Nevzat Onaran: “Ya Türkiye kazanacak, ya Türk milliyetçiliği”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Deniz Yarın

Anadolu topraklarında ‘öteki’ olarak dünyaya geldiyseniz, bir de doğum gününüz 24 Nisan’sa daha ilkokuldayken, ‘Türkiye’nin yüzde 99’u Türk ve [Sünni] Müslüman’dır resmi söyleminin gerçeği yansıtmadığını ‘iyi bilirsiniz’! Doğum günlerimin kutlandığını hatırladığım en eski seneden babamın sesi kulaklarımda kesik kesik; ‘tüm Anadolu’dan, ekinleri tarlalarda kalarak, kucaklarında çocuklarıyla’… Tıpkı köylerindeki ‘Ağanın tarlası’nın, gerçekte ‘Ohanneslerin tarlası’ olduğunu öğrenen Nevzat Onaran’ın şaşkınlığı gibi, şaşkınlık…

Onaran, bu farkındalığıyla kendi köyü Malatya Hasançelebi’de 2002-2003 yazında sözlü tarih çalışması yapıyor. Ardından 80 cilde yakın Meclis tutanağını inceliyor, Ermenilerin mallarının nasıl el değiştirdiğine dair ilk ortaya çıkardığı kanun da bu ciltlerden. Kanuna dair yazdığı yazı saygıyla andığımız Hrant Dink döneminde 27 Mayıs 2005 tarihli Agos’ta yayınlanıyor. Ve kendi tabiriyle “Osmanlıca bilmeyen, tarih değil iktisat okumuş bir gazeteci olarak kendini ‘mülklerin Türkleştirilmesi’ denizinin içine” atıyor. 2005 yılından bu yana hem İttihat ve Terakki’nin ‘merkeziyetçi ve Türkçü’ ekonomi politiğini analiz ediyor hem de son Osmanlıca öğreniyor.

2014 yılındayız, 1. Dünya Savaşı başlangıcının birinci asrı doldu. Önümüzdeki yıl da 24 Nisan 1915’in 100’üncü yılı. Nevzat Onaran bu geçen bir asırlık sürede İttihat ve Terakki’nin resmi ideolojisi haline getirdiği ‘Türk milliyetçiliğinin nasıl faşizmi içselleştirdiğini’ bize anlatıyor. 1914’te Türkiye’nin bugünkü sınırları içinde toplam nüfusta Hıristiyanların ve Musevilerin oranı yaklaşık yüzde 20. Bu oran, 1920’de yüzde 11’e ve 1927’de mübadelenin de etkisiyle yüzde 2,7’ye düşüyor. 1927’de ülkede 13,6 milyon kişi yaşıyor. Bunların yaklaşık 370 bini Hıristiyan ve Musevi. Şu anda nüfus 76 milyonu aşmış durumda, ülkede yaşayan Hıristiyanlar 100 bin… 1927’deki oran korunsa bile şu anda Ermeni, Rum ve Süryani nüfus 2,1 milyon aşmış olacaktı.

Evrensel Basım Yayın’dan çıkan Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919) Emval-i Metrukenin Tasfiyesi-I ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930) Emval-i Metrukenin Tasfiyesi-II iki ciltten oluşan kitaplarını bize anlatması için 24 Nisan’ın 99’uncu yıl dönümü arefesinde Nevzat Onaran ile bir araya geldik. Ciltlerde sadece malların Türkleştirilmesi değil, Mimar Sinan’ın 1935’te açılan mezarından kafatasının Türk olduğunun ispatlanması için çıkartılmasından tutun, Dersim’in Tunçeli’ye dönüşümüne kadar pek çok konu, belgeleriyle incelenmiş. İçinde bulunduğumuz çalkantılı dönemi de daha iyi anlayabilmek için Onaran’a ‘yakın tarihimizi’ sorduk, o da cevapladı.

Türk Milliyetçiliğinin Ekonomi Politiği

Bu kitaplar temelde bize ne anlatıyor?

Türk milliyetçiliğinin ekonomi politiğini analiz ettiğim kitabımda iki temel tezim var. Üçüncü bir tez de, bunların sonucu niteliğinde. Tezin birincisi şu; ‘öteki’ olarak tanımlanan Hıristiyanların, Musevilerin ve gayri Türklerin mülklerinin Türkleştirilmesidir. Böylece Türk burjuvazisinin sermaye birikimi temelinin özellikle Rum ve Ermeni sermayedarlarının tavsiyesiyle atılmasıdır.
İkinci tezim; bir asırlık dönemde Hıristiyan ve Musevi nüfusun tasfiye edilmesidir, yüzde 20’lerden binde 1’lere indirilmesidir…
Üçüncüsüne gelince… Bu iki tezin öznesi Türk milliyetçiliğinin pratiği açısından bakıldığında hatırlatıcı olması için söylüyorum: 1915 Ermeni Soykırımı, 1921 Pontus Kırımı, 1934 Trakya Yahudi Sürgünü, 1938 Dersim Kırımı. Yani 25 yılda çok ciddi bir kanlı bir süreç…
Aktardığım iki tezin diyalektik bir devamı olarak da, “Türk milliyetçiliğinin faşizmi içselleştirdiği” sonucuna varıyorum.

Yani faşizm, Türk milliyetçiliğinin yumuşak karnı mı?

Bu topraklarda asırlık pratiğin sonucu, faşizmin Türk milliyetçiliğiyle ambalajlanmasıdır…
Hıristiyanların neler yaşadığı ortada… Bugün Kürtlerin ve Alevilerin ne yaşadığını görmek için de sevgili Berkin Elvan özelindeki tartışmaya bakmak yeterlidir… Merkezi iktidarın Berkin’e karşı tavrı, aslında Dersimli Berkin şahsında Alevilere ve Kürtlere karşı ne yaşatıldığının da özetidir…
Maliye Bakanlığı Müfettişliği sınavında babasının adı ‘Ali Haydar’ olan bir kişinin ismi kırmızıyla çizilebiliyor…
Mesela Hükümetinbaşı Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin konuşuyor: “O hâkim Alevi…”
Berkin Elvan’ın ve Gezi’nin yarattığı bütünlük içinde baktığımızda merkezi devlet dilinde ‘Kürtler ve Aleviler’ öteki olarak çok bariz görülebiliyor.
Bu ‘ayrımcı ve imhacı’ bakışın temelinde Türk milliyetçiliğinin ideolojik gıdası olan Türk-Sünni İslam sentezi vardır.
Bu da, 1910’larda İttihat ve Terakki’nin temellendirdiği Kemalizmin bugüne gelen pratiğiyle oluşturuldu…
Asırlık pratiğin iki unsuru var. Birisi devletin yapısını ‘merkezileştirme’ ve diğeri de toplumsal yapıyı ‘tekleştirmedir’…
‘Tek ulus, tek dil’ söyleminin kaynağı da buradan geliyor.
1913 Balkan Savaşı’nda İstanbullu Ermeni gazeteci Aram Andonyan, Balkan Savaşı kitabında, “Gayri Türkler için reform yapılırsa Osmanlı kazanacak, yapılmazsa Türk milliyetçiliği kazanacak” diyor.
Ben de Andonyan’dan ödünç alarak, “Ya Türkiye kazanacak ya da Türk milliyetçiliği” tezini öne sürüyorum.
Tekrar olacak, son yaşadığımız sıcak olay, Berkin Elvan özelinde yaşananlar ortada…

Mısır’daki bir kız çocuğu için ağlayan Recep Tayyip Erdoğan, ailesinin şahitliğine rağmen “Başında poşu var, elinde sapan var…” yalanını söyledi ve Berkin’in annesini meydanlarda yuhalatabildi…
Bu, Erdoğan’ın basit bir propaganda eylemi değildir!
Temelinde yatan hâkim Türk milliyetçiliğinin temel oluşturduğu resmi ideolojisinin varlığıdır…
Türk devletinin bir temel özelliği de, kanuni tüm mevzuata rağmen ‘keyfi yönetim’ tarzıdır…
Berkin özelinde Kürtler, Aleviler ve bu topraklarda yaşayan diğer ‘öteki’lere resmi ideoloji “Sen bir Türk’sün, eğer değilsen insan da değilsin” diyor.
Elbette, “Nasıl birlikte yaşarız?” sorusunun cevabı vardır…
Türk milliyetçiliğinin ‘tekçi’ yaklaşımının sonucu ‘kanlı’ olmuştur…
Onun tek yaklaşımı ‘öteki’leri kendisine benzetmek, yani asimile etmektir…
1915 pratiğinden bugüne kadar geçen bir asırlık dönemde Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Kürtlerin, Alevilerin yaşadıklarını gözlemlediğimizde: Evet, Türk milliyetçiliği kazanmıştır, ama huzurlu ve kardeşçe yaşanacak bir sistem oluşturulamamıştır…
Bugün bir asır sonrasında bile yaşadığımız sorunlar bunun bizzat ispatıdır. Türkiye’nin kazanması Türk milliyetçiğinin ‘kaybetmesiyle’ mümkündür…
Bu düşünceden hareketle Türkiye nasıl kazanır?

Tüm sorunlarına rağmen, önemsediğim bir ‘Barış Süreci’ yaşanıyor.
Her ulusun kendi geleceğini belirleme hakkı vardır…
Kürtlerin bugünkü teşkilatlarından PKK’sinden, KCK’sine, BDP’sine kadar hepsinin irade birliği ortada: Kendi geleceğimi tayin etme hakkım var, ancak bu topraklardaki diğer halklarla birlikte bir sistem oluşturmak istiyorum…
Kürtlerin bu yaklaşımı Türkiye halklarının kazanımıdır. Bu topraklarda yaşayan herkes ‘nasıl birlikte yaşarız’ mücadelesiyle, Türk milliyetçiliğinin kanlı pratiğine son verecektir.
10 asır önce Türkler Anadolu’ya geldiğinde Ermeniler, Kürtler, Rumlar ve Süryaniler bu topraklarda yaşıyordu…
Ermeniler, tarihte Cengiz Han’ın ve Timur’un talanına rağmen Osmanlı’nın tüm hüküm sürdüğü dönemlerde de bu topraklarda yaşadılar, ta ki 1915 imhasına kadar…
Bu topraklarda var olan her insan huzurlu bir yaşama kavuşursa Türkiye kazanır…
Toplumda, sadece etnik olarak ‘Türk’ ve dinen de Sünni Müslüman yoktur. Bu kabul edilecek ve böylece ‘tekçi’ değil ‘çoğunlukçu’ bir sistem oluşturulacaktır.
Bugün dahi ‘öteki’ mevcut ‘tekçi-Türkçü’ sistemin mağdurudur…
30 Haziran 2008 ile 30 Haziran 2013 arasında devletin memur ve işçi olarak aldığı kadrolu personel sayısı 480 bin. Ne tesadüf ki, 480 bin kişi arasında 1 tek Hıristiyan yok…
Ne tesadüf ki, devlette kadrolu çalışabilen Aleviler de, bürokraside belli bir kademenin üstüne çıkamıyor…
Bunun için Ankara dilinde “O, hâkim Alevi” söylemi sadece bir laf değildir…

nevzatonaran2

Alman Genarali ve Mark’ının İşgali

1915’lerde karşılıklı çatışmadan bahsediliyor…
Resmi ideolojinin dilinden düşürmediği yalanlarından biri de, “Bizi arkadan vuracaklardı…”
Şunu da söylemek isterim ki, böylesi dönemlerle ilgili genelleştirici Ermeniler, Türkler gibi söylem aslında sorunu maskelemenin aracı olmaktadır…
Enver Paşa’nın başına geçtiği 3. Ordu, 1915 başında Sarıkamış’ta Rusya’ya yenildi ve böylece Şark’ın kapısı Ruslara açıldı…
Ermenilerin toplumsal önderlerini sürgün eden 24 Nisan 1915 tarihli telgraftan sonra, 27 Mayıs 1915 tarihli geçici bir kanunla, Ermeniler yoğunlukla toprağından sürülmeye başlandı…
Ermenilerin yoğunlukla sürgün edildiği ana kadar Müslümanların kitlesel öldürülmesinden bahsedilemez…
Bir de İttihatçı hükümet öyle bir konumdaydı ki, Bulgaristan’ın Almanya-Osmanlı safında savaşması için Meriç batısındaki Osmanlı toprağını Bulgaristan’a hibe etti…
Bu toprak hibesini hiç hatırlamayan Türk milliyetçisi analizi yapanlar, şunu da göz ardı ediyorlar: Osmanlı’nın karargâhı Genelkurmay Başkanı da dahil önemli mercilerin başında hep Alman subayı vardı.
Bu anlamda 1915’lerde Osmanlı Almanya’nın fiili işgalindeydi…
Maliye Nazırı Cavit, Maliye’de kuruş olmadığını ve Almanya’dan alınan borçla harbin sürdürüldüğünü açıkladı…

Osmanlı’nın savaşa katıldığı 1914 Ekim’ine kadar dış borcu 155 milyon liradır. 1914 Ekim’inden sonra Almanya’dan alınan borçsa 200 milyon liradır.
Osmanlı’nın karargâhına ve Maliyesi’ne baktığımızda şöyle bir değerlendirme yapabiliriz: Osmanlı askerini Alman generale, Maliyesini de Mark’a teslim etmiştir.
İttihatçı hükümetin böylesi icraatında etkin iki isim vardır Enver ve Talat…
Ermenileri “yok eden” karara da birlikte imza atmışlardır…
1916’larda Ruslar Trabzon’a Erzincan’a kadar pek çok ili işgal etti. Hatta işgal edilen vilayetlere vali bile atanmıştır. Böyle skandal durumlar da vardır…
Meclis-i Mebusan zabıtlarında İttihatçı hükümeti soruşturma tutanaklarında bunların kaydı vardır.
Rusların işgaliyle birlikte Müslümanların katliamı yaşanmıştır…
Öncesinde lokal bazlı şiddet yaşanmıştır…
Nitekim Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün çıkardığı 6 ciltlik kitap serisi de katliamların Rus işgali döneminde yaşandığını ortaya koymaktadır…
“Onlar bize saldırdı, biz onlara saldırdık” söylemi resmi bir yalandır…
Toprağından kopartılan 1 milyonu aşkın Ermeni “sürülmeyeceğiz” diye neden ayaklanmamıştır?..
Sivas’ın nüfusunun yüzde 25’i Ermeni’dir. Oradan insanlar sürülürken, şu köyde şu direniş oldu, burada bu olay çıktı gibi hiç bir şey anlatılmıyor… Gündeme getirilmiş böyle bir olay yok. “Hazırlanın sürüleceksiniz” deniyor ve Ermeniler sürülüyor…

Vakıanın kendisi bile çok dramatiktir…

Çok acı… İşin bir de mülkiyet kısmı var, sürgünlerden kalan malları ne oldu?

Ermeniler kitlesel olarak sürüldükten sonra mallarıyla ilgili yapılan işlem şudur: Önce ‘Malların korunması’ talimatı gönderildi. Sonra “Satmaya başlayın” dendi.
Bu dönemde 10 Haziran 1915 tarihli iki önemli talimatname vardır. Bunların biri ‘Ermenileri sürün’, diğeri de ‘Ermeni mallarına el koyun’ talimatıdır.
Devamında mülkiyeti Türkleştirmenin temeli 26 Eylül 1915 tarihli geçici kanunla atıldı, kısaca bilinen adıyla, Tasfiye Kanunu’dur. Bu kanununla, sürülen herkesin malına devlet adına el kondu. Bu mallar sonra satıldı veya hibe edildi ve sonra da, tapulama işlemi yapıldı.
Tasfiye Kanunu’nda 15 Nisan 1923’te değişiklik yapıldı ve 8 Kasım 1988’e kadar yürürlükte kaldı. Ermeniler sürüldü ve malları devlet adına gasp edildi. Ermeniler dışındaki diğer sürülenlerin mallarına Tasfiye Kanunu kapsamında el konuldu. 1915’ten 1920’ye kadar olan süreçte kitlesel olarak, toprağından kopartılan Ermeniler’dir. Kitlesel olarak imha politikalarının bir diğer kurbanı da Rumlar’dır. Aslında Anadolu’da gayri Türk tüm halklar bir biçimde İttihatçıların sürgün politikasının kurbanı olmuştur. Esas itibariyle bundan en çok mağdur olan Ermeniler’dir, ata toprağında yaşamaz duruma gelmişlerdir.
Ermeniler Halep’e doğru sürülürken, sevk yolu boyunca öldürüldüler…
Köyde yaşlılarla sözlü tarih çalışması yaptığımda dinledim, onların büyüklerinden anlattıklarını…
Bizim köyün ağası Battal Ağa’nın da ismi Malta’daki soruşturmalarda geçiyor ve Mavi Kitap’taki yazılanlar da anlatımları destekliyor…
Sevkiyatın yapıldığı yol boyu, eşraf tiplerin Teşkilatı Mahsusa elemanlarınca görevlendirildiğini düşünüyorum…
Ermeniler’in soylarını topraklarında sürdüremez hale getirmesi zaten Ermeni soyunun kırımıdır…
Buna birisi karar versin, bir mahkeme bunun adını koysun diye bir tartışmaya gerek yoktur. Mevcut durum fiilen ortadır, artık Ermeniler ata toprağında yaşayamıyor…

Demokrasisiz Cumhuriyet

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, süreç nasıl işliyor?

Ankara’da hükümeti ve Meclisi oluşturan kadrolar, dünkü İttihatçılar’dır.
İttihatçılar’ın temel yaklaşımı da, Türk milliyetçiliğini egemen kılmaktır. Her ne kadar Erzurum Kongresi’yle başlayan süreçte ilk başlarda Kürtler’le bir temas varsa da, bu sonrasında devam ettirilmemiştir.
Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal, Elcezire Komutanına Kürtlere özerkliği öngören 26 Haziran 1920’de bir talimatname göndermiş olsa da ve bazı milletvekilleri Meclis’te “Ben Kürdistan mebusuyum” deseler de, en ufak mesafe kat edilememiştir. Yeni çalışmamda “Kürdistan mebusuyum” ifadesinin bulunduğu tutanakları yayınlayacağım. Kürt mebuslar, genellikle hâkim söylemin etkisinde kalmışlardır. Böylesi bir konumda olsalar da, maalesef birinci dönem Bitlis Mebusu Yusuf Ziya, Dersim Mebusu Hasan Hayri 1925 sonrasında idam edilmişlerdir.

Cumhuriyet, 1915’lerdeki o kanlı dönemin ardından farklı bir bakış açısı geliştirmiyor mu?

Cumhuriyet’in ilanından önce 1921 Anayasası’nda sanki İttihatçıların yaptıklarından ders alınmış gibi bir 11’inci madde vardır. Bu madde vilayetler düzeyinde bir federasyon öngörüyor.
Çoğulculuğu ön gören bu madde uygulanmamıştır. Hatta Cumhuriyet’in ilanını öngören değişiklikle de, bu madde uygulanmadan 1921 Anayasası’ndan çıkarılmıştır. Bir anlamda Cumhuriyet’le çoğulculuğu içeren demokrasinin varlık temeli kaldırılmıştır. Ardından Dersim Kırımı’na kadar giden Kürtler’e yönelik bir devlet faaliyeti içine girilmiştir.
Cumhuriyet ilanı öncesinde Ermeniler’den ve diğer sürülenlerden kalan mallarla ilgili önemli bir yasal değişiklik de yapılmıştır.
15 Nisan 1923’te 333 no’lu kanunla 26 Eylül 1915 tarihli ‘Tasfiye Kanunu’nun bazı maddeleri değiştirildi. Böylece Cumhuriyet, ‘öteki’nin mülkünü tasfiye sürecini aynen devam ettirmenin de politikasıdır.
Öyle bir kanun hazırlandı ki, “sahibi başında olmadığı her mala devlet el koyar” sistemi getirildi.

1920’lerin sonuna gelindiğinde, artık ‘öteki’nin mülkiyetinden satılan, hibe edilen ve el konulanlarda işin tapulaştırma sürecine girilmiştir. Bu sefer tapulaştırma ile ilgili kanunlar çıkartılmıştır. Hatta öyle kanunlar yürürlüğe konmuştur ki mesela ‘hukuki değerini kaybetmiş tapuların imha edilmesi’ de bunlardan biridir. Bu kanunla çok kısıtlı olduğu halde tapuda kayıtlı mülklerin geçmişi yok edilmiştir.

Türk Burjuvazisinin Gaspı

Tapu imhası mülkiyetin el değiştirmesini kolaylaştırıyor olmalı.
1915’te Osmanlı sanayisinin sermaye ve emek dağılımında Türk ve Müslüman olanların payı yüzde 15’tir. Esas olarak sermayenin hâkimi yüzde 50 ile Rumlar’dır. 1915 Ermeni soykırımı ve ardından Rum mübadelesiyle, 1915’te Osmanlı sanayisinde yüzde 15 olan Türk ve Müslümanların payı, 1930’lara gelindiğinde yüzde 80-90’lara çıkmıştır.
Bunun sonucu olarak İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası’nın tüzüğünde öyle hükümler vardır ki, yönetim kurulu üyesi olabilmek için ‘Türk olmak’ şartı getirilmiştir.
Tarihi materyalizm açısından bakıldığında burjuvazinin sermaye birikiminin kaynağı bir önceki sistemin egemenlerinin elinden alınan kaynaktır. Türkiye’deki duruma baktığımızda, Türk burjuvazisinin sermaye birikiminin kaynağınıysa Hıristiyan sermayesi oluşturmaktadır. Yani Türk burjuvazisinin sermaye birikimi, sınıfsal bir el değiştirme değil, ‘öteki’ sermayedarın varlığına el koyma temelinde oluşmuştur.
Bugünkü Türk sanayisinin marka üretememesinin, yeterince patent alamamasının temelinde, 1915’ler ve 1920’lerde uygulanan gasp politikasının yattığını düşünüyorum.
1960’lı yıllarda Türkiye, Güney Kore’ye kıyasla daha iyi durumdayken, bugün Güney Kore, Türkiye’yi geride bırakmıştır. Ayrıca Güney Kore, dünya marka liginde önemli bir yerdeyken, Türkiye ise hayli geride kalmıştır.
Herhalde bu, bir tesadüf değildir.

nevzatonaran3

Yerelde Barışmalıyız

Bu halde tarihle yüzleşmek demek, bir anlamda bu acılarla yüzleşmek olacak. Bu, bize ne kazandıracak?

2015 ile ilgili Ankara ile Yerevan arasında devletler düzeyinde anlaşmış olsa dahi, tam olarak barış sağlanmış olmaz. Bu merkezi düzeyde anlaşmanın yanı sıra, yerelde de bir ortam yaratılmalıdır.
Saygıyla andığım Hrant Dink zamanında 3 Mart 2006 tarihli Agos’ta yazmıştım ‘Yerelle barışmalıyız’ diye. Bundan kastım şu; bugün, yaşadıklarından dolayı kimliğini gizleyen Ermeniler var. Müslüman olmuş ama etnik köken olarak Ermeni. Kimliğini gizleyenlerin de rahatlıkla kendilerini ifade edeceği bir ortamın sağlanması lazımdır.
Aynı zamanda mülkiyetlerle ilgili o mülkiyetlerin sahiplerinin oturup konuşabileceği bir masa kurmalıyız. Tasfiye süreci ile ilgili devletin oluşturduğu Tasfiye Komisyonu’nun evrakı açılmalıdır. Tabii ki komşumuz Ohannesler ailesi bizim köye gelmeli ve mülkünü alanlarla oturmalı ve konuşmalı. Bu çok hayali gibi geliyor, ama barış için bunu yapmak zorundayız.
Ermeniler genelde Arjantin’de, Amerika’da da yaşasa, ailesi buradan hangi vilayetten gittiyse oranın ismiyle anıyor ve “Malatyalıyım, Maraşlıyım, Muşluyum…” diyorsa, bunun gereği yapılmalıdır. Kimlik cüzdanı vermek kolayca yapılabilecek bir iş, ardından mülkleriyle ilgili konuşmak lazım.
Bu devlet Uzanlar’la 100 milyar dolar için masaya oturdu. Hatta 2001 Şubat bankacılık krizinde 20 hortumcu bankacının 60 milyar doları halka fatura edildi. Bunlar yapılamayacak şeyler değil. Asıl bu mallara el koyan devlettir. Devletten sonra eşrafın satın almaları olmuştur. Bu hayalcilik gibi gelebilir, ama sorunu çözmek için bunları düşünmek zorundayız. Böylece insanlar kimliklerini rahatça ifade edebilir. Benim sözlü tarih çalışması yaptığım Ermeni bir ana, Müslümanlaşmış. En büyük isteği Hac’a gitmekti. “Müslüman olduk artık ama etnik kimliğimiz Ermenidir” diyebilmeli hatta Hıristiyan kimliği almak isteyene de kolaylık sağlanmalıdır. Bunun için orada eğitim sisteminin kurulması lazım. Mesela Dersimli Ermeniler Derneği başkanı, kimliğini değiştirip yeniden Hıristiyan oldu. Ama çocuğunu Ermeni okuluna yollayamıyor.
Ankara, hem işine geldiğine göre “Lozan şöyle veya böyle” diyor, hem de Lozan’ı delmekten geri kalmıyor.
Lozan’da, Ermeni, Rum, Yahudi gibi tanımlama var demek, aslında Lozan’ı delmektir. Lozan’daki tanımlama, ‘Müslüman ve gayri müslim’dir. Lozan kapsamında bugüne kadar Süryaniler’in eğitim hakkı gasp edilmiştir.
Kürtlerin ve Çerkezlerin eğitim hakkı bir insan hakkıdır. Bunlar yerelde barışmanın önünü açar.
Türkiye’nin kazanması için Türkiye’de yaşayan her kimliğin kendi rengiyle var olması lazımdır. Sen anadilini unut, sen kimliğini unut gibi şeyler insani değildir, vicdani de değildir.
Son bir asırdır Türkler hâkimdi, şimdi de Kürtler hâkim olsa bakalım. Dense ki “Sen Türkçe konuşmayacaksın” hadi bakalım. İnsansın, nasıl empati yapıp karşındakinin ne hissettiğini düşünemezsin.
Her insanın kimliğiyle yaşama hakkına saygılı olmalıyız. Asırlık geçmiş, her insanın kimliğiyle yaşatılmamasının acı örnekleriyle doludur.

Bir Ağıt Anlatır Her Şeyi Dile Yaman
Özetle iki cilt: 1200’ün üzerinde sayfa. Bütün kitabın içeriğini anlatma şansımız yok. Son sözü bu topraklardan şu ya da bu nedenle uzaklaştırılan tüm sürgünler için bir Ermeni ağıtıyla söylüyoruz:
Ben bir garip bülbülüm
Bağımdan uzaktayım
Cennet gibi hoş kokulu
Gül bahçemden uzaktayım
Kaba, zalim, anlayışsız
Bağbanımdan uzaktayım
Evimi, barkımı bırakmışım
Her şeyimden uzaktayım
Dile yaman, güneş açmış Van Gölü’nde
Dile yaman, seni sevdim güz rüzgârıyla

*Fotoğraf: Berge Arabian

**Bu yazı Mesele’nin 88. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir