Hüsnü Arkan: “Bugünün hırsızları 12 Eylül’de doğdu”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Röportaj: Can Semercioğlu

Müzisyen ve yazar Hüsnü Arkan’la yeni kitabı “Hırsız ve Burjuva”yı konuştuk. Hırsız ve Burjuva, bize Türkiye’nin son yıllarının bir resmini çiziyor. İçinde yaşadığımız sosyal ortamın nasıl bireyler yarattığını gözler önüne seren Arkan, bu ruh halinin eleştirisini, genel olarak da sistemin eleştirisini yapıyor. Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi “Hırsız ve Burjuva, neo-liberal dogmaların beslediği yeni bir ortaçağ tehlikesine dikkat çekmeyi amaçlayan, sebepsiz ve haksız zenginliği, sermaye birikimini eleştiren ironik bir roman…” Arkan bize zamanımızın kahramanlarını, zamanımızın ilişkilerini anlatıyor: kendi üslubuyla, umuduyla.

– Birçok insan sizi Ezginin Günlüğü ile tanıyor, Hüsnü Arkan deyince akla şarkılarınız geliyor, “Hoşgeldin” geliyor. Dinleyiciler, okurlar sizin yazar kimliğinizden çok da haberdar değiller sanki. Oysaki altı romanınız ve bir şiir kitabınız var. Uzun süredir de yazıyorsunuz. Yazma süreci sizin için nasıl gelişti? Neden yazıyorsunuz?

Bunun pek çok yanıtı var. Her şeyden önce kendi meselelerimi unutmamak ve tekrarlamak için yazıyorum. İçinde yaşadığım toplum da beni dürtüyor, bana her şekilde dokunuyor ve yazmam gerektiğini hatırlatıyor. Ayrıca bu etkileri dillendirmeden, anlatmadan hiçbir yere gitmemem gerektiğine inanıyorum. Bu benim için anlamlı bir uğraş. Bununla kendi anlamımı da bulmaya çalışıyorum. Okuyucuların, dinleyicilerin sayısıyla tabii ki ilgileniyorum ama bu sayıyı arttırmak için abuk sabuk şeyler yazmam.

– Hırsız ve Burjuva romanı sizin için ne ifade ediyor?

Bu romanda fazla aracı kullanmadan dünyaya bakışımı aktarmaya çalıştım. Daha çok kendim için yazdım ve kendi kendime tartıştım. Çağımızın en büyük hırsızı ve katili burjuvazidir. Halkları düşmanlık zemininde karşı karşıya koyarak bu gerçeği gizleyemezler. Yeryüzünde, bütün savaşlarda ölenlerin üstünü bayraklarla örtseniz de gizleyemezsiniz; hırsız ve katil bellidir. Böylesi bir açık çıkar ortamı yalnızca vahşi hayvan topluluklarında görülür. Vurgulamak istediğim, insan olduğumuz, vahşi doğadan kopmuş olduğumuzdur. ‘İnsanın doğası budur ve hala vahşidir,’ diyenlere inanmamak lazım. Vahşi olan aslen muktedirlerdir ve bu hep böyle olmuştur.

– 12 Eylül darbesinin gerçekleştiği saat kıçında ay yıldız lekesiyle doğmuş olan Evren karakterini nasıl kurguladınız? Bir yandan bize çok yakınken, bir taraftan da çok uzak bir karakter.

Hepimiz gibi Evren de çevresinin ürünü… Çalınmış mal satan bir adam; büyüdüğü mahallede bu mallar sokakta satılıyor. Çalınmış mal satan adamlar aşık olmazlar, adalet üstüne düşünmezler, küçük bir kızla arkadaşlık etmezler, iyilikçi olmazlar diye bir şey yok. İnsan bütün sınıflarda katmanlıdır. Sosyolojinin kategorize etme eğilimi edebiyatta kayda değer bir yarar taşımıyor. 12 Eylül günü doğmuş olmasıysa tabii ki bir rastlantı değil. Bugünün hırsızları 12 Eylül’de doğdu.

hırsızveburjuva

 “ÖZGÜRLÜK VE ADALET MÜMKÜN”

– Aşk dediğimiz, arzu dediğimiz şeyler günümüzde Evren’le Gülgün’ün yaşadığı türden şeyler mi, yoksa Yeşilçam filmlerindeki gibi mi? Hangisi gerçek?

Herkes aşkı farklı deneyimlerle yaşıyor. Bu deneyimlerin hepsi gerçek. Aynı adam ya da aynı kadının farklı yaşlardaki deneyimleri de farklıdır. Bunlar da gerçek… Bu yüzden, aşk hakkında genel tanımlar yapmak bana gerçekçi bir tutummuş gibi görünmüyor. Ama öte yandan insan, yaşadığı dönemin ve çevrenin belirleyiciliğinden de kurtulamıyor. Bu yanıyla aşk, çevrelerin ve dönemlerin izlerini taşıyor. 1968 Fransası’nda yaşasaydık algılarımız daha farklı olacaktı. Hatta üç beş yıl sonra, geçen Haziran ayının öncesiyle sonrası arasında bile bir algı farkı olduğu söylenirse hiç şaşırmam.

Türkiye bu konuda da büyümesini tamamlayamamış bir çocuk. Cinselliğin üstü günahla, ayıpla, töreyle kapatılıyor. Bu yüzden cinayetler işleniyor. Bu da gerçek.

– Hırsız ve Burjuva’da aslında hiçbirimizin çok da uzak olmadığı ilişkiler yumağıyla karşı karşıyayız. Sanki ruh halimizi betimliyor. Kitabınızda aktardığınız türden ilişkilerden nasıl kurtulabiliriz?

Burjuvazi ve hırsızlar, çıkar ilişkilerinden hiçbir zaman kurtulamayacak. Daima kazanmak, hep kazanmak ve hep namussuzca kazanmak isteyecekler. Ve bu durumun insanın doğasında olduğunu hep söyleyecekler. Çoğunluğun neyi seçeceğini ise bize hayat gösterecek. Tabii, kendiliğinden göstermeyecek. Biz talep edeceğiz, çoğunluk talep edecek. Özgürleşmeyi isteyeceğiz. Daha çok yenecek ve çok yenileceğiz.

– Ne hırsız ne de burjuva olmadan yaşamak mümkün mü sizce?

Dünyada milyonlarca işçi, memur, çalışan böyle yaşıyor. Türkiye’de de böyle yaşıyor; demek ki mümkün. Hatta hırsızlığın mağduru oluyorlar, aldıkları ücretten daha çok vergi ve sigorta primi ödüyorlar. Bu durumun ve bu sistemin dünyanın doğal hali olduğuna inanmamızı istiyorlar. Dünyanın doğal hali eşitsizlik ve adaletsizlikse bunu değiştirmeliyiz. Bizden adil olanla olmayan arasındaki farkı kavrayamayan maymunlar gibi yaşamamızı istiyorlarsa böyle yaşamayı reddetmeliyiz. Çünkü özgürlük ve adalet mümkündür.

– Kitabınızda ironiyi çokça kullandığınızı gözlemledim. Özellikle Hadim Bey ve Eyüp’ün diyalogları çok ilginçti. Günümüzde de, bilhassa Gezi’den sonra, eleştirinin dilinin ironiye dönüştüğü fikri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türk Edebiyatı ironi açısından yoksul sayılmaz. İşgalci Timur’a, “bu halka bir fil az, daha fazlasını gönder,” diyen Nasrettin Hoca’dan başlayabiliriz. Hasmın, rakibin, düşmanın dilini kullanmak, onun silahını elinden almaya benzer. O kadar ki, bir daha öyle konuşamaz hale gelirler. Gezide söylenen “sık bakalım” şarkısı Başbakan’ı eminim ki çok üzmüştür. Çünkü bununla baş etmeleri mümkün değil. Ancak baş ediyormuş gibi görünebilirler.

Hırsız ve Burjuva’da ironi, romanda söyleyiş özelliği olarak tercih ettiğim bir şey. Ama romanın bütününde de bir anlam özelliği haline geldi.

– Biraz da müziğe dönecek olursak… Şarkılarınızda birçok farklı duyguya, umuda, yeni bir dünya tasavvuruna ilişkin çokça şey bulabilmek mümkün. Günümüzde müzik, sistemin karşısında durmak için nerede yer alıyor sizce?

Bu konuda bir genelleme yapılabileceğini sanmıyorum. Her müzisyen nerede duracağına kendisi karar veriyor. Ben de burada duruyorum. Bunun müzisyenliğimle de çok fazla ilgisi yok. Daha çok yaşam biçimimle, çevremle, algılarımla ve bakış açımla ilgili bir şey.

– Son olarak, neredeyse bir yıldır Türkiye’de yaşananlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Nereye doğru gidiyoruz?

Geçen Haziran’daki hareketin 12 Eylül’ü bitirdiğini düşünüyorum. Şimdi bunun yerine ne koyacağımız önemli. Yeni bir 12 Eylül’ü mü yoksa özgürleşmeyi mi? Benim okuduğum siyasi, sosyal görüngülerle bize dayatılan ve çoğunluğun eğilim duyduğu teşhisler aynı değil. Bize dayatılan, dünyayı ve ülkemizi temel olarak doğu-batı eksenindeki çatışmalarla anlamamız gerektiğidir. Böyle anlarsak olan biteni bütünüyle kavrayabileceğimizi sanmıyorum. Yeni zenginlerin, yeni muktedirlerin siyasi araçlarla yaratılması, dünyada yeni bir şey değil. Bismarck dönemi, Napolyon dönemi bundan farklı değildi. Türkiye’de de örneklerini defalarca gördük.

Taksim’e cami yapacağız diyorlardı. Şimdi AVM yapacağız noktasına geldiler. Bu Müslümanca bir seçim değil. Doğu-batı karşıtlığıyla açıklanabilecek bir seçim de değil. Bu tam olarak, kentleri rant kaynağı gibi gören sınıfsal bir davranış özelliği. Gezi direnişi bu seçimi teşhir etmiştir.

* Bu röportaj Mesele’nin 88. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir