Gezi’den Gezi’nin Öncesine Bakmak: Sokağın Belleği

Facebooktwittergoogle_plusmail

Geçtiğimiz ay Dipnot Yayınları’ndan, Sokağın Belleği: 1 Mayıs 1977’den Gezi Direnişine Toplumsal Hareketler ve Kent Mekânı adında derleme bir kitap çıktı. Çerçevesini uzam, bellek ve toplumsal hareketler üzerinden çizen kitap, Türkiye tarihindeki toplumsal mücadelelere ve kitlesel direnişlere olduğu kadar, 21. yüzyılda dünya genelinde boy gösteren eylemlere de odaklanıyor. Bu vesileyle biz de, kitabın yazarlarından Derya Fırat, Bekir Düzcan, Melike Işık Durmaz, Öndercan Muti ve Tuba Emiroğlu ile bir araya gelerek kitapta yer alan makaleler ve Türkiye’nin yakın tarihinde gerçekleşen direniş eylemleri üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Klişe bir soruyla başlayalım. Sokağın Belleği’ni hazırlama fikri ne zaman ve nasıl oluştu?

Bekir Düzcan: Aslında bu kitap Gezi direnişinden neredeyse 2 yıl önce düzenlenen bir kolokyumun sonucunda ortaya çıktı. 20-21 Mayıs 2011 tarihlerinde, İstanbul’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Disiplinler Arası Kültür Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Bellek ve Kültür Sosyolojisi Çalışmaları Derneği (BEKS) tarafından “Kolektif Belleğin İzinde Sokak ve Toplumsal Hareketler”başlıklı bir kolokyum gerçekleştirilmişti. Sokağın Belleği ağırlıklı olarak bu kolokyum sonucunda seçilen bildirilerden hareketle yazılan makalelerden oluşan bir derleme. Kolokyumun düzenlendiği tarihten bu yana geçen zaman içinde Fulya Atacan, kitaptaki yazısına ek olarak Gezi Direnişi sonrasında bir Taksim-Tahrir karşılaştırması kaleme aldı; Ezgi Bakçay Çolak yazısını Gezi Parkı eylemlerinin analizini içerecek biçimde değiştirdi; Derya Fırat ve Tuba Emiroğlu ise kitaba, tarihsel olay, toplumsal hareketler ve kuşak ilişkisini konu alan bir makale ekledi.

Ciddi anlamda bir Gezi Kitaplığı oluşmuş durumda. Sokaklarda sıcak direnişin devam ettiği günlerde ardı arkasına patlayan “Gezi kitapları”na nasıl bakmak gerekiyor sizce? “Sokağın Belleği”, kitaplığın hangi rafında duruyor?

Derya Fırat: Öncelikle bu kitap bir “Gezi kitabı” değil. Şu manada, yani yalnızca Gezi direnişini ele alan makalelerden oluşmuyor. Daha ziyade ,1 Mayıs 1977’den günümüze kadar uzanan bir süreklilik çizgisinde, farklı toplumsal hareketler üzerinde duruyor. Bir bakıma Gezi’den Gezi öncesine bakıyor. Gezinin ardalanını ele alıyor. Bunu da toplumsal hareketler, bellek ve mekân ilişkisi dolayımında inceliyor. Aslında bu kitap, “gezi kitapları”nın aksine bir kopuştan, “radikal bir yeniden” çok, sürekliliğe işaret ediyor ve kitaplığın bellek ile toplumsal hareketler rafları arasında bir yerlerde duruyor.

Tuba Emiroğlu: Evet, toplumsal hareketler arasında bir süreklilik çizgisinin kurulabilmesi oldukça önemli. Zaten yeni toplumsal hareketler adlandırmasına yönelik pek çok eleştiri de buradan kaynaklanıyor. Elbette bugün toplumsal hareketlerin öznesi, repertuarı ve temaları artık oldukça çeşitli ancak yüzlerce yıllık, azımsanamayacak ve göz ardı edilemeyecek bir deneyim mirası da söz konusu toplumsal hareketler konusunda. Bunu Gezi sürecinde de gördük. Forumlar, duvar yazıları dili-üslübu yeni olmakla birlikte 1970’lerden de bildiğimiz eylemler.

Kitapta, ‘kuşak’ kavramının tarihsel ve sosyolojik boyutuna da yer vermişsiniz. Tanımlama meselesi politik bir boyut da içeriyor sanki… Sizce Gezi Parkı gençliğini “Gezi kuşağı” olarak tanımlamak ne derece doğru/yanlış?

Tuba Emiroğlu : Kuşak dediğimiz olgu belirli yapısal değişimlerin oluşmasının ve tarihsel-toplumsal kurucu bir olayın gerçekleşmesinin yanı sıra bu değişimlerin daha az deneyimli olanları, yani gençleri etkilemesi ile ortaya çıkar en basit anlamıyla. Bu anlamıyla Gezi Parkı eylemleri özellikle sürece dâhil olmuş, daha önce bu çapta bir kurucu olayla karşılaşmamış gençleri bir potansiyel kuşağa dönüştürmektedir. Öte yandan, özellikle politik kuşaklara baktığımızda “kuşak adlandırmasının” yapılabilmesi, başka bir ifade ile, potansiyel kuşağın efektif bir kuşağa dönüşmesi daha ziyade bilinç ve bellek ile ilgili bir kavramdır ve söz konusu dönem geçtikten sonra bu gençler ortak bir geçmişe sahip olduklarının bilincine, kendilik bilincine vardıklarında ortaya çıkar. Bu açıdan, Gezi kuşağı potansiyel bir kuşaktır. ‘Gezi kuşağı’ adlandırmasının yapılabilmesi için henüz erken demek daha doğru olur.

‘Kuşak’ üzerinden devam edersek, 68, 78, 80 kuşaklarından “Y” kuşağına geldiğimizde, toplumsal hareketlerin kent mekânıyla ilişkisi nasıl değişti? Toplumsal hareketler bağlamında düşünecek olduğumuzda, kent mekânının farklı toplumsal kuşaklar tarafından kullanımında bir değişim yaşandığını düşünüyor musunuz?

Derya Fırat: Y kuşağı demesek daha iyi. Tuba (Emiroğlu) ile yazdığımız “Gezi Kuşağı’ mı Dediniz? Tarihsel Olay ve Toplumsal Kuşaklar” başlıklı yazılarda tam da bu meseleyi sorunsallaştırmaya çalıştık. Ben 70’li yılların gençlik kuşaklarının yakından bildiği “yaşamı değiştirmek”, ancak temellük edilmiş bir uzam söz konusuysa mümkündür olgusunun bugünkü gençlik kuşakları tarafından bir kez daha yeniden keşfedildiğini düşünüyorum.

Tuba Emiroğlu : Temelde farkın, unutulanın hatırlanması olduğunu düşünüyorum aslında. Şöyle ki, tarihin her döneminde toplumsal hareketler belirli fiziksel ve simgesel uzamlarda vuku bulmuştur. 68 Mayıs’ı dendiğinde dünyanın pek çok yerinde üniversite amfileri ve sokakların akla gelmesi buna örnektir ya da kamusal pek çok alan, protestoların gerçekleştiği mekânlar olmanın yanı sıra protestoların ardından daha kolektif, hatta gündelik yaşam pratiklerinin deneyimlendiği alanlar olmuştur. Türkiye’de ise, 1980 askeri darbesinin belki de en önemli sonucu bu alanların insanların elinden alınmasıdır. Gezi, bu anlamıyla sokakların ve kentin başka pek çok mekânının bizim olduğunu bize hatırlatmıştır. Bu bağlamda, seksen sonrası kuşaklar için kent mekânının bu denli kitlesel bir mücadeleyle anılması bir ilktir. 

Kitapta fiziki/coğrafi uzam, toplumsal uzam ve sembolik uzam kavramları ile ifade bulan bir ayrımdan söz ediliyor. Kavramlar üzerinden gidersek, iktidarın, meseleyi “3-5 ağaç” şeklinde görme konusundaki ısrarı nasıl tercüme edilebilir?

Derya Fırat: Evet uzamı ya da mekânı üç farklı boyutuyla birlikte düşünmek gerekiyor. Bir yanda olayların meydana geldiği maddi boyutuyla, diğer yanda toplumsal aktörlerin eylemleriyle şekillendirdiği ve karşılığında biçim aldığı toplumsal boyutuyla ve son olarak da, tahayyüllerimize gönderme yapan ve mücadelenin belki de damarının geçtiği sembolik boyutuyla. Kitabın giriş metninde bu kavramların tanımlarını uzun uzadıya bulmak mümkün. İktidarın ya da tüm iktidarların olduğu gibi, onlar karşısında mücadele edenlerin de temel meselelerinden biri bu simgesel boyutta saklı.

Melike Işık Durmaz: Taksim konusuna baktığımızda, meydanın kuruluşundan bugüne, değişen iktidar yapılarına göre hem fiziksel anlamda sürekli dönüştüğünü hem de mücadele halindeki güçlerin bu dönüşümde kendilerini var edebilmek adına burayı farklı biçimlerde sahiplendiğini görüyoruz. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri bu meydan hep simge değeri taşımış. Planlar yapılmış ve yeniden yeniden düzenlenmiş. Taksim’de olan biten hiçbir şey 3-5 ağaç meselesi olmamış hiçbir zaman. Ne Kışla yapılırken ne Atatürk anıtı dikilirken… İktidarlar daima mekânı denetim altına alarak iktidarlarını kuruyorlar. Rant boyutu var elbette meydanın yaşadığı dönüşümün, ama ranttan öte simgesel bir mücadele de var.

Kitapta en sık başvurulan kavramlardan bir tanesi sanıyorum “bellek mekânları” ifadesi. Tam olarak ne anlama geliyor bu kavram? Diyarbakır cezaevinin, ‘İnsan Hakları Müzesi’ne dönüştürülmek yerine kapatılması, Madımak Oteli’nin ’Utanç Müzesi’ yerine Bilim ve Kültür Merkezi’ne çevrilmesine karşılık, sokak isimlerinin, örneğin Ergenekon Caddesi’nin Hrant Dink Caddesi, Baysungur Sokak’ın Konstantin Sokağı, Kurtuluş Caddesi’nin Tatavla Caddesi olarak değiştirilmesi gibi örnekler de var. Bu ve benzeri eylemleri, farklı tarafların bellek mekânları üzerindeki iktidar mücadelesi olarak okumak mümkün mü?

Derya Fırat: “Bellek Mekânları” Fransız tarihçi Pierre Nora’nın sosyal bilimler literatürüne kazandırdığı bir kavram. Bellek mekânlarını “kalıntılar”, “yaşayan hafızanın suları çekildiğinde kıyıda kalan deniz kabukları” olarak tanımlayabiliriz. Maddi, somut, coğrafi olandan, soyut entelektüel açıdan oluşturulmuş olana kadar birçok şeyi kapsayabilir bellek mekânları. Örneğin bugün,“15-16 Haziran”, “16 Mart”, “4’ler”, “Beyaz Renault”, “Deniz Gezmiş”, “Erdal Eren”, “Fatsa”, “Kemal Türkler”, “Kızıldere”, “Mahir Çayan”, “Parka”, “Tariş”, Türkiye’de sosyalist hareketlerin bellek mekânı olarak gösterilebilir. Bellek mekânlarının işlevi zamanı durdurmak, unutma işini engellemek, nesnelerin durumunu sabitlemek, ölümü ölümsüzleştirmek, soyut olanı göstergelerin en azı içinde anlamın en çoğunu kapsayacak şekilde somutlaştırmaktır. Bu kavramdan hareketle, Öndercan Muti ile birlikte 1980 Darbesinin belleklere kazıdığı mekânları ele aldık. Bunlar: “Sokak”, “1 Mayıs 1977 Taksim Meydanı” ve Diyarbakır Cezaevi. Sokağın,  siyasal mücadelelerin kentsel uzamı olarak tüm Türkiye toplumunu kesen bir bellek mekânı, “1 Mayıs 1977 Taksim” sosyalist mücadelenin tahayyülünde imgesel bir mekân, tüm Türkiye sol hareketleri için ortak bir bellek mekânı, Diyarbakır Cezaevi 1980-1984’ün ise Türkiye’de Kürt halkının bellek mekânını oluşturduğunu ortaya koymaya çalıştık. Bugün Gezi direnişinde de gösterdiği gibi, Taksim Meydanı, iktidara karşı bir belleğin uzamsal, zamansal çerçevesini kurmaktadır. Taksim Meydanı toplumsal tahayyülde bir direniş mekânı, sembolik düzlemde ise iktidara karşı söz almanın kamusal uzamını oluşturuyor.

Öndercan Muti: Kaldı ki, ne Türkiye’de ne de dünyada halkların, emekçilerin, yoksulların, kadınların, kısacası ezilenlerin kendi sözlerini söyleme ve birleşme, bütünleşme mekânı olarak sokakların tartışma, hatta mücadele konusu olması yeni bir durum değil. Keza meydanlar da mücadelenin ve hatta devrimlerin olduğu kadar acıların da ortaklaştığı, anıların biriktiği ve cisimleştiği yerler olagelmiş. Diyarbakır Cezaevi, Ergenekon Caddesi, Kurtuluş Caddesi… Esasen bu mekânlar farklı zamanlarda farklı grupları hedef alan devlet şiddetinin ve terörünün de mekânları. Bu şiddet ve terör ya doğrudan buralarda gerçekleşmiş ya da bu pratikleri hatırlatıyor. Yani acıların, kayıpların deneyimi buralarda yazılı. Mekânlar, mekân isimleri üzerinden yürütülen bellek mücadeleleri bu acıları, bu kayıpları ve en önemlisi devlet terörünü de unutmama ve unutturmama mücadelesi. Kayıplarının peşini bırakmadan, acılarını ve belleklerini canlı tutarak muktedirlerin ‘resmi’ tarihine karşı olana bitene dair alternatif ve kolektif bir anlatı oluşturma mücadelesi.

Her yıl nisan ayının son iki haftasının gündemi oluşturan, “hükümet 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına izin verecek mi?” sorusunun yanıtı bu sene de sert oldu.  Bülent Arınç, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, İstanbul Valiliği’nin aldığı kararlarda Taksim’in ayrılan bir alan olmadığı çok açıktır.” sözlerinin ardından, Başbakanın da,  “Taksim’den umudunuzu kesin… Devletle gerilime girmeyin… Sendika başkanı burası bizim kutsalımızdır diyor. Lafa bak ya. Nasıl bir kutsalsa…” gibi cümleler sarf ettiğini ve sendikalara, Yenikapı ile Maltepe’yi işaret ettiğini görüyoruz. Hükümetteki bu Taksim fobisini nasıl yorumlayabiliriz? 1 Mayıs’ın Taksim’den kopartılması ne anlama geliyor işçi sınıfı açısından? Hükümet bellek “sıfırlamaya” mı çalışıyor?

Öndercan Muti: 1 Mayıs törenleri tam 52 yıllık bir mücadelenin sonunda 1976’da ilk defa kitlesel olarak Taksim Meydanı’nda kutlandı. 1 sene sonra, 1977 yılında ise muazzam bir katılım gerçekleşti. 70’lerin sosyalist mücadelesinin yoğunluğuyla koşut gerçekleşen bu kitleselliğe devletin verdiği yanıtı hepimiz biliyoruz. Fakat 1977 1 Mayıs’ına ait anılar yalnızca bu katliamla sınırlı değil. O güne dair anlatıların büyük bir çoğunluğu meydandaki hareketlilikle, meydanı doldurmanın, inanılmaz bir kalabalıkla meydanda var olmanın verdiği coşkuyla ilgili. Ardından yine 30 yılı aşkın sürelik bir mücadelenin ardından 1 Mayıs’ın adresi yeniden Taksim Meydanı oldu ve bu sefer meydanda bulunmanın, iktidara karşı söz almanın ve muhalif bir birlikteliğin tadını genç kuşaklar da tatmış oldu. Aslında böylece Taksim yalnızca belirli bir kuşağın ya da belirli siyasal hareketlerin bellek mekânı olmaktan çıkıp topyekûn bir ‘direniş mekânı’ payesini kazandı. Bunun en önemli emaresi Gezi’de AKM’nin 77 1 Mayıs’ını hatırlatacak şekilde pankartlarla düzenlenmesiydi. Bunun yanında muhalif bir duruşla bu meydanda bulunmuş, orada söz söylemiş her kuşak yine aynı mekânda polis eliyle devlet terörünü de deneyimledi. Taksim artık hem toplumsal mücadele bakımından bir bellek mekânı hem de bir direniş mekânı. İktidarın bu alanı toplumun elinden almaya kalkışmasının temel nedeni de burada yatıyor.

Melike Işık Durmaz: AyrıcaTaksim’le ilgili güncel tartışmaları düşündüğümüzde bu yılki söylemlerin önceliklerden bir anlamıyla farklı olduğunu söyleyebiliriz. İktidarlar her zaman Taksim’den korkuyor, sendikalar her zaman 77’nin sorumlularının bulunması talebiyle Taksim’e çıkmak istiyor; ama bu sefer bir “kutsallık” meselesi gündeme geldi. DİSK’in “Taksim bizim kutsalımız” sözü aslında bellek savaşında başka bir boyuta gelindiğini gösteriyor. Buranın bir bellek mekânı olduğunun, sadece mücadelenin görünürlük kazanmasının ötesinde bir önemi olduğunun ilan edilmesi gibi… ‘Kutsal’, sorgulanmayan anlamına gelir; ama buradaki kutsal sözcüğünü bu anlamda ele almamak lazım sanırım. Taksim’in daimi mücadele uzamı olduğunun bir ifadesi olarak okunabilir. Üstelik bu sene hem 77’nin ve sosyalistlerin, ama daha güncel olarak da Gezi’nin belleği işin içine giriyor. Yani iktidarın söylediğinin tersine, toplumsal tahayyülde ve belleklerde Taksim tam da “1 Mayıs Meydanı”.

80 Darbesi’yle birlikte sokak, siyasetten radikal bir biçimde ‘arındırılmıştı’. Kitapta bu kopuş, “Siyasal alanın bu yeniden düzenlenişi, siyasi hareketlerin kamusal alanla ve özellikle de sokakla bağlarını depolitizasyon sürecine yol açtı.” şeklinde ifade ediliyor. AKP iktidarı süresince yaşanan Tekel direnişi, kentsel dönüşüm ve HES karşıtı mücadeleler, Emek Sineması eylemleri, Gezi direnişi gibi örneklere bakarak tersine dönen bir süreç yaşandığından bahsedilebilir mi?

Bekir Düzcan: Evet böyle bir süreç yaşanıyor haklısın. Kentsel tahakküm karşısında sokak ihlali, yenme kudretine sahip olsun olmasın hemen her zaman estetize olma ve tüm zamanlara hükmetme potansiyeline sahip. Sokağın “bellek şantiyeleri”nde bir direniş mekânı olarak anımsanır hale gelmesi de, tıpkı Gezi’de olduğu gibi, sokağın “zayıfın sanatı” olarak hafızalara, kuşaklara ve zamanlara yayılmasını tesis edecektir.

Derya Fırat: Zaten bizim kitapta da, ilk beş yazıdan sonra kitapta yer alan makaleler tam da bahsettiğin tersine dönen ve yolu Gezi’ye çıkan süreci inceliyor. Örnek vermek gerekirse: Neşe Voyvoda, 12 Eylül 1980 askeri darbesini takiben ortaya çıkan en büyük işçi eylemi olarak tarihe geçen, 1989 yılındaki Bahar Eylemleri’ni inceliyor. Berna Ekal’ın, “Geceleri de, Sokakları da, Meydanları da Terk Etmiyoruz: Türkiye’de Sokak ve Feminist Hareket” başlıklı yazısında 17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda gerçekleşen “Dayağa Karşı Yürüyüş”den itibaren feminist hareketin sokak eylemliliğini ele alıyor. Gizem Aksümer, “Hak Arayışında Hatırlamanın Rolü: Kentsel Dönüşüm Karşıtı Mahalle Hareketleri ve Mücadele Belleği” başlıklı makalesinde, kentsel dönüşüm karşıtı hareketleri ele alıyor.

“Sokağın Belleği”, yalnızca Türkiye’deki toplumsal hareketleri değil, dünya genelinde gerçekleşen yakın tarihli hareketlere, örneğin Gezi Direnişi ile birlikte ismi en çok anılan kitlesel direniş örnekleri olan Ortadoğu’daki isyanlar ve ‘Occupy’ hareketlerine dair de bir bakış sunuyor. Peki, gösterilerin niteliği, protesto biçimleri, isyanın gelişme süreci açısından bakıldığında bu hareketler ile Gezi arasında bir paralellik kurmak mümkün mü? 20. yüzyıldaki halk ayaklanmalarının taşıdığı benzerliğe nasıl yaklaşmak lazım?

Tuba Emiroğlu: Occupy hareketleri, Ortadoğu’daki isyanlar ve Gezi direnişi gibi, yaşadığımız yüzyıla damgasını vuran toplumsal hareketler arasında paralellikler yakalamak elbette mümkün. Gerek sosyal medyanın yaygın kullanımı gerek eylem repertuarlarındaki ortaklıklar göz ardı edilemez. Ancak bu hareketlerin benzerlikleri kadar farklıkları da olduğunu akılda tutmak ve indirgemeci bir yaklaşımdan kaçınarak söz konusu hareketleri kendi özgünlükleri bağlamında analiz etmek oldukça elzem; çünkü özellikle iktidar karşısındaki konumları ve talepleri bağlamında bu hareketlerin pek çok fark barındırdığı aşikâr. Evet, Gezi eylemlerinde de Occupy’da olduğu gibi sembolik bir mekânın işgali söz konusuydu ve iki eylemin de katılımcılarının sosyo-ekonomik profilleri  benzerlik göstermekte, ancak Gezi eylemleri ekonomik eşitlik talebinin yanı sıra, hatta zaman zaman daha çok, maruz kalınan anti-demokratik uygulamalara yönelik de bir protestodur. Ortadoğu’daki eylemlere ve Gezi eylemlerine birlikte baktığımızda ikisinde de bireysel katılımın yüksek olmasının Gezi’yle en temel benzerlik olduğu söylenebilir; ama talepleri incelendiğinde söz konusu eylemlerin farklar içerdikleri ortaya çıkacaktır. Özellikle kitapta yer alan Fulya Atacan’ın Taksim-Tahrir karşılaştırmasını içeren yazısı bu farkları ortaya koyması açısından çok önemli.

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir