Recep Maraşlı – Yüz Yıl Önce Yüz Yıl Sonra

Facebooktwittergoogle_plusmail

Recep Maraşlı

Gelecek yıl 1915 Soykırımı’nın 100. yıldönümü.
Adalet arayanlar için de, inkârcılar için de 100. yıldönümü sembolik bir anlam taşıyor.
Soykırımın maddi-manevi, hukuksal yaralarının sarılmasını talep edenler, aradan bu kadar uzun süre geçmiş olmasına rağmen, sorumluların halen ilk günkü katılıklarında bulunmasından, adalet arayışlarının bu denli ağır ilerleyişinden dolayı bir kez daha yaralanıyorlar.
Soykırım inkârcıları için ise 100. yıl bir nevi “zaman aşımı”, kritik bir eşiğin atlatılması gibi gözüküyor. “Üzerinden 100 yıl geçmişse bu konu artık gerçekten sadece ‘tarihin’ konusudur, siyasi gündemden de düşmelidir” diye avunuyor olmalılar.
Acaba böyle midir; zaman, soykırım gibi büyük bir zulüm de olsa duyarlılıkları, sorumlulukları aşındırır mı?
Konumuz tarih…
Tarih ama aslında tarihi konuşurken, esaslı biçimde geleceğimizi tartışıyoruz. Bu da bir gerçek…
Çok kültürlü, çok uluslu, çok dil ve inançlı bir toplumsal yapı; etnik arındırılmalara çöküntüye uğratılarak; sürgün-soykırım-asimilasyon politikalarının darbeleri altında; tek-ulus, tek-dil, tek-devlet totalitarizmine hapsedildi. Halen bunun acılarını, çatışma ve çelişkilerini yaşıyoruz. “Bu cendereden nasıl ve hangi araçlarla çıkabiliriz, geleceğimizi yeniden ve nasıl inşa edebiliriz?” sorusu ise güncel.
Dünü sorgularken, bugünün cevaplarını, yarının çözüm yollarını arıyor olmalıyız.

Geçtiğimiz yüzyılın başlarında yaşanan Büyük Soykırım, üzerinde yaşadığımız siyasi, toplumsal, kültürel coğrafyayı esaslı biçimde tahrip etti, harabeye çevirdi. Bu kan deryası ve yıkıntı üzerine yeniden inşa edilen yapı, militarist-otoriter, gerici bir sistem olarak yüzyıl boyunca hegemonyası altında tuttuğu kitlelere acı çektirmeye devam etti. Demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesine izin vermediği gibi, beslendiği tahribatı derinleştirerek sürdürdü. Günümüzün temel problemlerinden başlıcası olan “Kürt ulusal hakları, Kürdistan sorunu” bu sürecin bir devamı ve sonucu olarak var oldu.

Bu yüzdendir ki 1915 Soykırımı, üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen, aslında bir o kadar da güncel bir siyasal sorun. Etnik, toplumsal, kültürel derinlikleri olan; kıyısından geçmeye, görmezden gelmeye, önemsememeye çalışanları da bir biçimde içine çeken, derin, kapanmamış bir yara…

Savaş koşulları mazereti

Geçtiğimiz günlerde popüler yazar Ayşe Kulin, bir TV söyleşisi sırasında “Biz Ermenileri, Yahudiler gibi durup dururken kesmedik” gibi bir ifade kullanma talihsizliğinde bulundu. Adeta “Ermeniler kesilmeyi hak etmişlerdi” gibi bir anlama açık olan bu ifadeyi; tepkiler üzerine düzeltmek isteyen Kulin, “Ermeni kırımının [soykırım olarak görmüyor] 1. dünya savaşı koşullarında geliştiğini” vurgulamak için bu ifadeyi kullandığını belirtti. İnsan böyle iddialı konuşan bir yazarın, Yahudi Soykırımının da savaş koşullarında gerçekleştirildiğinin ayırtında olmayacak kadar tarih bilgisinden uzak olabileceğine ihtimal veremiyor.
Gerçek şu ki, dünya savaşları veya bölgesel savaşlar soykırım politikalarını yürütmek için her zaman elverişli bir zemin olarak kullanıldı. Kolaylaştırıcı, kamufle edici bir ortam oldu. Etnik yok etme, homojenleşme planlayan yönetimler için savaş, kaçırılmaması gereken uygun fırsatlar olarak görüldü.
1. Paylaşım Savaşı sürecinde İttihat-Terakki yönetimindeki Osmanlı Devleti tarafından, Batı-Ermenistan, Mezopotamya, Pontus, Kilikya, Ön-Asya’daki yüz binlerce Ermeni, Rum, Asuri-Süryani halkın yok edildiği, ülkelerinden kanlı biçimde kopartıldıkları bu yok etme operasyonu 20. yüzyılın ilk büyük soykırımıydı.
Onu 2. Paylaşım Savaşında Nazi Almanyası’nın milyonlarca Yahudi, komünist, Çingene, eşcinsel ve rejim muhalifi insanlara karşı yürüttüğü “Holokost” kampanyası izledi.
Soykırım’ın “insanlığa karşı işlenmiş bir suç” olarak tarif edilip, uluslararası hukuk sistemine dahil olması ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesine girişi de bu büyük yıkımın ardından gelebilmiştir. Soykırımı bir hukuk ve siyaset kavramı olarak tanımlayıp; literatüre girme mücadelesi veren Rafael Lemkin, onu 1915’in sorumlusu Osmanlı yöneticilerinin 1918 yılında Divan-ı Harp’teki yargılamaları sırasında düşünmeye başladığını söyler. 1915’in “Soykırım” olup olmadığını tartışırken, bu kavramın henüz o yıllarda formüle edilmediğini öne sürenler için, tam da tersine bu olgunun kavramlaştırmanın çıkış kaynağı olduğunu bilmelerinde fayda var:
Lemkin şöyle diyordu: “Bir kişiyi öldüren bir insan cinayetten hüküm giyiyor ama milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olanlar cezasız kalıyor.” Lemkin, “bir milyon masum Ermeni’nin toplu olarak öldürülmesinden ve bunun cezasız kalmasından” duyduğu tepkiyi bu çalışmalarının itici gücü olarak her fırsatta ifade etti.
Soykırımın, insanlığa karşı işlenmiş en büyük suç olarak tarif edilip, uluslararası yaptırımlara bağlanmış olması ne yazık ki onu önleyici, caydırıcı mekanizmalarla durdurulduğu anlamına gelmedi. Bundan sonra da soykırımlar yapıldı, etnik arındırma politikaları sürdürülegeldi.
Daha Ruanda ve Bosna soykırımlarının dumanı üzerindeyken, Dofar’dan ve geçtiğimiz yıl da Arakan’da Müslümanlara karşı girişilen katliamların haberleri gelmeye devam etti. Şu anda bile Suriye’de üç yıldan beri dışarıdan askeri kışkırtma ve müdahalelerle sürdürülen acımasız bir iç savaş sürüyor. Bu savaş kitle katliamları; azınlık gruplar ve kültürlerin yok edilmesi için uygun koşul ve zeminler yaratıyor. Sivil kurbanların, mültecilerin, savaş mağdurlarının sayısı her geçen gün artıyor.
Tıpkı 1970’lı yıllardaki Lübnan iç savaşının yıkıntılarının toplumun bugününü kararttığı gibi; Suriye’deki yıkımın da önümüzdeki onlarca yıl artçı çöküntülere neden olacağı ve derinden etkileyeceği kestirilebilir.
Şu halde geçmişte veya günümüzdeki soykırımların, kitle katliamlarının, siyasal mekanizmalarını; ideolojik mantalitelerini; araçlarını, yöntemlerini, hatta duygusal atmosferlerini tartışmanın; belirlemenin ertelenemez küçümsenemez bir uğraş olduğunu söyleyebiliriz.

recepmaraşlı2

Özendirici “zaman aşımı”

Burada “geçmişi unutma” ,”zaman aşımı” ve “tarihe havale etme” anlayışlarının, bu insanlık suçlarının tekrarı ve özendirici etkisi üzerinde vurgu yapmanın yerinde olacağını düşünüyorum.
Unutma ve kanıksama çoğunlukla tekrar ve yinelemenin sığınakları, mazeretleri olageldi.
Uygulayanlar, planlayanlar ve yararlananlar tarafından “başarılı” görülen her sürgün, soykırım ve etnik arındırma politikasının; bir sonrası için teşvik edici, özendirici bir örnek olduğuna kuşku yok.
“Onlar yaptılar, başardılar! Suçlandılar belki ama sonuçlarından yararlanıldı!”
Dönemin birkaç düzine siyasi kadrosu tasfiye olsa ve tüm nefreti üzerlerine çekseler de, ardılların siyasi bir bedel olmaksızın soykırımların sonuçlarından yararlanmış olmalarının; yok edici politikalar için özendirici bir örnek olmadığını kim söyleyebilir.
Hitler, Avrupa’daki Yahudi Sorununun “Sıfır çözüm” olarak formüle ettiği, Gaz odaları ve ölüm kamplarının bir makine düzenliliğiyle işletilme kararları verildiğinde, Osmanlı Yönetiminin fiillerine atıfta bulunarak “Ermenilerin yok edilmesini şimdi hatırlayan var mı?” diye sorarken bu tarihi teşvikten, unutulma ve meşrulaşmadan yararlandığını açıkça ifade etmiş oluyordu.
Kıbrıs’ın işgali, unutma ve kanıksamanın nasıl “meşrulaştırıcı” sonuçlar yarattığına yakın bir örnek.
Türkiye Cumhuriyeti 1974 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuzeyini işgal ettiğinde [on binlerce Rum sivil Güneye göçtü; akıbeti bilinmeyen binlerce kayıp…] uluslararası bir protesto dalgasıyla karşılaşmıştı. Bu işgali kabul etmediklerini söyleyip duran Hükümetler, Türkiye’nin zamana yaymayı ve durumu kanıksatmayı amaçlayan bıktırıcı Osmanlı diplomasisiyle oyalanıp durdular. Bugün işgalin üzerinden somut bir çözüm olmaksızın 40 yıl geçti. Adayı bir bütün olarak hiç görmemiş olan yeni kuşaklar yetişip, yönetimde yer almaya başladı bile! “Reel politika” üzerine söylev vermekten hoşlanan diplomatlar, Kıbrıs’ta “iki ayrı bölgenin” var olduğu ve bundan böyle çözümün bu gerçekler üzerine inşa edilmesi gerektiğini söylüyorlar.

TC artık, komşu ülke toprağını 40 yıldır askeri işgal altında tutmak ve oraya yönetim kurup sömürgeleştirmiş olmakla bile suçlanmıyor.
Bu yüzden Türk Diplomasisinin 1915 soykırımını “inkâr”la beraber “hatırlamamak”, “unutturmak”, “hafızalardan silmek” çizgisinde temellenen politikasının dayandığı yararlı bir pratik örnek olduğu açık. Bunun çok getirisini gördüler. Hem de bizzat soykırım politikası üzerinde.
Önceki yıllarda Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Brüksel’deki bir toplantıda “Eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi? “ (2012) diye sorarken tam da bu olguya işaret etmekteydi. Mevcut verili durumun; siyasi kazanımların etnik arındırma, sürgün, tehcir, asimilasyon politikalarının bir sonucu olduğunu hatırlatmaktadır. O zaman bu kazanımların “insanlık suçu işlenerek elde edildiği” de kabul edilmemeli, unutulmalı, unutturulmalıdır sonucu çıkmaktadır.
Kuşkusuz bu sözlerde eski kurucu kadroların [İttihatçılar, Kemalistler vd] isimlerinin lanetlenmesi pahasına kendilerine “Milli bir devlet kazandırmış” oldukları için duyulması gereken minnet de dile getirilmiş olmakta. Talat Paşa Bulvarları’nın, Enver Paşa Okulları’nın isimlerinin soykırım suçlusu kişiler değil de “ulusal kahraman” sayılan kişiler olarak onurla taşınmasının anlamı da budur.
Acaba 100. yılı geldiğinde Türkiye Devleti “soykırım” gerçeğini, kabul edecek mi?
Ben böyle bir kabulün lafzi olmanın ötesinde telafi edici bir içerik ve programa sahip olmadan bir anlamı olmayacağını ve zaten TC’nin böyle bir yeteneği olamayacağını düşünüyorum. Çünkü bu telafi edici, onarıcı program, TC devletinin değişmesi, siyasi yapının tümüyle yeniden ve demokratik-çoğulcu-özgürlükçü biçimde inşa edilmesi demektir. Bunun ise eskiden hiç olmadığı gibi bugünkü siyasi iktidarların gündeminde olmadığı, kendi kendilerinin inkârı olacak bir siyasi programa talip olmayacakları açık. Durup dururken neden yapsınlar?
Şu günlerde yeni bir hayalet gibi bahsedilen “Ermeni lobileri”nin 100. yıl için yapmaları beklenen diplomatik atakları konusunda MHP Manisa Milletvekili Erkan Akçay‘ın yazılı soru önergesine , 14 Şubat 2013 tarihinde cevap veren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç,“Türk Tarih Kurumu 2013-2017 Stratejik Planı doğrultusunda asılsız Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili çalışmalara devam etmekte” olduğunu açıklamıştı. [Gerçi Arınç’ın açıklamalarının hükümetin gerçek niyetini ifade etme konusunda ne kadar ağırlık taşıdığı da oldukça tartışmalı!]
Yani bırakalım 100. yılı ondan sonraki yıllar için de “Asılsız Ermeni Soykırımı İddialarıyla mücadele” konseptinin devam edeceği, yeni bir yaklaşımın söz konusu olmadığı resmi olarak ifade edilmiş oluyor.
İnsanlık suçlarının sonuçlarından yararlanmaya devam edenlerin politikalarını değiştirmek için bir nedenleri yok.. şimdilik!
Sorunun diğer boyutuna geçersek; peki bizler, sosyalistler, demokratlar; özgürlük ve adalet arayışında olanlar için yeni bir perspektif söz konusu mudur?
İnkâr edilen, üzerine gidilip deşilmeyen her soykırım olgusu bir sonrakini cesaretlendiren, diğerlerine zemin hazırlayan bir irin kaynağı gibidir. Eğer halklara karşı işlenmiş bu soykırım cinayetiyle doğru düzgün bir hesaplaşmayı başaramazsak, ne tutarlı demokratlar olabilme, ne de coğrafyamızda halklar, uluslar, dinler ve değişik kültürlerle birlikte ortak bir gelecek için umutlu bir başlangıç yapabilme şansı yakalayabiliriz. Resmi tarih bilgilerinden sıyrılmak, bu manipülasyonların yarattığı tahribatların dışına çıkacak çözümlemeler yapmak; çokuluslu, çokkültürlü, özgürlükçü, demokrat ve adil bir toplumsal gelecek için yeni bir dil ve anlayış da inşa edilmeyi bekliyor.

* Bu yazı Mesele’nin 88. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Recep Maraşlı – Yüz Yıl Önce Yüz Yıl Sonra” için 2 yorum

  • 31 Mart 2015 tarihinde, saat 16:56
    Permalink

    Ermeni Soykırımı’nı Anma Günü olan 24 Nisan’da, Çanakkale savaşı yıldönümü şenlikleri düzenlenmesi sahtekarlıktır!

    Çanakkale Savaşı; 19 Şubat 1915 tarihınde başlamıştır. Erdoğan’ın bilinçli olarak çarpıtmaya çalıştığı tarih 24 Nisan değildir.

    Anadolunun kadim halklarından biri olan Ermeni halkının uğradığı bu soykırım, üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen, gelinen noktada manipulasyonlara uğramaya devam ediyor.
    Yasaklanmanın sökmediği yerde Erdoğan gibi sahtekarların yeni oyunları devreye sokulmaktadır…
    TC yöneticileri sözde soykırımları kınıyormuş havası yaratırken, diğer yandan eski oyunlarla, hem Ermeni halkı ve hem de duyarlı çevreleri aldatma, tepkilerini azaltmayı hedefleyerek gerçek yüzlerini gizleyebilmekteler.
    24 Nisan, dünyanın her yerinde Ermeni Soykırımı’nın başlangıcını simgeleyen tarihtir. Osmanlı Ermeni toplumunu, tüm toplumsal dokusu ve tarihsel mirasıyla birlikte yok etmek için planlı bir şekilde örgütlenen, gidişatı ve sonuçları takip edilip, hesap kitap yapılarak kayda geçirilen Ermeni Soykırımı sürecinde Süryani halkı da hedef alındı. “Seyfo” olarak anılan Süryani Soykırımı’nda Süryaniler kitleler halinde katliama uğradı. Soykırım Ermeni ve Süryanilerin yanı sıra Osmanlı topraklarında yaşayan, başta 19. Yüzyılın sonunda bu coğrafyanın en kalabalık Hristiyan nüfusunu oluşturan Rumlar olmak üzere bütün Hristiyan halkların imhasıyla sonuçlandı.
    Böylesine geri dönüşsüz, hiçbir zaman gerçek anlamda telafi edilemeyecek olan devasa boyutlardaki bir imhanın simgesel başlangıç tarihini, devlet töreniyle kurmaca bir “zafer” kutlamasına dönüştürmeyi hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri, soykırım kurbanlarının anısını ve onların torunlarını aşağılıyor, ölüleri aşağılamaya devam ediyorlar…
    İttihatçıların devamı olan AKP yöneticileri 2015 yılı boyunca ‘Çanakkale savaşları ve anma etkinlikleri’ düzenleyeceklerini duyurarak, Ermeni soykırımının 100. yıl anmalarınasabote edeceklerini ilan ettiler.
    Çanakkale savaş şenlikleri adına, Ermeni soykırımı etkinliklerini set çekmeyi, kendi cahil halkının gözlerini kapatmaya çalışan, AKP, soykırımla yüzleşme ve hesaplaşma bilincinin ivmelenmesinin önünü, yaratılmak istenen yeni bir ırkçı-şoven dalgayla almayı hedefliyor…

    Ermeni soykırımının anma tarihi olan 24 Nisan’la ilgili olarak benzer sonuca “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”yla ulaşamadıklarından olsa gerek, her yıl 18 Mart’ta devlet erkanınca organize edilen “Çanakkale Zaferi” etkinliklerinin bir ayağı da bu yılın 24 Nisan’ında tertiplenecek. Ancak buna bahane olarak sunulan ve bu tarihin Çanakkale Savaşı’nın yıl dönümü olduğu yönündeki söylemler en yalın ifadeyle, yalandır!

    Amaç; çarpıtma, dikkat dağıtmadır…
    Dikkat çekilmesi gereken bir diğer yön ise bunun aynı zamanda seçim ayarlı bir ‘hamle’ olmasıdır. AKP, 24 Nisan’a kadar güçlü bir tarzda estirilmeye çalışılacak olan ırkçı-şoven Osmanlı Cihat dalgaları ile seçimlere doğru yol almanın hesabındadır.

    Belirtmek gerekir ki, bu türden Osmanlı oyunları Ermeni soykırımı tarihsel gerçekliğini perdeleyemeyeceği gibi halklarımızı er ya da geç zihinlerini Çanakkale üzerinden oluşturulmaya çalışılan yanılsamalardan arındırarak gerçeklerle yüzleşecektir.

    Ciwan Kurken A.

    Yanıtla
  • 24 Temmuz 2015 tarihinde, saat 15:51
    Permalink

    CİHAT DENİLEN KİRLİ SAVAŞ!

    Şimdi örneklerini gördüğümüz ve adına Cihat denilen islamın kutsal savaşı, İslamın başından beri vardır. Bu savaşın bütün kural ve yöntemleri, islam ideolojisini yaratan Muhamet tarafından detaylı olarak işlenmiş ve uygulamaları bütün halifelerce takip edilmiştir. İslam; Cihad,istila,vahşet,talan,çapulculuk ve eşkiyalık ile din haline getirilmiştir…Osmanlı padişahları bile kendi kardeşlerini öldürürken, Muhamet’in koyduğu savaş kurallarına sığınmışlardır! İslam’ın politik-askeri doktirininde Cihat, Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için ortaya çıkan her türlü engel ve düşmana karşı meşru olan kutsal savaşı yapmak demektir ve oruç gibi farzdır!

    İslam dini ne yazık ki Cihat denilen inanç savaşı ile şiddet ve düşmanlık önermiştir. İslam resmen şiddet içermektedir. Cihat, İslam Dini’nin yayılmasına yönelik kutsal savaştır. İslam Hukukuna göre, Dünya, İslam egemenliğinde olan topraklar (Dar-ül İslam) ve İslam egemenliğinde olmayan topraklar (Dar-ül Harp) diye ikiye ayrılmıştır. Cihat denilen kutsal savaşlar da Dar-ül Harp özelliğindeki toprakları, Dar-ül İslam’a katmaya yöneliktir. 

    Yayılmak ve yağma-talanı iyice körüklemek için, Cihad, Müslümanlar’a farz olarak dayatılmıştır! Bu da Bakara-216 ayetine dayandırılıyor:
    Hoşlanmasanız da, savaş size farz kılındı. Belki de sizin hoşlanmadığınız şey, hakkınızda hayırlı olur; hoşlandığınız şey ise sizin için bir şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Bu durumda da cihad, namaz gibi, oruç gibi farz olan ibadetlerle aynı görülüyor. 
    Cihat ve kutsal akınlar denilen soygunlar neticesinde büyük bir servet ve güç edinen Müslümanlar, 4 kıta üzerinden son hızla yayılarak, Muhamet ölene kadar 30 yıllık bir zaman diliminde 40 ülkeyi işgal edip, yerli haklara karşı bir kıyım ve geniş tehcir (yerlerinden sürme) uyguladılar. Bu halkların geriye kalan mallarına el koydular…

    Muhamet öldükten sonra da yerine geçen halifeler, talan ve soygunun çekiciliği, iştahı ile her yere saldırdılar, her yeri talan edip, haraca bağladılar. Kafkaslar, Orta Asya, Kuzey Afrika, Orta Afrika ve hatta İspanya’ya kadar olabildiğine genişlediler. Sınırsızca talan, mezalim ve katliamlar yaptılar. Uzanmadıkları yer yoktur, Girdikleri her yeri talan edip, İslam’i kılıç zoruyla kabul ettirdiler. Kabul edenler kurtulur, kabul etmeyenler katledilir. Sonraki nesillere amacın İslam’ı yaymak olduğu aktarılsa da, gercek amaç: talan, soygun, haraç, cariye ve vahşettir.

    AKP’nin öncülü Osmanlı barbarlığının temelinde Cihat ve Gaza denilen Ganimet güdüsü vardı.

    Osmanlı padişahları, her zaman islam dinini yaymak için Kafirlere karşı non-stop savaş yaptıklarını söyler dururlar! İşte bu İŞİD vari ganimet savaşlarına o zaman da farz demişlerdir. Savaşta ele geçen yurtlar (ülkeler) fetih toprağı, öldürülen insanlar Allah’ın takdiri, ele geçirilen kızlar ve kadınlar (köle-cariye-seks işçisi-hizmetçi) erkek çocuklar köle (esir pazarında sermaye) İslam’ın şerefi; köle pazarında satılan insanlıktır. İşte Osmanlı dönemin de de bu İslam; haktan, hukuktan, adaletten, insanlıktan nasip almadan dünyanın başına bela olmuş bir ilkelliktir…
    Onlarca ülke, işgal edilen Balkan ve diğer Avrupa ülkeleri, İslam Dini ile asırlar boyu gerilemiş uygarlıkları yok edilmiştir. Bizans; İslam’ın katliam ve tecavüzüne uğramış, kızları cariye, oğulları köle (asker) devşirilmiştir.

    R.T. Erdoğan ve Cihat!

    ”Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler kışlamız ve müminler askerlermizdir.” (RTE)
    ”Çamlıca Tepesi’ne tüm İstanbul’dan görülecek en az 6 minarelli, 28 bin metrekare civarında bir eser,dünyanın en büyük camisini yapıyoruz…” R.T. Erdoğan.
    R.T. Erdoğan, hayranı olduğu ve yeniden tesisi için her yola başvurduğu, gaza ruhuyla savaşmış Osmanlı’nın Cami kültürünü devam ettirmesi tesadüfi değildir!
    Erdoğan,sadece cami, saray değil, o aynı zamanda aç gözlü Sultanların Cihadi ganimet akınlarına da sahip çıkıyor.
    AKP’nin temsil ettiği İslam, hiç tartışma yok Osmanlı’dan devralınan akıncılık ve Gaza İslamı’dır, Yağma ve talan İslamıdır…Adına Türk İslam sentezide denilen bu Irkçılık, yağma ve talan ideolojisi,TC’nin temel doktirini halini aldı.. Ortadoğu ve İslam ülkelerinde İslam Din’inin, talan-yağma, tecavüz, katletmeler ve kafa kesmelerle Cihad’ı yeniden ayukka çıkarması, Türklerin İslam’a geçişi ve İslam’dan beklentileriyle bağlantılıdır. islam Din’inin tecavüz, katliam ve talanlarda savaş silahı olarak kullanılması, Osmanlı’nın da temel kültürü idi ve şimdi AKP bunu devam ettiriyor!

    AK SARAY OYUNLARI VE DİKTATÖRLÜK!

    Rejim değişikliğini hedefleyen AKP, seçimler yoluyla bunu başaramayacağını anlayınca kaos yaratarak amacına ulaşmaya çalışıyor…
    Halkı kandi yarattıkları kaos terör metotları ile kandıran AKP rejiminin kadroları, iyiden iyiye ülkeye topyekun tahakküm etmeye yönelen niyeti bozuk kirli savaşçı bu dar kadro, yasamanın yerine talimatı ve fermanı, hukukun yerine ise talimatla karar alan kurgu mahkemeleri koydu. Evrensel değerlere Cihatçı gözüyla balkan AKP liler, kendilerine ters düşen herşeye görülmedik bir kin ve nefretle saldırmaya başladılar…
    Başkanlık sistemini fiili ve cebri olarak varmış gibi hoyratça hareket eden eşkiya çeteleri: Bizans oyunlarını aratırırcasına hareket eden Erdoğan, zaman içerisinde yaratacağı boşluğu “başkanlık sistemi” kamuflajı altında nevi şahsına münhasır bir diktatörlük rejimiyle doldurmaya başlayacaktır…
    Dünya, maalesef, siyasi ve maddi iktidar ihtirasından başka değer tanımayan, hukuksuz ve despot bir güruhun elinde her geçen gün yeni bir haydutluk örneğiyle karşılaşıyor. Suriye’de ki Cihatçı terör örgütlerini her alanda destekleyen bu haydutlar çetesi,bununlan kalmayıp, kendi kişisel çıkarları için, İslami Cihadı Türkiye’ye de taşıdılar…

    Ak Saray’da yapılan caminin açılışını yapan Erdoğan, “İnşa edilen her cami bu topraklara vurduğumuz bir mühürdü. Her mühür bu coğrafyadaki tapu senetlerimizdir…”Günde beş vakit namaza işte o kubbelerin altında durulur. Camilerimin büyüklüğü iftar kaynağıdır.” dedi. Bunu söyleyen, İŞİD halifesi Al-Bagdadi değil, TC’nin AK halifesi!

    Bu kadar cami, kuran kursu, imam hatip, tarikat -cemaat ve Diyanet gücü arasında kalan kitlelerin, İŞİD’çi olmaması mümkün değildir…! Beyinleri gece gündüz Türk İslam sentezli piskolojik propogandaya tabi tutulan, çocuk yaştan itibaren sistematik şekilde şeriat kültürüne göre eğitilen bütün yeni nesiller kanlı Cihat’ın askeri potansiyeli olmaktan öteye gidemez..!

    Başta Arap, Türkiye ve diğer Müslüman ülkeler olmak üzere dünyanın her tarafına yayılan 100 milyonlarca beyni yıkanmış Cihatçı Müslüman, dünya egemenliği için zorunlu gördüğü kanlı savaşların ideoljik politik ve askeri eğitimine her alanda devam ettiriyor!
    Bu Şeriatçılar, hayvansal güdüleri için coğrafyamızı yeniden kan gölüne çeviriyorlar…! Suriye, Afganistan,Pakistan, Mısır, Libya ve Irak ve şimdi Türkiye’de olanlar, Osmanlı’dan kalan katliamcı ruhla, kuıtsal Cihatlara devam edileceği sinyalini veriyor…

    TC hükümetlerince, her tarafa camiler, kuran kursları ve imam hatipler kurularak beyinleri yıkanan milyonlarca Türk, Osmanlı akıncı Cihatçıları haline gelerek, Cihat çağrılarına kulak veriyor! Ruhları islam adına esir alınan milyonlarca insanı kışkırtan ve post modern Osmanlıcılığı devlet politikası haline getiren AKP yönetiminden, bunu daha da yoğunlaştırmasından başka türlü bir hareket beklenemezdi.

    Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan ve İslamın sponsorluğu sorunu!

    Bu ülke yönetimleri Arap ve İslam âleminde ne kadar radikal, ılımlı, yumuşak, sert ve karışık İslamcı parti, örgüt, cemaat, tarikat ve grup varsa hepsi ile dolaylı-dolaysız ilişki kurup silah ve para yardımı yapmaya, onlarca Selefi Cihatçı örgütü beslemeye devam ediyorlar…
    Dünyadaki İslami Cihat hareketlerin ideolojik beslenme kaynağı sadece Suudi Arabistan değil, artık buna şimdi Türkiye’ de eklendi.
    Hepsinin beslendiği kaynak Müslüman Kardeşler hareketidir.
    Yani sorun bir IŞİD, Kaide, Nusra ve benzeri radikal İslamcı örgütler sorunu değil. En büyük sorun bugün, Müslüman ülkelerde bu örgütler paralelinde düşünen milyonlarca insanın varlığıdır.

    Sevgi ve Saygılarla

    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Irem haloglu
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    Vedat Konak
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Hasan Sirtan
    M. Eskici
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    R. Adalı
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    FERDİ KADER
    Erhan Vural
    Necmi Derinsu
    Ahmet Kaymaz
    Aslan IŞIK
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    hasan kayısoğlu
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    İsmet Yelkenci
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Murat Bakır
    O. Dem
    Salih Aktaş
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak 
    D. Okdere
    Ali Uskan
    İrem Haloğlu
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir 
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    Ayten Karaman, Mehmet Azal
    L. Uzan, Harun Tabaklı
     Ertekin Sancak, mehmet değerli.
    Kemal Güler, Zeynep Güler
    B. Urak. 
    Ismail Duygu, Erdem Duygu
    Hasan Incedemir.
    N. kayıkçı.
    Bayram Akçak
    İsmail Dilpek.
    Kemal Uzunyayla
    Zeynep Olgun
    Mehmet Gülçiçek. Seher Gülçiçek.Mustafa E. Sırat.
    Oktay Baykuş. Ezra Seren.

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir