Barikattan Sandığa

Facebooktwittergoogle_plusmail

Foti Benlisoy

Gezi direnişinde forumların süratle yaygınlaşması, direnişin açığa çıkardığı radikalleşmenin en bariz tezahürü olarak değerlendirilmişti haklı olarak. Mevcut kurumsal siyasal mimari ve pratiklerin ötesinde doğrudan siyasal katılım ve karar alma mekanizmalarının nüvesi olarak forumlar, “başka” bir siyaset etme biçimini bir hayal olmaktan çıkartıyor, eksiğiyle gediğiyle de olsa pratiğe geçiriyordu. Sonra ne olduysa oldu, forumlar (istisnalar hariç) etkisizleşti, atalete sürüklendi, seçimler ve sistem içi siyasal aktörler temelli tartışmalar, kendisini Gezi’nin ardılı olarak gören hareket içerisinde hâkim oldu. Bu olumsuz gelişmenin eleştirel bir değerlendirmesini, Haziran’dan sadece aylar sonra sandığa ya da daha beteri tapelere mahkûm oluşumuzun muhasebesini henüz yapmış değiliz. Oysa barikattan (işgalden, forumdan) nasıl bu kadar kolay sandığa ve sistem içi seçeneklere yönelindiğinin bir açıklaması olmalı.

Bu durum bize has değil elbette. Gezi isyanının parçası olduğu küresel mücadele dalgası, yani son dönemde gündeme gelen ayaklanmalar zinciri, sokaktaki muhalefetin militanlığıyla siyasal düzeyde çözüm arayışlarının sistem içi seçeneklerle sınırlanması ve pragmatizmi arasındaki hızlı gidiş gelişe dair örneklerle dolu. Bizden çok daha gelişkin mücadelelere sahne olan Yunanistan’da hareketin sandığa (giderek sağa kayan Syriza’nın muhtemel bir seçim başarısına) sıkışması mesela. Daha vahimi, mesela Bulgaristan’da olduğu gibi, hükümetlerin halk hareketleriyle devrildiği ama hiçbir siyasal alternatifin doğmadığı durumlar çok. Dolayısıyla barikatla (işgalle, forumla) sandık arasında meydana gelen bu hızlı kayışların yarattığı paradoksu izah edebilmek için Türkiye siyasal konjonktürünün özgünlüklerini gözönünde bulundurmak yeterli değil. Gezi’nin parçası olduğu yakın dönemin küresel mücadele dalgasının, hatta genel olarak “sosyalizm sonrası” toplumsal mücadelelerin ortak kısıt ve karakteristiklerine dair soğukkanlı bir değerlendirmeye muhtacız.

******

1979-1980 yılları, içinde yaşadığımız dünyanın temel parametrelerinin şekillenmeye başladığı yıllar olarak tanımlanıyor çoğu zaman. Bu yıllarda Thatcher, Reagan ve Deng Xiaoping gibi neoliberalizmin öncü figürleri, işçi sınıfının siyasal, sosyal ve ekonomik gücünü kırmak için farklı biçimlerde (büyük bir başarıyla taçlanacak) bir huruç hareketine girişiyor. Adına neoliberalizm dediğimiz sosyal karşı-devrim süreci işte bu yıllarda şekilleniyor. Ancak yine bu yıllarda, üstelik daha “duvar” dimdik ayaktayken, üzerinde bugün pek durmadığımız, dikkat çekici bir gelişme yaşanıyor. Polonya ve İran’da, hedef ve içeriğini sosyalist hareketin belirlemediği iki büyük devrimci süreç cereyan ediyor. Polonya’da, Avrupa kıtasında II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan en büyük işçi seferberliklerinden biri, sosyalizmin nomenklaturanın imtiyazlarını meşrulaştıran bir jargon haline gelip yozlaşmasının sonucu olarak, Leh milliyetçiliğinin ya da Katolikliğin sembollerine sığınıyor. İran’daysa Batı dışı coğrafyada cereyan eden (illa bu tabirleri kullanmak gerekirse) belki de en “kentli”, en “modern” devrim, siyasal İslamcılığın belirleyiciliği altına giriyor. İstisna ilerleyen yıllarda hızla kural haline geldi. Bir on yıl sonra “duvarın” yıkılması, toplumsal ve siyasal mücadelelerin tarih sahnesinden silinmesi anlamına gelmiyordu elbette ama itiraf edelim, bu mücadelelerin mevcut olana alternatif, bütünlüklü bir gelecek tasarımına artık sahip olmaması anlamında “tarihin sonuna” işaret ediyordu.

Sosyalist hareketin geri çekilişi, işçi hareketinin de direnişlerin de sonu değildi kuşkusuz. Ancak sosyal demokrasi ve Stalinizmin iflası, bu otuz küsur yıllık dönem boyunca toplumsal direniş ve mücadeleleri biçimlendiren, bütünlük ve tutarlılık kazandıran bir ideolojik-politik yönelimin eksikliği anlamına geliyordu. Sosyalizmin ve dolayısıyla da kapitalizme alternatif toplumsal tasarımların yaşadığı itibarsızlaşmanın sonuçları bugün de ortadan kaldırılabilmiş değil. Yani şu son yıllardaki onca direnişe karşın Margaret Thatcher’ın meşhur TINA argümanı (there is noalternative, yani başka seçenek yok) bütün ağırlığıyla hüküm sürmeye devam ediyor. Kapitalizme alternatif bütünsel bir toplumsal tasarımın beyhudeliğine, iflasa mahkûm olduğuna dair popüler algı, siyasal ve toplumsal mücadelelerin önüne dikkate almamız gereken bir zihinsel bariyer koyuyor.

Geçmişte, apartheid’ın çözülmesi sürecinde Güney Afrika’daki, Marcos’un devrilmesinin ardından Filipinler’deki, Suharto rejiminin yıkılmasının ardından Endonezya’daki büyük popüler-devrimci toplumsal hareketlerin parlamenter-piyasa sisteminin “kabul edilebilir” sınırları içerisine çekilmeleri, (başka faktörlerin yanında) hep bu bariyer nedeniyle mümkün oldu. Bugün aynı şey Tunus için, Mısır için de geçerli. Yani bu zihinsel bariyerin etkisiyle militan sokak mücadeleleri, iş toplumsal-siyasal alternatiflerin ifade edilmesine geldiğinde ister istemez mutedilleşiyor, reel politik mülahazaların etkisi altında kendi kendini soğuran, siyasal iddiasında ıskontoya giden bir mahiyet ediniyor. FredericJameson’un günümüzde “dünyanın sonunu tahayyül etmenin, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolay” olduğu belirlemesi, yaşanan onca mücadelelere rağmen sinizmi ve pasifliği beslemeye devam ediyor. Başka bir deyişle, bir yandan 1917 ile açılan tarihsel sürecin yenilgisi, diğer yandan da son yirmi yılın tüm neoliberal karşı “reformları” karşısında toplumsal hareketlerin ve solun mağlubiyeti, siyasal ve sosyal muhalefetin zihinsel sınırlarını belirlemeye devam ediyor. Geniş yığınlar, hem de halihazırda bilfiil mücadele eden kitleler nezdinde, bu iki yenilginin kolektif eyleme inançta, siyasal iddia ve özgüvende yarattığı tahribat telafi edilmiş değil.

Bu tahribatın en önemli göstergesi, sokaktaki öfkeyle siyasal çözüm arayışındaki pragmatizm arasındaki çelişki. Bütünsel bir alternatifin kolektif zihinsel ufkun dışına sürgün edildiği koşullarda sokaktaki militanlık illa kelimenin gerçek anlamında “devrimcilik” anlamına gelmeyebiliyor. “Taktikler” ne kadar köktenci ve keskin, ne kadar militan olsa da ortada devrimci sıfatını hak eden bir stratejiden bahsetmek mümkün değil.Aslında hiç değilse son yirmi yılı, “devrimsiz devrimciliğin”, yani aktüel bir devrim perspektifi olmaksızın yürütülen ve esas itibariyle “savunmacı” tekil mücadelelerin sosyalist hareketin varoluş koşullarını belirlediği bir çağ olarak tanımlamak mümkün. Sosyalist harekete bu yıllarda bir “stratejik tutulma” halinin damgasını vurduğu söylenebilir. Bu dönemde karşılaşılan ardışık yenilgiler, stratejik bir bütünlük arayışının yerini, anlık reflekslere, acil ihtiyaçlar temelinde sürekliliği olmayan reaksiyoner bir tutuma bırakmasının müsebbibi oldu. Kısacası günümüzde sosyalizmin örgütsel-politik krizi, kapitalizmden kopuşa dair bir geçiş stratejisinin bulunmayışı anlamına geliyor. Mevcut stratejik tutulma, bir uçta seçimcilik (yani seçim başarısının toplumsal güç ilişkilerinde emekçiler lehine anlamlı değişikliler için yeterli olacağı) yanılsamasına, diğer uçtaysa hareketin “her şey” olduğu, hareketin lineer evriminin radikal bir toplumsal dönüşümün anahtarı olduğu yanılsamasına yol veriyor.

******

Troçki,II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden hemen önce meşhur bir formülasyonunu ortaya atıyordu:  “Şimdi artık her şey proletaryaya, esas olarak da proletaryanın devrimci öncüsüne bağlıdır; insanlığın tarihsel krizi, devrimci önderliğin krizine indirgenmiştir.” Troçki, malum, sosyal demokrasinin ya da Stalinist bürokrasinin proletaryanın karşı karşıya olduğu büyük meydan okumaya (faşizmin yükselişi, yeni bir emperyalistler arası büyük savaş ihtimali) cevap verebilecek bir konumda olmayışını ifade ediyordu. Gereken, yeni bir “önderliğin” mücadele içerisinde şu ya da bu şekilde yeniden inşasıydı. Teşbihte hata olmaz diyerek bugün de (elbette bambaşka koşullarda) “insanlığın tarihsel krizinin devrimci önderliğin krizine indirgenmiş” olduğunu iddia etmek pekâlâ mümkün. Yukarıda bu “krizin” günümüzde bir stratejik tutulma hali olarak tezahür ettiği ifade edilmeye çalışıldı.

Ancak direniş ve mücadelelerin zaaf ve kısıtları, devrimci-radikal solun çeşitli versiyonlarının içerisinde bulunduğu buhran, dar anlamda bir “önderlik kriziyle” karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Yani sınıf hareketinin ve toplumsal mücadelelerin rotasının devrimci bir kopuşa doğru yönlenmesini sağlayacak siyasal iradenin (“liderliğin”) ve “doğru” stratejinin ne olması gerektiğinden ibaret bir sorunla karşı karşıya değiliz. Çağımızın “önderlik krizi”, doğrudan doğruya işçi sınıfı hareketinin bir tarihsel döneminin kapanmış olmasıyla, ezilenlerin karşı karşıya kaldıkları yenilgilerin altından kalkamamış, toparlanamamış ve dolayısıyla genel bir dağınıklık içerisinde olmasıyla bağlantılı.

Hepimizin malumu aslında: İşçi sınıfı hareketi dünya ölçeğinde 1970’lerin sonlarından itibaren almış olduğu bir dizi yenilginin yükünü üzerinden atabilmiş değil. Emekçilerin sadece iktisadi değil, sosyal, siyasal ve kültürel gücünü kırmaya dönük küresel saldırının, sınıf hareketinin kolektif müdahale ve örgütlenme kapasitesine ciddi darbeler vurmuş olduğunu söylemek hiç de abartılı değil. En genel tabirle, sınıfın parçalanması, atomizasyonu, kültürel ve sosyal bütünlüğünü yitirmesi gibi bir durumla karşı karşıyayız. 1981’de ABD’deki hava kontrolörlerinin grevinin ya da 1984-85’te İngiltere’deki büyük madenci grevinin kırılmasından bugüne bu yolda ciddi mesafe kat edildi. Sınıf hareketinin aktüel durumu, hatta güvencesizliği, parçalanmışlığı, devlet nezdindeki siyasal etki ve gücünün iyice cılızlaşması ve sosyal marjinalleşmesi itibariyle bizzat sınıfın genel görünümü, adeta 19. yüzyılın ilk yarısındaki manzarayı andırıyor. Sözün özü, bu uzatmalı yenilgiler devrinin işçi sınıfı hareketinde yarattığı sonuçları hesaba katmayan hiçbir siyasal analiz “gerçekçi” sıfatını hak etmeyecektir.

Bu anlamda “önderlik krizini” çözecek devrimci parti ya da hareketin zuhuru ya da inşasından çok daha kapsamlı bir görevler bütünüyle karşı karşıyayız. Sınıf hareketini yeniden şekillendirecek kurucu deneyimleri açığa çıkartacak yapı ve araçların büyük ölçüde yeniden ve bazen en baştan inşa edilmesi gibi bir görev var karşımızda. Alt sınıfları yeniden bir kolektif özne haline getirecek, sınıfın birlikte eyleme ve örgütlenme kapasitesini geliştirecek deneyimlerin oluşabileceği mecraları ortaya çıkartmak gerekiyor. Hem de kapitalist krizin müsebbibi olduğu muazzam bir siyasal ve sosyal türbülansın tam ortasında.

Bu noktada çiğnenmiş sakızı yeniden çiğnemek pahasına bir hatırlatmada bulunmakta yarar var: Neoliberal otoriterizm sınıflardan bağımsız soyut bir demokrasiden ziyade esas olarak aşağıdakilerin demokrasisini hedef alır; yani işçi sınıfının, emekçi ve ezilenlerin kendi bağımsız örgütlenme ve kolektif eyleme geçme kapasitesini tahrip eder. Neoliberalizm ezilenlerin kendi hayatlarını kontrol etmeye dönük enerjilerini, kendi hayatlarına sahip çıkmaya dönük inisiyatiflerini, özgüvenlerini törpüler. Neoliberal karşı devrimin ezilenlerin ve emekçilerin kendi hayatları üzerindeki kolektif güçlerinde yarattığı tahribat telafi edilmeden ve dolayısıyla alt sınıfların yıpranmış kolektif özgüvenleri onarılmadan gerçek bir anti-sistemik alternatifin şekillenmesini beklemek ham hayal.

Sözün özü, sosyalizmin tarihsel geri çekilişinin bize dayattığı zihinsel bariyer ve alt sınıfların siyasal ve sosyal gücündeki kırılma, içerisinde bulunduğumuz devrin toplumsal direniş ve mücadelelerinin de sınırlarını belirliyor. Geniş bir coğrafyada çok sayıda genel grev, devasa gösteriler ve bazen kısmi ayaklanmalar yaşanıyor yaşanmasına ama bir bütün olarak bu hareketlilikler “saldırıyı” geri çevirecek cesamete ve en önemlisi sürekliliğe ulaşamıyor. Mücadele ve direnişler kesintili bir karakter arzediyor, belirli bir yükseliş süreklileşmiyor, geliştiği hızla geri çekiliyor, sonra birden yeni bir “patlamayla” karşı karşıya kalıyoruz. Antikapitalist bir siyasal-sosyal alternatifin siyasal ufukta yer almadığı, alt sınıfların siyasal ve sosyal gücünde muazzam bir gerileme yaşandığı koşullarda cereyan eden “patlamalar” mevcut siyasal ve iktisadi güç ilişkilerini zorlayacak kanalların inşasını oldukça zorlaştırıyor. Hal böyle olunca dalga yükseldiği hızla geri çekiliyor, ezilenler lehine anlamlı sonuçlar yaratmadan sönüyor. Ta ki bir sonraki kabarışa kadar…

*****

Yazının daha önceki bölümünde uzun uzadıya ele alınan ve içerisinde bulunduğumuz mücadele döngüsünü karakterize eden iki yapısal-tarihsel zaaf, yani sosyalizmin geri çekilişinin yarattığı fikri bariyer/ketlenme ve alt sınıfların siyasal ve sosyal gücündeki büyük gerileyiş ve çözülme, Gezi isyanının kaderini belirleyen iki temel parametre elbette. Bizde sosyalist hareketin neredeyse yok hükmünde oluşu ve alt sınıfların kendi kaderini tayin etme kapasitesinde son otuz yılda gerçekleşen muazzam gerileme düşünüldüğünde birçok yerden daha da akut bir hal alan bu iki kısıt aşılmadan mesela forumların mevcut siyasal iktidar kurumsallaşmasını zorlayacak bir alternatife dönüşmesi elbette beklenemezdi. Sokağa çıkan geniş kitlelerin mevcut kısıtlar düşünüldüğünde sistem içi kanallara yönelmesi muhtemelen kaçınılmazdı. Ancak bu sınırlar dâhilinde de olsa (kabul edelim) yapılabilecek şeyler elbette vardı.

Aslında solun(ne kadar namüsait ahval ve şeraitte bulunulsa da) bu yazının konusunu teşkil eden paradoksa müdahale etme yönünde hiçbir çabası olmadı. Tam tersine ona büyük oranda teslim olundu. Sokağı örgütlemeye, Gezi isyanının müsebbibi olduğu siyasallaşmanın derinleşip serpileceği mecralar yaratmaya, forumlar gibi bizzat bu dalganın yarattığı kanalları geliştirmeye dönük sistematik hiçbir adım atılmadı. Aksine,solun büyük bir bölümü, forumlarda, bu mecraları daraltıp etkisizleştiren bir nüfuz mücadelesine girişti. Sokağı örgütlemek, direnişi toplumsal hareketler içerisinde süreğen hale getirmek yerine sokak adeta bir fetiş haline getirildi. Sokak muhalefeti bir siyasal-sosyal dönüşüm stratejisinin belirleyici momenti olarak tanımlanmayınca sokakta olmak kendisini ancak kendisiyle açıklayabilen bir mahiyet (sokakta olmak için sokakta olmak) edindi.

Sokakta, hareket içerisinde bir seçeneğin şekillenmediği koşullarda yorgunluk ve hayal kırıklığının bir süre sonra hâkim olması, bunun da ataleti ve geri çekilişi kışkırtması mukadderdi. Bu atalet ve umutsuzluk, sistem içi seçenekler arasındaki kavgaya, muhtemel bir “saray darbesine” ve elbet seçimlerle gelecek kolay bir çözüme bel bağlamaya götürdü. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi belli olmasına ama radikal-devrimci solun bütünü, bu kayışın önüne kısmen de olsa bir set çekecek bir tutum içerisine girmekten imtina etti. İmtina etmeyip de ne yapacaktı ki sol?  AKP karşıtlığına sosyal-sınıfsal bir içerik vermekten uzak duran, AKP iktidarını “saf” siyasal düzeyde bir otoriterizm sorunu olarak gören, neoliberalotoriterizmi ve patriyarkayı değil de “gericiliği”, “faşizmi”, “padişah bozuntusunu” hedef tahtasına oturtan solun, örneğin CHP’ye ve onun siyasal tahayyül dünyasına alternatif bir çekim alanı yaratabilmesi mümkün olur muydu? “AKP’yi geriletmeyi” tek başına ve kendine yeterli bir talep olarak koyan ve bu anlamda onun taşıyıcısı olduğu neoliberal otoriterizmi değil de esas itibariyle AKP’yi, hatta Erdoğan’ı hedef alan bir popüler ajitasyonun kitlelerde “denize düşen yılana sarılır” halet-i ruhiyesi yaratması şaşırtıcı mıydı? Sade suya tirit bir AKP karşıtlığının, yani sınıfsal-sosyal bir muhtevası olmayan bir AKP karşıtı muhalefetin solu değil de AKP karşıtı ana akım siyasal oluşumları güçlendirmesi, kolaycı arayışlara yöneltmesi doğal değil miydi?

Hayıflanmanın âlemi yok. Gezi isyanı hepimiz için bir kolektif muktedirleşme deneyimi idi. Bu deneyimin izinden gitmek, Gezi direnişinde biriktirilenlerin kökleşmesi, yaygınlaşması, bugünün mücadeleleri içinde güncellenmesi için sebatla didinmek gerek. Gezi direnişinin gösterdiği üzere, kolektif düzeyde anlamlı siyasal bilinç sıçramalarının gerçekçi tek kaynağı, kitle mücadeleleri ve direniş pratiklerinin deneyiminden başka bir şey değil. Kurumsal siyasetin, yani elitler arası güç ve çıkar rekabetinin, siyasetin olası tek biçim olduğu anlayışından, kitlelerin kendi özgücüne ve eylemine dayanan devrimci bir siyasete doğru dönüşüm, ancak bir süreç içerisinde gerçekleşebilecek. Bugünkü durumda forumlar, bostanlardan fabrikalara işgaller, dayanışmalar, bütün kısıtlarına rağmen Gezi’nin önümüzdeki mücadeleler açısından sunduğu yegâne anlamlı bakiye. Tüm sınırlılığına karşın bu bakiye üzerinden hareket etmek, onu başka toplumsal mücadele alanlarının enerjisiyle, özellikle de işçi hareketindeki belirgin kıpırdanmayla buluşturmak için sistemli bir çaba yürütmek, antikapitalist bir derleniş açısından mümkün tek yol.

Neticede Gezi’yi hatırlayalım, hatırlatalım. Dört bir yanımızın kuşatıldığı, bir kez daha nefes alamadığımız bu günlerde Gezi deneyiminin hepimizde nasıl bir muktedirleşmeye sebep olduğunu aman unutmayalım. Ancak hatırlamak da anmak da yetmez. Aktif ve militan bir belleğe, dün gerçekleşememiş, eksik kalmış olanları bugün başka biçimlerde gerçekleştirmek için seferber olan bir hafızaya ihtiyacımız var. Geziyi olmuş bitmiş, üzerinde herkesin uzlaştığı konformist bir anma nesnesi haline getirmeyelim. Gezi bir son değil, sadece bir başlangıçtı hem de (dünyadaki başka örnekler düşünüldüğünde) mütevazı bir başlangıç. Bu başlangıcı senevi anma ayin ve ritüellerinin konusu kılmayalım; eleştiri ve sorgudan azade bir menkıbe haline getirmeyelim. Gezi’nin hatırasına sahip çıkmak, onun egemenlerce binbir tezvirat ve komplo teorisi eşliğinde yerlerde sürüklenmesine izin vermemek anmayla değil, bugünün mücadelelerinde Gezi’ye sadakatle mümkün.

* Bu yazı Mesele’nin 90. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir