Can Atalay: Türkiye bu kadar hukuksuzluğu kaldıramaz

Facebooktwittergoogle_plusmail

Aslı Sarıoğlu

28 Haziran’da “üç ağacın kesilmesiyle” başlayan Gezi süreci farklı boyutlarıyla yaşamımızın her hücresinde devam ediyor. O tarihlerde “kent bizim” diyerek sahiplendiğimiz Gezi Parkı ve o ağaçların gölgesindeki haklarımız, şimdilerde yaşam hakkı olarak savunulmakta. Kent hakkı ile başlayan bu sürecin bir de hukuksal boyutu var. Can Atalay’ın “birilerinin bahşettiği bir şey olmanın ötesinde insanlığın yüzyıllar boyunca sürdürdüğü mücadelenin kazanımları” olarak tarif ettiği haklarımız çerçevesinde de bir mücadele devam etmekte. Bu nedenle biz de gelinen aşamanın hukuki boyutlarını Taksim Dayanışması ve Mimarlar Odası Avukatlarından Can Atalay’a sorduk.

Şimdi öncelikle Taksim Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’yla ilgili davaları ve dava süreçlerini anlatabilir misiniz? Nasıl gelişti, neler oldu?

Özet halinde anlatmaya çalışayım. Taksim Meydanı’nı ilgilendirir davaları esas olarak 4 ana grup altında toplayabiliriz. Birincisi 2009’da Beyoğlu 1/5000 ölçekli koruma amaçlı nazım imar planına açılan davalar. İkincisi 2011’de Taksim Meydanı  Yayalaştırma Projesi’ne ilişkin 1/5000 ve 1/1000 ölçekli koruma amaçlı nazım ve uygulama imar planlarına açılan davalar. Üçüncüsü Yüksek Kurul kararının iptali ile ilgili açılan davalar. Dördüncüsü de Ekim 2011 tarihli kurul kararının iptali istemiyle açılanlar.

Şimdi bilindiği üzere kentsel SİT alanlarının, yani sadece belli bir bina açısından değil, kentin belli bir parçasının bütünü açısından değer taşıyan, korunması gereken yerlerle ilgili imar planlarının ayrıca uyması gereken kurallar var. Beyoğlu’nu koruma amaçlı nazım imar planı bu açıdan bir dizi eksiği olan, kendi içinde de bir bütünlük arz etmeyen, örneğin Tarlabaşı’yla ilgili olarak sadece 5366 sayılı yasanın uygulamasıyla yetinilebilir diyen, Bedrettin Mahallesini benzer kapsamda değerlendiren, Galata’yla ilgili, Galata’nın bütünüyle ilgili, turizm alanı olmasıyla nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından imar planı yapılır diyen, Perşembe Pazarı’yla da ilgili hiçbir hüküm içermeyen, Salı Pazarı ile ilgili hiçbir hüküm içermeyen falan filan bir dizi hüküm var. Fakat bu planın içerisinde Taksim Meydanı ve Taksim Gezisi’ni görüyorduk, Taksim’le ilgili hükümler içeriyordu. Plan notlarında yanlış hatırlamıyorsam bir Topçu Kışlası’ndan bahsediliyormuş ama onun bir önemi yoktu çünkü Gezi Parkı park olarak, yeşil alan olarak korunmaya devam ediliyordu. Şimdi, yayalaştırma projesine ilişkin imar planı ise bir garabet olarak ortaya çıktı. Plandan çok kısa bir süre sonra, toplam 2 kilometrekarelik kadar bir alanı Beyoğlu kentsel SİT’i içerisinden ayırdı idare…

Ne kadar bir bölüm ayırdı idare?

2 kilometrekare kadar olduğunu tahmin ediyorum, bu alanı Beyoğlu kentsel SİT bütünlüğünden ayırdı, ki Beyoğlu kentsel SİT’in orta yeridir, buradan ayırdı ve esas olarak iki başlık halinde özetleyebileceğimiz şeyler öngördü. Bir tanesi Cumhuriyet Caddesi’nin Tarlabaşı aksında da, Sıraselviler aksında da, Mete Caddesi aksında da battı-çıktılarla, karayolu dalış tünelleriyle trafiği rahatlatmayı öngörüyordu. Birinci öngördüğü şey buydu. İkincisi de Taksim Gezisi’nde bir yapılaşma öngörüyordu, Taksim Gezisi’nin yeşil alan fonksiyonundan çıkartılmasına ilişkin hükümler içeriyordu. İkinci öngördüğü şey de buydu. Şimdi birinci maddeye tekrar dönersek, birle ilgili ne oldu? 2009 oranlı Beyoğlu kentsel SİT planı konumuzu bu kadar doğrudan etkilemese de geçtiğimiz sonbahar, yani 2013 sonbaharı itibariyle alınan imar planı kararı mahalle derneklerinin açtığı davada iptal edildi, iptaline karar verildi.

İki, o bölgede yapılan dalış tünellerinin, karayolu tünellerinin dayanağı olan ve Gezi Parkı’na Topçu Kışlası ve AVM yapılmasının önünü açan, parkın yeşil alan fonksiyonundan çıkartılmasını öngören imar planı da iptal edildi. İmar planı iptaline ilişkin karar zaten 3 Temmuz’da UYAP portalına düşmüştü, 8 Temmuz’da da bize tebliğ edilmişti, bunu da kamuoyuna aynı gün duyurmuştuk. Onun dışında da Yüksek Kurul kararından bahsettim. Yüksek Kurul kararı da aslında bir garabettir çünkü geçtiğimiz yıl, yani 2013 yılının Ocak ayında İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu önüne gelen Topçu Kışlası adı verilen avam projeyi reddetti, yeterli bilgi ve belge bulunmadığı gerekçesiyle. Başbakan, yani kendisini Türkiye’nin belediye başkanı sanan ya da Türkiye’nin her şeyi sanan zat yine bir salı günkü grup toplantısında “madem reddettiler, biz de reddi reddeceğiz, talimat verdik, yapılacak” dedikten hemen sonra Koruma Yüksek Kurulu adı verilen, bileşimi çok kısa önce tamamıyla değiştirilmiş bir yüksek kurul, İstanbul 2 Numaralı Kurulunun “nihayetinde bizde belge yok, biz bunun varlığını ya da yokluğunu nasıl tespit edeceğiz, yani gerçeğe uygun olup olmadığını nasıl tespit edeceğiz, elimizde belge yok” dediği Topçu Kışlası’na ilişkin avam projeyi uygun buldu. Bunun için de açılmış pek çok dava vardı. Bu davaların geldiği aşamayı özetlemek gerekirse Taksim Gezi Parkı’nı Koruma ve Güzelleştirme Derneğinin açtığı davayı, bu 31 Mayıs’ta durdurulmasına karar verilen dosya, yerel mahkeme reddetti. Çok ilginç bir ret kararıdır, Taksim Gezi Parkı’nı Koruma ve Güzelleştirme Derneği’ndekiler, alınan ret kararını yani davanın reddine ilişkin kararı da temyiz ettiler bakalım sonucu ne olacak.

Mimarlar Odası’nın konuyla ilgili açtığı davayı, ehliyet yokluğu olarak adlandırdığımız, “siz kimsiniz, nasıl dava açarsınız” diye gündelik Türkçeye çevirebileceğimiz bir kararla İstanbul 4. İdare Mahkemesi reddetti, temyiz ettik, Danıştay “saçmalamayın, Mimarlar Odası’nın bu tür konularda dava açabileceği kuşkusuzdur” diyerek bu kararı bozdu, dosyayı yerel mahkemeye yolladı. Henüz buna ilişkin bir karar verilmedi.

Dördüncü grupta, Ekim 2012 galiba yanlış hatırlamıyorsam, 2012 tarihli Kurul kararı, o Kurul kararı da başka bir garabettir zaten. O Kurul kararı der ki, “daha önceden ilgili imar planı yapılmıştı, Mete Caddesi’nde battı-çıktı öngören, Sıraselviler’de battı-çıktı öngören bir imar planı vardı ama bu böyle olmaz, tamam Tarlabaşı’nda, Cumhuriyet Caddesi aksında battı-çıktı olsun ama, biz diğer  battı-çıktıları iptal ediyoruz”. Bu da bir garabettir. Kurul kararının Tarlabaşı Cumhuriyet Caddesi aksıyla ilgili hükümlerinin iptali istemiyle ilgili Mimarlar Odası dava açtı. Bu davanın da keşfi 2 Mayıs tarihinde yapıldı, sonucu bekliyoruz.

Hülasası, okuyucu için yine karışık gelecektir ama, hülasası Taksim Meydanı’nın meydan olarak kalmasını sağlayacak ve onun ayrılmaz parçası olan, hukuken de ayrılmaz bir parçası olan Taksim Gezisi’nin yeşil alan olarak, müşterek, kamusal bir yeşil alan olarak kalmasını sağlayacak karar İstanbul 1. İdare Mahkemesinin Taksim yayalaştırma projesine ilişkin 1/5000 ve 1/1000 ölçekli planlarının iptaline ilişkin kararıdır. Dolayısıyla şu an itibariyle Taksim Gezisi’ne, Taksim Gezi Parkı’na çivi bile çakamazlar, herhangi bir işlem altında oraya yapılaşma öngöremezler. Fakat soru şu: Orada bir köprü vardı, parkın iki yakasını birbirine bağlayan bu köprü kaldırıldı. Bu köprüyü ne zaman geri koyacaklar? Ne zaman geri konulması sağlanacak. İkincisi de bu battı-çıktıların akıbeti ne olacak? Kadir Topbaş “hizmeti yaptık, bundan geri dönüş olmaz, ne yapacağım toprakla mı dolduracağım tünelleri” diyor, ben şöyle söyleyeyim, Türkiye kapitalizmi dahi bu örnekte olmasa da, başka bir örnekte bu kadar hukuksuzluğu kaldıramaz, taş olsa çatlar, davalarla ilgili aşama esas olarak budur.

Gezi sürecinden sonra Taksim Dayanışması’na açılan davalar ne durumdadır?

Taksim Dayanışması davası olarak bilinen davayla ilgili olarak, bu davada da 26 kişi çeşitli suçlardan yargılanıyor. Bunlardan beşi örgüt kurma iddiasıyla da yargılanıyor. Burada da bir garabetten bahsedebiliriz, işte toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etmek, aralarında kamu malına zarar vermekten yargılananlar var, aralarında polise direnmekten yargılananlar da var, ama sonuç olarak o dosyada da dağın fare doğurduğunu söylemek mümkündür.

Peki Gezi sürecinde öldürülenlerin davaları ne durumda, bildiğim kadarıyla onları da takip ediyorsun?

Çocuklarla ilgili olarak ise bilindiği gibi, Ali İsmail Korkmaz’la ilgili dosyayı Eskişehir’de kamu görevlileri bir hokus pokusla, el çabukluğu marifet numarasıyla ortadan kaybetmeye çalıştılar ama Eskişehir’deki muhalefetin ve gazetecilerin esaslı bir direnmesiyle bilgiye, habere ulaşma ve haberi, bilgiyi bütün yurttaşlarla paylaşma konusundaki ısrarıyla dava açıldı. Tutuklu polis memurları var, tutuklu sivil kişiler var, tutukluluk halleri devam ediyor, geçtiğimiz hafta 12 Mayıs duruşmasında da tutukluluk halleri devam etti. Bundan sonra 14 Temmuz’da bir duruşma daha olacak. Mehmet Ayvalıtaş’la ilgili duruşma ise yarın.

Bu arada görüntüler çıktı, ceza alacaklardır…

Almaları gerekir. Ama ceza alınana ve ceza Yargıtay’da onana kadar ben kesinlik ifade eden bir cümle kurmam, memlekette yargıda nelerle karşılaştığımızı herkes biliyor, dolayısıyla ceza alsınlar, bu cezaları Yargıtay tarafından onansın, ancak ondan sonra konuşabiliriz.

Mehmet Ayvalıtaş’la ilgili, Mehmet Ayvalıtaş’ın öldürülmesiyle ilgili dosyanın Şubat’taki duruşması oldukça sıkıntılı geçti, ondan sonraki duruşma 21 mayıs 2014’te Kartal Adliyesinde. O dosya da devam ediyor, yarın diğer sanık taksi şoförü var, o dinlenecek, fakat bu dosya açısından hepimizin utanması gereken, mahcubiyet hissetmemiz gereken bir durum var. Duruşmanın kapısında şiddet görmesi nedeniyle de acısı katlanan bir kadın, bir anne, Fadime Ayvalıtaş, kalp krizi geçirdi, hayatını kaybetti, çok genç bir yaşta, 44 yaşındaydı yanlış hatırlamıyorsam, dolayısıyla Mehmet Ayvalıtaş dosyasına daha fazla sahip çıkmak, daha fazla bu dosyanın gereklerini yerine getirmek gerekir herkes açısından.

Diğer dosya Ethem Sarısülük dosyası, 26 mayıs 2014’te Ankara’da duruşması, bu duruşma önemli, çünkü artık sanığın dinlenmesi ile ilgili çeşitli aşamalar geçti, biliyorsunuz duruşma salonunun kapısında da, hemen önünde de insanlara çok fazla şiddet uyguladılar, dolayısıyla Ethem Sarısülük dosyasının da dikkatli takip edilmesi gerekir.

Şimdi onun dışında, Abdullah Cömert dosyasıyla ilgili duruşma, dava açıldı, 4 Temmuz’da Antakya’da duruşması var. Fakat Ahmet Atakan’la ilgili olarak, Berkin Elvan’la ilgili olarak, Medeni Yıldırım’la ilgili olarak henüz bildiğimiz bir iddianame yok. Daha da kötüsü Mehmet İstif’le ilgili olarak ne yapılacağı bilinmiyor, geçen hafta kaybettiğimiz arkadaşımız, tam birinci haftasındayız, Mehmet İstif dosyası ile ilgili ne olacağı şu an itibariyle bilinmiyor. Daha da kötüsü insanların sadece ölmesi mi gerekir, yani dokuz bine yakın yaralı var, binin üzerinde kafa travması var, bu binlerce dava açılmış olmasını gerektirir, şu ana kadar bildiğimiz polisle ilgili açılmış hatırı sayılır dava yok, ölümlü olaylar dışında… Benim şahsen gerçekleştirdiğim suç duyuları var, bu suç duyurularıyla ilgili hiç ses yok. Dolayısıyla bu açıdan bir cezasızlıkla, cezasızlığın savunulmasıyla, cezasızlığın mutlaka yerine getirilmeye çalışılmasıyla karşı karşıyayız. Başta başbakan olmak üzere mevcut siyasi iktidar, mevcut egemen blok bu konuda çok ısrarlı, durum bu.

Yani hemen hemen söyledin zaten, açıkladın, hem projeler, Taksim’in yayalaştırılma projeleriyle ilgili ve diğer davalarla ilgili… Hukukun zaten sınırlarının dışına çıkmış durumdalar, mesela Taksim Gezi’ye şu anda çivi çakamazlar dedin, başka bir adım atacaklar mıdır, öyle bir ihtimal var mıdır, hukukun dışını zorluyorlar çünkü…

Zorluyorlar. Peyzaj projesiyle ilgili bir proje vardı ellerinde fakat imar planı olmadan peyzaj projesi yapamazlardı, meydanlıktan çıkarmak için her türlü yola teşebbüs edebiliyorlar. Gerçekten pek çok şey yapabilirler, yaptılar, örneğin şu an Park Otel Bosphorus olarak bilinen otel inşaatının, imar planını değil ruhsatı iptal ettiler. Uygulanmıyor. Pek çok mahkeme kararı uygulanmıyor. Fakat burayla ilgili olarak şöyle bir durum var, artık bir simge ve herhangi bir mahkeme kararı korumuyor Taksim Meydanı’nı, Taksim Gezisi’ni…  Berkin Elvan’dır orayı koruyan, Mehmet Ayvalıtaş’tır, Fadime Ayvalıtaş’ın gözleridir, o acı dolu, acıdan giden gözleridir… Dolayısıyla hukukun ne kadar önemli olduğunu görmüş olabiliriz ama bence aslında ne kadar önemsiz olduğuna vurgu yapmamız gerekir, esas olanın bizim kendi mücadelemiz, kendi gücümüz olduğunu gördük, bence esas önemli olan kısmı bu.

Bunun dışında diğer süreç de sanıyorum aynı şekilde işleyecektir. Hukukun sınırlarına dayandık herhalde. Bir avukat olarak ne diyebilirsin son olarak? Yani biz bir yandan üç kişi bir araya gelsek, bu aşamada yapılması gereken nedir?

Aslında hukuk sonuç olarak birilerinin bahşettiği bir şey olmanın ötesinde insanlığın yüzyıllar boyunca sürdürdüğü mücadelenin kazanımlarıdır. İşçi sınıfının son 250 yıllık mücadelesinin kazanımlarının önemli bir bölümüne biz haklar dizgesi diyoruz. Esas soru şu: Norm olmadan önce hak var mıydı, vardı. Yani kağıtta yazıyor olması bizim haklılığımızı ya da haksızlığımızı ortaya çıkarmaz. Bizim hakkımız vardır, bu hakkı mevcut hukuk düzeninde tanır ya da tanımaz. Bugün karşılaştığımız sıkıntının biraz daha ötesinde, bunu kabul etmek lazım. Kendi koydukları kurallara dahi kendileri uymuyorlar. Burada kritik olan şey şu, evet kendi kurallarına uymalarını talep etmeliyiz, bunu sağlamak için mücadele etmeliyiz ama kendi ufkumuzu onların kurallarıyla sınırlamamalıyız.

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir