) uykusuna yattığını ve aslında dünyanın büyüsünün hiç de bozulmadığını yalnızca yeni bir büyünün keyfine kapıldığımızı ifade eder. Hakikat söylemleri indirgemeciliği ve evrenselliğiyle olguları tek bir merkezde toplayarak belirli bilgi rejimleri belirlemekte ve hiyerarşide üst konumda olan bilme biçimlerinin deneyimleriyle öznelliği kurmaktadır. Hakikat yalnızca bir kurgudan ibarettir. Garfinkel’in etnometodolojisiyle Foucaultcu analizi birleştirebilirsek; söylemin düzeni yarattığı hakikat etkileri sonucu öznelliği kurar ve öznellik, belirli bir hakikat söylemi çerçevesinde somutlanan-kısıtlanan deneyimlerin öznesi olmaya alıştığı için hakikati gündelik hayat içerisinde sürekli yeniden üretir. Foucault’nun hakikat, bilgi/iktidar ve öznellik arasında kurduğu bu ilişkisellik Kıta Avrupa’sı düşüncesinde temel bir kırılmaya işaret eder. Kurucu özne nosyonunun yıkılışı… Öznelliğin bir kurulan oluşu Platoncu düşünceyi altüst eder. Foucault, Platon’dan beri bilginin ön gerekliliği olarak ele alınan öznelliğin bir kurgu olduğunu ifade ederek kuşkunun yorumbilgisini kuşkulu hale getirir. Bilgi pozitivistlerin iddia ettiği gibi nesnel ya da Marksistlerin iddia ettiği gibi özgürleşimci değildir. Bilinç hakikati kavramamızı değil, hakikatin içinde var olabilmemizi sağlamaktadır. “Hakikat özgür ruhların ödülü ve uzun yalnızlıkların çocuğu olmadığı gibi, kendilerini özgürleştirmeyi başarmış olanların ayrıcalığı da değildir. Hakikat bu dünyaya ait olan bir şeydir: Hakikat çok sayıda zorlama sayesinde ortaya çıkar. Ve düzenli iktidar etkileri yaratır.”[5] Soybilim insan bilimlerinin hakikat etkilerine karşı söylemin düzeninden dışlanan ya da bilgi rejiminde hiyerarşik olarak altta konumlandırılan yerel, süreksiz, diskalifiye edilmiş bilme biçimlerinin ve bu bilme biçimlerinin işaret ettiği deneyimsellikler alanının imkanlarını gösterir. “Söz konusu olan, hakikati her türlü iktidar sisteminden kurtarmak değil (hakikatin kendisi zaten iktidar olduğuna göre, bir kuruntu olmaktan öteye gitmez bu); hakikatin gücünü şu anda içinde etkili olduğu toplumsal, ekonomik ve kültürel hegemonya biçimlerinden kurtarmaktır.”[6]

Foucault’nun bu teorik girişimi yanlış kavramlarla düşündüğümüzü göstermektedir. İdeoloji kavramı öznenin manipüle edilerek bir hakikati görememesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İdeoloji ve yabancılaşma gibi kavramlar bir tür kurucu özne nosyonuna dayanır. Halbuki Foucault öznenin tam anlamıyla bir kurulan olduğunu ifade etmektedir. İdeoloji kavramı çarpıtılan saf bir insan özü nosyonuna gönderme yapar. Söz konusu edilebilecek herhangi bir insan özü nosyonu tam da iktidarın hakikat söylemlerinden başka bir şey değildir. Foucault için sorun yabancılaşma ya da ideoloji olmaktan çok hakikatin kendisidir. Foucault’nun hakikat, iktidar ve öznellik üzerine bu savları entelektüelin konumuyla ilgili yeni bir perspektif ortaya koyar: “spesifik entelektüel”

Spesifik ya da “Kibirsiz” Entelektüel Bilinç Taşımıyor!

Foucault’nun teorik girişimi, entelektüelin hakikati temsil etmediğini aksine entelektüelin hakikatin üretilmesi konusundaki fail konumunun doğrudan doğruya iktidar süreçlerine hizmet ettiğini açıklığa kavuşturur. Bu noktada entelektüelin hakikati bilen olmaktan çok ontolojik bir böbürlenmeye kapılarak hakikati kendi kendine üreten bir paranoyak olduğu ortaya çıkar. Kendi “yorumunu” hakikat söylemine çevirerek evrensel bir bilincin sözcüsü olmak paranoyak entelektüelin kendi kendine sahneye koyduğu bir tiyatrodan öte değildir. Ve sahne bizzat iktidar tarafından kurulmaktadır. Buna karşın spesifik entelektüel bilgisine vakıf olduğu spesifik alanın içinde üretilen bilgi rejimlerini açıklığa kavuşturmayı görev edinir. Örneğin bir psikiyatri kurumunda çalışan entelektüel içinde bulunduğu kurumsallığın kurulmasına olanak sağlayan hakikat söylemlerini ifşa edebilir. Ve söz konusu hakikat söylemlerinin dışladığı ya da karşı çıkarak kendini kurduğu bilme biçimlerini açıklığa kavuşturmak spesifik entelektüelin amacını oluşturmaktadır. Spesifik entelektüel kendi sahip olduğu erüdisyon (derinlik) yüklü bilgiyi, dışlanan bilme (connaissance) biçimleri için kullanır. Foucault’nun girişimleriyle kurulan “Hapishaneler Üzeri3ne Haberleşme Grubu”nda (GIP) Foucault yalnızca mahkumların kendilerini ifade edebilme hakları için bir aracı yaratmıştır. Burada madunlar adına konuşan onların sözcüsü olan entelektüele karşı madunlara doğru araçları veren onlar adına konuşmaktan ziyade onların konuşmasına olanak sağlayan bir entelektüel söz konusudur. Spesifik entelektüel adalet adamı ya da peygamber değil bir bilgin/uzman modelidir. Kurumsallık içinde sahip olduğu konumla diğer öznelerden çok daha ötede iktidar ile ilişki içindedir ancak bu durum onun stratejik önemini de gösterir. Spesifik entelektüel asla evrensel bir hakikatin sözcüsü olarak kitlelerin öncüsü olma rolüne soyunmaz. O eylem içinde entelektüel olmayan diğer öznelerden ne daha az ne de daha fazla bir öneme sahiptir.

Deleuze, Foucault’nun bize çok temel bir şey öğrettiğini ifade eder: “başkaları adına konuşmanın onursuzluğu”. Gezi Parkının bir çıktısı olan park forumlarının nasıl bir “bilinç taşıyıcıları” istilasına uğradığını ve söz konusu “bilinç taşıyıcıları”nın bilinçlendirmek ve “öncü” olmak hevesiyle halkın doğrudan demokrasi isteğinin nasıl önünü tıkadığını ve eylemi boğduğunu hatırlatmamıza belki gerek var belki de yok. Ancak bizlere nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen iktidara benzer bir biçimde, bilincimizin ne olması gerektiğini ve nasıl bilinçlenmemiz gerektiğini söyleme hakkını kendinde görenlerin, kendilerine iktidar olanağı yaratan bir tür “hakikat satıcıları” oldukları aşikardır. Söz konusu durumu düşündüğümüzde nihayetinde sorarken tereddüte düşmememiz gereken bir soru karşımızda duruyor: “İnsan devrimci bir militan olduğuna inanırken (özellikle o zaman) faşist olmamak için ne yapmalıdır?”[7] Belki de bu soruya verilebilecek muhtemel cevapların arasında öne çıkan cevaplardan biri: “bilinç taşıma” hakkını kendinde görmemeli ve “başkaları adına konuşmanın onursuzluğu”na düşmemeli, olabilir…

[1] Foucault M., Entelektüelin Siyasi İşlevi – Anti-Oedipus’a Önsöz, Çev. Ergüden I. – Akınhay O. – Keskin F., İstanbul, 2000, s.55.

[2] Urhan V., Michel Foucault ve Arkeolojik Çözümleme, Paradigma Yay., İstanbul, 2000, s. 19.

[3] Revel J. Michel Foucault Güncelliğin Bir Ontolojisi, Otonom Yay., Çev. Atakay K., İstanbul, 2005, s.98.

[4] Foucault M. Entelektüelin Siyasi İşlevi Ayrıntı Yay., Çev. Ergüden I. – Akınhay O. – Keskin F., İstanbul, 1994, s. 91.

[5]A.g.e., s. 81.

[6] A.g.e., s. 83.

[7] Foucault M., Entelektüelin Siyasi İşlevi – Anti-Oedipus’a Önsöz, Çev. Ergüden I. – Akınhay O. – Keskin F., İstanbul, 2000 s.55.

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir