İsmet Akça: “Sol, Gezi ile Güvencesiz Kesimleri Birleştirmelidir”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Röportaj: Yunus Öztürk

İsmet Akça, Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir. Çalışmaları Militarizm, Kapitalizm, Devlet, Türkiye’nin siyasal sosyolojisi gibi alanlardadır. Sorularımıza sadece bir akademisyen olarak değil, aynı zamanda 1990’lı yıllardan itibaren öğrenci hareketi, sosyalist hareket ve kamu emekçileri hareketi içinde aktivist olarak yer almış biri olarak yanıt verdi

Son yıllarda son 30 yıldır hiç görmediğimiz tipte kitle eylemlerine tanık oluyoruz. 12 Eylül askeri darbesinin ardından sokağa çıkan sınıf hareketini, sosyal hareketleri karşılaştırmalı olarak ele almak istersek, neler söyleyebiliriz?
12 Eylül her zaman fetişleştirilmemesi gereken bir milat. 12 Eylül’le beraber Türkiye bir geçiş yaşadı. Aslında Latin Amerika örneklerinde benzerlerini gördüğümüz gibi bir geçiş yaşadı. 1973’te Şili’de, 1976’da Uruguay, Arjantin’de gördüğümüz tarzda bir geçiştir bu. Bu kapitalizmin yeni bir evresine, neoliberalizme geçiş dönemiydi. Sınıfsal güç ilişkilerinin yeniden yapılandırıldığı, devletin bütün kurumsal mimarisinin yeni sınıfsal güç ilişkilerini içerecek ve güçlendirecek şekilde yeniden tarif edildiği bir geçiş süreciydi. Hiç şüphe yok ki bu geçiş sürecinin en temel özelliği başta işçi sınıfının sosyal ve politik hareketi olmak üzere tüm sosyal ve politik hareketleri disiplin altına alması; siyasal alanı bu hareketlere kapatması, bu hareketlerin yeniden doğuşunu elinden geldiğince imkânsız kılmasıydı.

80’den itibaren Türkiye’de hem emek hareketine hem toplumsal harekete bakıldığında, dünyada benzer ağır darbeleri yaşamış ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’deki dağılmanın ve toparlanamamanın çok daha keskin olduğunu görüyoruz. Tabii ki 30 yıl zarfında farklı dönemlerde farklı yükselişler var, hiç yaprak kıpırdamıyor değil ama farklı yerlerle karşılaştırdığımız zaman Türkiye’de daha sınırlı kalıyor.

Bunu sadece 12 Eylül’ün Türkiye’deki şiddet dozuyla açıklayamayız. Şiddet dozu çok daha sert olan Latin Amerika’da Arjantin gibi, Şili gibi ülkelerde, askeri darbeler sonrasında bir toparlanma olabiliyor. Neyle açıklayabiliriz? Birincisi, Türkiye solunun şu muhasebeyi yapması gerekiyor. Türkiye devrimci solu sonuçta 12 Eylül’e zaten bir ideolojik/politik kriz içinde yakalandı. Bu çok uzun ve detaylı bir tartışma; üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Hani özellikle 80 sonrasında öyle ya da böyle 80 öncesindeki geleneklerin bir şekilde kendini devam ettirdiğini düşünürsek bu krizin nasıl bir şey olduğunu, 12 Eylül sürecinde iyi hesaba katmak lazım. İkincisi de, 12 Eylül, arkasından gelen yeni sağ siyaset vs. bir şekilde Türkiye toplumunda belli meselelerde ideolojik hegemonya kurabildi; bunu atlamamak gerekiyor.

Buna rağmen 1980 sonrasına baktığımızda belki de 2002 AKP dönemine, yani son 11-12 yıla gelene kadar, Türkiye’de neoliberal kapitalizm altında yaşanan sürecin siyasal anlamda hegemonyasının çok da tesis edilemediğini gördük. Yani ne oldu? 1983 seçimlerinde ANAP’ın tek başına iktidar olması ama 87’den itibaren sürekli oy kaybetmesi, 89 ve 91 seçimlerinde iktidarı kaybettiği süreç yaşandı.

90’lardaki tamamen parçalanmış siyasal alan, tam bir hegemonya krizinin olması yani özellikle emek alanı, sınıf siyaseti alanında tamamen IMF politikalarına kilitlenmiş Ortodoks neoliberal politikalar, diğer kimlik sorunları ve Kürt sorunu konusunda ordunun bu alanları güvenlikleştirmesi karşısında bir şey denememesi, siyasal alanda bir hegemonyanın tesis edilememesine yol açtı.

Bütün bu sürece baktığımızda Türkiye’de sosyal hareketin yanında emek hareketinin de yükseliş dönemleri var. Yani ANAP’ın egemenliği tesis edememesinin en önemli unsurlarından bir tanesi Türkiye’de neoliberalleşme süreci çok fazla sınıfsal dışlayıcılık üzerinden gitti. Buna ilk cevap da herhalde 1989 Bahar Eylemleriyle geldi. Uygulanan politikalara sokağa dökülerek gösterilen tepki, emek hareketinin 12 Eylül’den sonra yeniden yükselişiydi.
89’daki süreci şöyle düşünmek lazım: Emek hareketi, daha önce kazanmış olduğu mevzilerden koparılma hamlelerine karşı, özellikle ANAP iktidarı döneminde uygulanan politikalara cevap verdi. Savunma stratejisi. Ama güçlü şekilde daha önce kazanılmış mevzileri elinde tutabilmek üzere bir eylemlilik süreci yaşandı.

Bir tür 12 Eylül’ün rövanşı diyebilir miyiz?
Tabii ki, 12 Eylül sonuçta emek hareketini püskürtüyor ve sonuçta ciddi bir dağılma yaşanıyor.

Bununla birlikte neoliberal kapitalizmin yerleşmesi öyle frensiz de gidemiyor, kontrolsüz bir hızla da gerçekleşemiyor çünkü bir önceki dönemde işçi sınıfının mücadeleyle devletin kurumlarına kazdığı kazanımlar var. Örneğin, idari yönden özelleştirmeleri Türkiye çok yavaş yapabiliyor. 90’larda bile hızı hâlâ çok zayıf. Çünkü niye? Sizin idari yargınızda oluşmuş içtihat var ve bu bir önceki dönemin, 80 öncesinin sınıfsal güç ilişkileriyle, tutulmuş mevzileri içeriyor. “Kamu yararı” gibi bir kavram oraya kazınmış durumda.

Dolayısıyla emek mücadelesi buralara kendi rengini verebilmiş, gücünü kazıyabilmiş. Tutamak noktaları oluşturabilmiş. Kolayca sökülüp alınmasını engelleyici içtihatlar oluşturabilmiş. Yine aynı örnekten gidersek Türkiye’de özelleştirme süreci başka ülke örnekleriyle karşılaştırıldığında çok yavaştır; hem işçi hareketi buna direnmiştir hem de buna direnirken bir önceki dönemin güç dengeleri içerisinde oluşmuş yargı kararları vardır.

12 Eylül’ün üzerinden buldozer gibi geçmeye çalıştığı emek hareketinin ANAP iktidarı sırasında yeniden ve daha da ileri düzeyde haklarından mahrum edilme sürecine emekçilerin verdiği bir tepkidir 89 Bahar eylemleri. Neoliberal saldırıya bir “dur” demiştir ve bu süreci yavaşlatmıştır.

89’u dönüm noktası olarak alacaksak 90’lı yıllarda biz neyi görüyoruz? Büyük oranda finansal liberalizasyona dayalı sermaye birikim süreci, ekonominin sıcak para girişlerine bağlı olması ve kırılgan bir ekonomi, finansal birikim rejimine bağlı bir Türkiye kapitalizmi. Bu kapitalizmin işçiler ve köylüler açısından yeniden dağıtım politikalarında çok başarısız olduğu süreç. Bunu takip eden sağda ve solda siyasi parçalanmalarla birlikte bir hegemonya krizi. Neoliberalizmin dışladıklarına cevap veremeyen merkez sağ ve solun olduğu bu dönem ve Kürt sorununda iç savaş yaşayan bir Türkiye’den söz ediyoruz. İç savaş yürütülürken hem de neoliberal politikaların uygulanması, hegemonyayı zorlaştırdı. Ortaya çıkan boşlukta ordu merkezli, otoriter bir devletin temel yönetme aygıtı olarak ön plana çıkmasına imkân tanıdı. Bu dönemde bir yandan neoliberal politikalar süreklilik kazandı, özellikle finans alanında ve emek karşıtı politikalarda bu çok netti, diğer yandan iç savaş politikalarının keskinleşmesiyle birlikte ordu merkezli devlet biçimiyle süreci yönetmeye kalkışılan bir döneme geçildi.

Aynı dönemde, 89 ile başlayan işçi hareketi dalgasının ardından ki, 91’deki DYP-SHP iktidarı bu dalgaya cevap vermek üzere yeniden dağıtım politikaları izlemek zorunda kalmıştı, ancak 1994 krizi bu kazanımları yeniden silip süpürdü, bu dalganın ardından 90’larda toplumsal mücadelede bir hareketlilik var. 1990’larda ayrıca kamu emekçileri hareketi var. Sendikanın yasak olduğu dönemde, fiili-meşru mücadelenin yarattığı ve yükselttiği kamu emekçileri hareketi var. Yine bir damar olarak Kürt hareketinin yükselttiği mücadele var. Oldukça önemli bir öğrenci hareketi var. Öğrenci hareketinin son en büyük yükselişi diyebiliriz. Bugün hâlâ bu çapta birleşik bir öğrenci hareketi göremiyoruz. Sokakta olan, eyleyen, yüksek öğretimin neoliberal dönüşümünün ilk adımına, harçlara tepki gösteren öğrenci hareketi var.

Özetlersek, 90’lar hem bir hegemonya krizinin, ordu merkezli otoriter devlet formunun, ben ona “neoliberal milli güvenlik devleti” diyorum, diğer yandan da aşağıda, oldukça güçlü toplumsal hareketlerin olduğu bir dönem.

90’ların neoliberal milli güvenlik devleti, liberal ve sol çevrelerde genellikle kimlik meselelerine, İslamcılara, din meselesine müdahale eden, Kürt meselesine müdahale eden bir form olarak düşünülüyor. Aslında öyle değil, bu aygıt sadece ordudan müteşekkil değil, emniyet aygıtının 90’larda gördüğü işlevi hatırlayalım, bütün toplumsal hareketleri bastırmaya yönelik otoriter devlet formuydu bu aynı zamanda. 80’lerin sonundan itibaren hareketlenen, her ne kadar savunmaya yönelik perspektifiyle olsa da bir işçi hareketi, kamu emekçilerinin sendikalaşma hareketi, güçlü bir öğrenci hareketi ve kendi özgül sorun alanıyla, toplumsal alandan silahlı harekete kadar uzanan bir Kürt hareketi. Muktedirlerin bunu yönetecek bir hegemonya projesini geliştiremedikleri koşullarda ise, ordu merkezli otoriter devlet yapılanması karşımıza çıktı. Hegemonya kuramadığı için baskıyla kontrol etmeye çalıştı.

90’lar aynı zamanda Türkiye sosyalist solu açısından da yeni arayışların şekillendiği bir dönem oldu. Burada ÖDP sürecini dikkate almak gerekiyor. 60’larda TİP’in oynayabileceği imkân gibi, işçi sınıfının politik hareketinin rolünü oynayabilecekmiş gibi ortaya çıkan bir ÖDP hareketi var.

İçinde olduğumuz sıralarda göremediğimiz ama şimdi dönüp baktığımızda daha rahat ifade edebileceğimiz gibi, 1996 ÖDP deneyimi otoriter devlete karşı çok fazla siyasal demokrasi merkezli bir muhalefet kuran parti konumundaydı. Mevcut emek hareketini, toplumsal hareketi çok fazla birleştiremeyen, buna uygun siyasal stratejiyi inşa edemeyen eksik bir perspektif içinde oldu. 90’lar bütün hareketliliğin ordu merkezli devlet yapılanmasıyla bastırılmasıyla geçti.

2001 krizi, Türkiye’de neoliberal kapitalizmin işlemediğinin ifşası oldu. Türkiye solu, toplumsal ve siyasal hareketi hazırlıksız yakalandı. Çok ciddi esnaf hareketleri ortaya çıktığında birçok çevrede “bunlar zaten milliyetçi, faşist” diye geçiştirildi. Oysa bunlar Türkiye’nin önemli kitlesel hareketlerinden biriydi.

Bu konjonktürde AKP gibi bir seçeneğin ortaya çıkması nasıl oldu? AKP’nin iktidar dönemine nasıl geçildi?

Bu dönemde AKP yeni bir hegemonya projesi ile ortaya çıktı. Türkiye siyasal İslamcılığından gelen fakat daha çok merkez sağa doğru bir miktar yol kateden AKP’nin yaygın bir hegemonya projesi var. Türkiye emekçi sınıfları üzerinde önemli bir hegemonya tesis eden bir siyasal iktidar ve Türkiye neoliberal kapitalizminin yönetilebilir kılındığı döneme geçildi. Bu aynı zamanda dünya kapitalist ekonomisinde kırılganlık barındırmakla birlikte bir genişleme evresine denk geldi.

2002-2003’ten sonraki sosyal hareketlere baktığımızda ise, yer yer küçük kıvılcımların çaktığı, bu kıvılcımların sayısının yıllar ilerledikçe giderek arttığını görüyoruz. Özellikle emek hareketinin içinde farklı direniş örnekleri ortaya çıktı, fakat bunların bir kaba akarak daha farklı bir hale dönüşemediği bir dönem oldu. Yavaş yavaş daha güçlü direnişlerle birlikte oluşan birikim, en büyük kırılmasını, iç patlamasını TEKEL işçilerinin 2009 sonunda başlayan ve 78 gün boyunca Ankara’nın merkezini işgal edip, emeğin kamusal alanını yaratan mücadelesinde açığa çıkarttı.

Bu hareket hem bir yandan Türkiye’deki neoliberal kapitalist politikalara karşı bir cevaptı. AKP özellikle işçi sınıfının örgütsüz, enformel kesimleri üzerinde güçlü bir hegemonya tesis ederken daha örgütlü, formel emek üzerindeki güvencesizleştirme merkezli saldırılarını da daha yoğunlaştırmıştı. Bu saldırılara karşı TEKEL direnişi ortaya çıktı. TEKEL direnişi var olan küçük küçük direnişleri birleştirici ve onu başka kanala sevk edici bir potansiyeldi, ihtimaldi.
Diğer yandan, iktidar açısından şu olmaya başladı: 2008 krizi, dünya kapitalizminin kriziydi ve 2002-2008 arasındaki sıcak para girişinin rahatlattığı ekonomiye göre daha sıkıntılı bir dönemdi. Hemen şunu kaydetmek lazım: AKP’nin tek oy kaybettiği 2009 yerel seçimleridir. Bu oy kaybının bir nedeni AKP’nin izlediği Kürt politikasıyla bölgede büyük oy kaybetmesi ise, diğeri ekonomik krizin üretim sektörünü vurması sebebiyle çok fazla işçi çıkartmanın, işsizliğin yaşanmasıydı.
2008 krizi sonrası AKP, temel birikim stratejisini kentsel alanın doğrudan, çok sert yöntemlerle birikim sahasına dönüştürülmesine yöneltti. “İnşaat ya Resulallah” diye güzel ifade edilen süreç belirleyici hale geldi. Sermaye birikimi açısından, kent ve inşaat meselesi, özellikle 2008 krizinden sonra Türkiye’deki sermaye birikimi açısından en kilit meseleyi oluşturdu.

AKP 2007 seçimlerinden sonra, Gülen Cemaati ile ittifak içinde, zaten kontrol ettiği emniyet teşkilatının yanı sıra daha önce Kemalist bürokratik kadroların kontrol edebildiği yerleri, Cumhurbaşkanlığını, ardından YÖK’ü ve 2010 Anayasa referandumu sonrasında da yüksek yargıyı tamamen kontrolü altına aldı. Böylece, AKP-Gülen ittifakı devlet aygıtı içinde de hegemonyasını tesis etti. Şöyle bir süreç başladı: AKP artık kendi suretinde bir Türkiye yaratmaya girişti.
AKP bir yandan kentsel alanı merkezine alan ve otoriter bir şekilde oluşturulan sermaye birikim stratejisi, diğer yandan İslami muhafazakârlığı daha fazla devreye sokarak kendi suretinde bir Türkiye yaratmaya çalıştığı otoriter uygulamaları, toplumun farklı kesimlerinin yaşam alanları, yaşam tarzları ve emek süreçleri üzerinde çok ciddi baskılama yarattı. Gezi’deki patlamaya gelen sürecin arka planını bu dinamiklerde görmek gerektiğini düşünüyorum.

Gezi beklenen bir şey değildi sanırım. Gezi, kendi suretini yaratmak isteyen AKP’nin otoriteryan baskılarına karşı gösterilen tepkiydi. Yaygınlığı, süresi bakımından da TEKEL eyleminden sonra AKP üzerinde etkisi son derece büyük olan bir isyandı. Buna AKP’nin cevabı daha da otoriterleşme oldu. Biraz daha Gezi’nin dinamiklerini açabilir misin? Gezi’nin toplumsal bileşenleri nelerdi, Gezi’nin politik duruşu neydi?

Birisi biz Gezi’yi bekliyorduk derse hiç inandırıcı olmaz. Türkiye sosyalist solunda kimse bunu öngörmüyordu. Olup biten karşısında herkes şaşkınlık içindeydi. Gezi’nin toplumsal bileşenini nasıl görmek lazım? Zorlayabilirsiniz, sınıf kavramını şöyle tarif ettiğinizde ona orta sınıflar demeyelim de işçi sınıfının bir parçası diyelim diyebilirsiniz. Yok, öyle demeyip çok muğlâk bir kavram olarak orta sınıf kavramına meyledebilirsiniz. Bence bu tarz tanımlama yapmak, analitik olarak kategorilerin tarifini değiştirmeye çalışmak gerçek süreçleri anlamamıza imkân tanımayacaktır. Eğer şu söyleniyorsa, Gezi öncelikli olarak işçi sınıfı hareketinin öncülük ettiği bir sosyal patlamadır, buna katılmıyorum. Gezi’nin talepleri itibariyle de işçi sınıfı ve emekçilerin talepleriyle harekete geçtiği söylenemez. Gezi’yi muğlak bir orta sınıf kavramına hapsetmeye kalkan okumalara da katılmıyorum diğer yandan.

Gezi gerçekten sınıfsal, sosyolojik ya da politik bileşimi itibariyle çoklu bir yapı. Gezi emekçilerin talepleri veya işçi sınıfının önderliğinde bir hareket değil. Gezi’de kim vardı? Birincisi, olağan şüpheliler vardı. Bırakın Gezi gibi büyük hareketleri, Türkiye’de her koşulda sokakta olanlar vardı. Kim vardı, örgütlü emeği temsilen KESK, DİSK, TMMOB, TTB gibi demokratik kitle örgütleri vardı tabii. Sokağa başka kim çıkar? Solun envai çeşit örgütü her eylemlilikte sokakta var olur. Yine daha önce sokakta kadın hareketi oluyordu. Bu kesimler Gezi’de yine vardı pek tabii. Gezi’yi farklı kılan neydi dersek, öncelikle Türkiye’nin farklı yerlerindeki Gezileri bir tutmamak lazım. İstanbul’daki Gezi ile Ankara’daki, Eskişehir’deki Gezi farklıydı. Ama onları bir kaba döken yanlar vardı.

Gezi’de politikleşen yeni bir kuşak, yeni bir sosyolojik kesim var. Bu kesim farklı özellikler arz ediyor. Birincisi, gençliğin politizasyonu var. Gençliği burada bir yaş kategorisi olarak kullanmıyorum ama lise çağından başlayıp belki 30’lu yaşlara kadar uzanan kuşaktan bahsedebiliriz. Bu kuşak politikleşti. Bu kuşağın en temel özelliği nedir dediğimizde ben şunu görüyorum: Bu kuşağın önemli bir kısmı hizmet sektöründe çalışan, “orta sınıf”laşan veya müstakbel “orta sınıf” olmaya çalışan ve bu sektörün aristokrasisini oluşturanlardı. Ama sürekli olarak iş güvencesinden mahrum, her an işsiz kalma riskiyle karşı karşıya olan bir kesim bu. Bunlar olduğu kadar, o hizmet sektörünün prekaryaları da oradaydı. İşsizlik, güvencesizlik koşullarında çalışan ve “orta sınıf”ın daha alt katmanlarını oluşturan; belki işçi sınıfına daha yakın kesimleri de oradaydı. Bir yandan da orta sınıflaşma vaadini her zaman içinde tutan, o vaadin sürekli içinde tutulduğu bu sosyolojik kesim, Türkiye’de beklenmedik biçimde politikleşti. Bunun üzerine düşünmemiz gerekir.

Gezi’de politikleşen cenahla buluşma konusunda Park Forumlar bir araç olarak denendi, ama söndü. Buluşmanın mekanizmalarıyla ilgili solun bir önerisi var mı?

Ne yapmalı, büyük bir soru… Bunun üzerine hep beraber düşünmemiz lazım. İstanbul için konuşacak olursam, Gezi’den atıldıktan sonra siyasallaşmanın devam ettiği yer Forumlar oldu. Ancak bu süreç sona erdi ve bu kaçınılmazdı. Forumlar bu büyüklükteki bir kitle hareketine yön veremezdi. Örneğin Taksim Dayanışması bunu bir süre denedi ama bu işlev Taksim Dayanışması gibi bir yapının taşıyabileceği bir işlev değildi. Ben sorunu politik merkez eksikliğinde görüyorum. Forumlar dolayısıyla böyle bir rolü oynayamazlardı.

Ama forumlar bize şunu gösterdi, en azından Mayıs sonundan beri sokakta ısrarla gördüğümüz bir şeyi teyit etti. Bildiğimiz anlamda, yukarıdan siyaseti, kitlelere bir şeyi dayatma tarzına dayalı siyaseti, yeni politikleşme sürecindeki kitleler kabul etmiyorlar, haz etmiyorlar. Mesela, flama nefreti, mevcut örgütlere mesafeli durma, forum gibi alternatifler arama vb. Bu mesajı dikkate almalıyız ancak şu iki tehlikeye de dikkat çekmeliyiz: Bunun şuna varmaması gerekiyor: Evet, yukarıdan siyaset, çeşitli bürokratizm biçimleri sıkıntılı ve sorunlu. Ama buraya yönelik eleştirilerin bizi örgütsüzlüğe doğru itmemesi gerekiyor. Bizim hâlâ güçlü sendikalara, güçlü politik/ideolojik merkez olabilecek siyasal örgütlere, partilere ihtiyacımız var. Paramparça değil, derli toplu olmaya ihtiyacımız var. İkincisi, özgürlükçülüğe evet ama herkesin kendi başına özne haline geldiği, bireyci savrulmaya da düşmememiz lazım, buna da dikkat etmemiz gerekiyor.

Forumlar bize şunu işaret etmeye başladı: Örneğin, 30 kişisiniz ve 30 flamayla yürüyüşe geliyorsunuz. Bunun sahici olmadığını herkes görüyor. Flama sahibi siyasal yapıların salladıkları flamaların sayısı kadar ağırlıklarının olmadığı açık bir şekilde görülüyor ve zaten buna tepki var. İnsanlar genel olarak bundan rahatsızlar, örgütlü hayattan rahatsız olduklarını sanmıyorum. Gezi sürecinin bize öğrettiği, karar alma sürecine katılmak istiyorlar, alınacak kararların, yapılacak işlerin öznesi haline gelmek istiyorlar. Dolayısıyla aşağıdan dinamiği hesaba katmayan bir örgütsel yapının, ister emek alanında ister siyasal alanda bu süreci yakalayabilmesi, bu süreçle bir bağ kurabilmesi mümkün gözükmüyor.

Doğrudan demokrasi gibi büyük laflara girmek istemiyorum ama muhataplarının sürece katılmasına imkân tanıyan, karar alma süreçlerine katılmalarını sağlayan yapılara, bunu sağlayacak kayışlara ihtiyaç var ve bu kayışların çalışması gerekiyor.

Sosyalist hareket açısından yeni politikleşen kitlelerin demokratik ilişkilerle örgütlenmesi çok önemli. Özne artık Gezi’deki kitlelerdir diyebilir miyiz?

Gezi sadece bir dinamik. Gezi tabii ki emekçilerin içinde olduğu hareket ama işçi sınıfı hareketi değil. Kavramları istediğiniz kadar zorlayın: Hizmet sektöründeki prekaryadan ya da yüzü işçi sınıfına dönük kitlelerden söz etseniz bile, bir işçi sınıfı hareketi demek mümkün değil. Bundan sonra devrimci sol siyasetin öznesi budur ve stratejiyi buradan kurmak gerekir diyemeyiz. Ama buradaki politikleşme de önemli. Bizim orayla bir ilişki kurmamız lazım.

Türkiye devrimci solu, 1990’larda da belki biraz böyleydi ama özellikle 2000’lerde muktedirler cephesinin siyasetine eklemlenmekle zamanını geçirdi. Hiçbir şekilde devrimi güncel kılacak biçimde düşünmedi. Hiçbir siyasal strateji tartışması yapmadı. Yaptığında da muktedirler cephesinin bize tarif ettiği yollardan birincisine ya da ikincisine eklemlenmek üzere yaptı. Ya da bunu hiç yapmadıysa da kafasını kuma gömerek eski halini sürdürdü.
Türkiye devrimci sol hareketinin, Türkiye sosyolojisine, sınıfsal ve siyasal güç ilişkilerine bakarak, bunu tabii ki uluslararası dinamikler içinde değerlendirerek yeniden siyasal strateji tartışması yapması gerekiyor. Lenin’i buralarda hatırlamamız gerekiyor. Bu strateji tartışmasını yapmaya kalktığımızda, Gezi’de yeni politikleşen bu dinamik kesimi hesaba katmak gerecektir.

Türkiye’de başka bir şey daha var: Yeniden TEKEL sürecinden ve onun öncesinde parlayan kıvılcımlara döndüğümüzde, güvencesizleştirme, taşeronlaştırma, çalışma koşulları üzerinde emeğin denetimini kaybettiği sınıfsal sürecin içindeki emekçiler açısından da örgütlenme ve mücadele ciddi bir ihtiyaç haline gelmeye başladı. Bugün sayısı giderek artan benzer hareketlerin ortaya çıktığını görüyoruz ve fabrika işgalleri, bir moda olduğu için yaşanmıyor. Buralarda, çeşitli düzeylerde emekçiler arasında kaynama var. Güvencesizlerin her yerde örgütlenme talebi karşımıza çıkıyor. Sanayi havzalarındaki havaya bakıldığında, kadroların işçilere gittiği klasik halden öteye, emekçilerin kadroları aramaya başladığı bir döneme giriyoruz. Benim gördüğüm şey şu: Türkiye devrimci solunun çok ciddi siyasal strateji ve örgütsel form tartışması yapması gerekiyor. Çok ciddi ideolojik/politik merkez olmaya dair tartışma yapması gerekiyor. Bunu yaparken, bir yandan yakın zamanda yükseleceğini düşündüğümüz ve emareleri bolca olan emek hareketini yeniden nasıl örgütleyeceğini düşünmesi gerekiyor. Burada özellikle neoliberal kapitalizm altında işçi sınıfının esas kitlelerini oluşturan enformel, güvencesiz kesimlerine odaklanmak, örgütlenmek önemli. Buradaki örgütlenme sendikal hareketteki daralmayı, krizi durduracaktır. Bu işçi sendikaları için de kamu emekçileri sendikaları için de geçerlidir.

Sosyalistler açısından bakıldığında, emek hareketinin bugüne kadar görece boş bırakılmış bu alanları örgütlenmeli, bu alanların stratejik önemi görülmeli ve bu alanlara yönelik emek konmalıdır. Gezi’de gördüğümüz farklı kesitleriyle “orta sınıf” da aynı güvencesizlik ve yabancılaşma sorunuyla karşı karşıya kendi emek süreçlerinde ve Gezi’yle birlikte siyasallaşmış durumda. Emek hareketiyle bu “orta sınıf” arasında bir sosyolojik ve siyasal ittifakın kurulması gerekiyor. Türkiye devrimci solu bir ideolojik/politik merkezi bu zeminde inşa ederek, bu iki kesimi aynı yere akıtabildiği zaman sınıfın bağımsız bir siyasal öznesi yaratılmış olabilir.

İki stratejik alan ifade ediyorum: Türkiye işçi hareketinde çok ciddi hareketlerin önümüzdeki dönemde yükseleceğini öngörüyorum, buralara doğru emek örgütlerini harekete geçirmemiz gerekiyor. Aşağıyı dikkate alan, oradan öğrenen aynı zamanda politik liderlik, önderlik ortaya koyabilmek illa yukarıdan bürokratizm demek değildir. Tam tersine aşağıyı dinleyerek bu önderlik inşa edilebilir. Emek hareketindeki hareketliliği stratejik olarak yakalayıp ve bunu Gezi’de gördüğümüz “orta sınıf” diyebileceğimiz, politikleşen yeni kitleyle birleştirebildiğimiz zaman, buradan devrimci bir hareketin çıkacağını düşünüyorum.

Türkiye’de ve Dünya’daki isyanların geleceğiyle ilgili son olarak ne söylemek istersin?

Dünyanın her yerinde bu tip hareketlerin olması, Mısır, Tunus, Brezilya, Yunanistan, Ukrayna vs. bu bize bir şeyi gösteriyor aslında. Emperyalizmin krizi bir vaka. Bu vaka her toplumsal formasyonda, o formasyonun kendi çelişkileri içinde açığa çıkıyor. Çok ciddi sosyal patlamalarla karşılaşıyoruz. Bunların bir kısmı daha uzun sürebiliyor kimilerinde çok daha kesintili oluyor.

Türkiye’de daha kesintili bir süreç olduğunu görüyoruz. Mayıs sonunda Gezi’de başlayan süreç sona erdikten sonra Eylül’de gelecek deniyor ama gelmiyor, bir bakıyorsunuz Berkin Elvan’ın ölüm haberiyle yeniden kitleler sokağa çıkıyor. Üç gün sonra başka bir şeyde yeniden görebiliriz. Bunu sürekli kılmalıyız.

İkincisi, sosyal patlamalarla başlayan kitlesel sokak siyaseti tabii ki çok önemli, sokak siyasetinin akacağı siyasal mecrayı belirleme konusunda ise, sol tek aktör değil. Ukrayna örneğinde gördüğümüz gibi, milliyetçi, faşist sağın da sokağa önderlik edebildiğini, belirleyici olduğunu görüyoruz.

Türkiye’de de Gezi sürecindeki tartışmaları hatırlayalım: Ben sol demiyorum ama İşçi Partisi, TGB çizgisindeki bir milliyetçilik Gezi’de rol alabiliyor. Kitleyi kanalize etmeye çalışıyor. Dolayısıyla sosyal patlamalarla sokağa çıkan kitleye oynayan siyasal aktör sayısı çok fazla.

Türkiye’de ve dünyada, küresel kapitalist krizin yol açtığı bu sosyal patlamalara solun ideolojik/politik merkez oluşturamadığı koşullarda girdiğimizi görmeliyiz. Türkiye özelinde bunun yansımalarından birinin parlamentarizm olduğunu söylemeliyim. Sokağa çıkan kitleler sandık siyasetiyle soğrulabiliyor. Özellikle AKP-CHP sıkışmasına indirgenebiliyor ve muktedirlerin parlamenter siyaseti etkili olabiliyor. Burada bir parantez açarsak, bu sıkışmadan MHP gibi bir hareketin yükselmesini beklemeliyiz. Bu seçim sonuçlarında MHP’nin yükselişine tanık olacağımız kanaatindeyim.

Sonuç olarak çok fazla siyasal aktör bu yeni toplumsal hareketliliğin içinde yer alarak, bazen sessiz kalarak, bekleyerek kitlelere oynamaktadır.

Önümüzdeki dönemde kesintili mobilizasyon devam edecek. Bu sefer, benzer ve güçlü bir mobilizasyonu emek hareketi içinde ve yakın dönemde çok daha yoğun biçimde göreceğiz. Bu konuda çok ciddi emareler var. Solun bütün bunları hesaba katarak hareket etmesi gerekiyor.

Sol Gezi’yi anlamalı, Gezi kitlesiyle bağ kurmalı ama önümüzdeki dönemde yığınağını emek hareketine; onun en güvencesiz kesimlerine yapmalı, enformel sektörde yoğunlaşmalı. Bu Gezi ile işyerleri arasında kayış olmak demektir ki, bu iki hareket birbirini besler ve bu iki hareket birbirini güçlendirir.

* Bu röportaj Mesele’nin 88. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir