Alper Taş: “Birleşik Muhalefet için ön koşulsuz birlikte yürümeye hazırız!”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Röportaj: Yunus Öztürk

Alper Taş, malumunuz: ÖDP Genel Başkanı. Sadece bu kadar da değil. 1990 yılların öğrenci hareketi içinde yer almış bir sosyalist. ÖDP’nin her düzeyinde faaliyet yürütmüş bir partili. Meseleye sadece toplamda sol muhalefetin önündeki sorunlar üzerinden bakarak ve bu sorunların çözümünde bir “parti” dayatmasında bulunmadan bakabilen biri. Gezi’nin öne çıkardığı yeni duruma uygun bir hareketin örgütlenmesine ön koşulsuz girişilmesinden yana. Alper Taş ile ÖDP Genel Başkanı olmasından çok, söz konusu sorunlara kafa yoran bir devrimci olarak sohbet ettik. Gezi’yi ve yeni sokak hareketlerini, sosyalist hareketin durumunu, tabii ki ÖDP’yi ve mücadelenin geleceğine dair önerilerini konuştuk.

Yıllarca tüm konuşmalarımıza “12 Eylül” ile başlardık. 12 Eylül şunu yaptı bunu yaptı derdik. Bizi “siz 12 Eylül öncesine dönmek istiyorsunuz” diye sıkıştırırlardı. Evet diye yanıtlardık; 12 Eylül öncesine dönmek istiyoruz. Şimdi Gezi ile söze başlıyoruz. Daha umutluyuz demek ki. Öyleyse, Gezi ile başlayalım. Gezi nedir sence?

Gezi’de açığa çıkan bu kitle hareketinin esas dinamiğini gençlerin, kadınların oluşturduğu bir gerçek. Aynı zamanda, beyaz yakalı dediğimiz işçi kitlesi önemli bir katılım gösterdi. Bunları Gezi’de isyana sevk eden, harekete geçiren ana özellik, özgürlük talebiydi. Eşitlik talepleri üzerine yükselen bir halk isyanından söz etmiyoruz. Daha çok AKP’nin 12 yıllık iktidarı içinde oluşturduğu, özgürlük alanlarını daraltma ve bir sivil diktatörlük inşa etme konusundaki çabalarına dönük “artık yeter” deme ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıktı. Buna bir sınıf isyanı eşlik edemedi. Eşitlik taleplerini, özgürlük talepleriyle birleştiren bir isyan söz konusu olamadığı için, doğal olarak bu özgürlük talepleri etrafında yürüyen Gezi isyanı sosyalist hareketin dışındaki çok değişik ideolojilerin fikirlerin içerisine nüfuz ettiği kendini anlamlandırmaya çalıştırdığı bir isyan olarak gelişti. Yani isyanın ana ekseni AKP karşıtlığı oldu. Ama AKP karşıtlığının içinde çok değişik siyasal özneleri görebilmek mümkün. Doğal olarak bu farklı siyasal öznelerin AKP karşıtlığında bir araya gelmesi oldukça önemli. Ama AKP karşıtlığının tek başına çok fazla bir şey ifade etmediği de bir gerçek. Çünkü AKP’nin karşına neyin konulacağı önemli bir mesele olarak ortada duruyor.

Genç kitlenin bir siyasal hareketliliği, aktivizmi oluşmaya başlamıştı. Özellikle üniversitelerde ODTÜ direnişi ve benzer direnişleri yaygınlaşmıştı. Erdoğan’ın siyaset yapma tarzına üniversitelerden tepkiler gelmeye başlamıştı. Bir de liseliler içerisinden yeniden politikleşme duygusu oluşmaya başlamıştı.

1984-85 yılları arasında bir gençlik dinamizmi açığa çıkmıştı, 1991’de zayıflamış, 1993-1996’ya kadar devam eden “koordinasyon”lar süreci yaşandı. O zamandan bugüne bir gençliğin geniş kesimlerini temsil edebilen bir gençlik hareketi oluşmadı. Şimdi yeniden bir gençlik hareketi ortaya çıkıyor ki, bu sefer liselerden başladığını anlıyoruz; Berkin Elvan’ın cenazesinde bunun izlerini gördük. Özellikle liselilerin politikleştiği olgusuyla karşı karşıyayız.

Ancak bugünkü politikleşme ile geçmiş dönemlerdeki politikleşme düzeyi farklı. Önceki dönemdeki politikleşme, örgütlü bir siyaset yapmayı, herhangi bir örgütün üyesi olmayı, kalıcı ve sistemli bir siyasal çalışmayı, örgütlü bir siyaseti öngören bir politikleşme dalgasını içeriyordu. Bugünkü politikleşme dalgası önceki gibi değil. Daha esnek, parlayıp sönen, bütünlüğü olmayan, parçalı, zaman zaman siyasi reflekslerle ortaya koyan; esas olarak akacağı kanalı henüz bulamayan bir arayış süreci yaşanıyor. Bu arayış önemli, ama bu arayışın nereye varacağı daha önemli…

Gezi, sosyalistlerden bağımsız bir şekilde ortaya çıktı. Kuşkusuz sosyalistlerin etkisi yok değildi. Ama kendi kulvarında gelişen bir hareket oldu. Sosyalistler, sol mu onlara ulaşamıyor; yoksa bu hareketin doğası ve dinamikleriyle, yürüyüşüyle bizimkiler farklı mı?

Bu biraz doğal bir şey. Doğal görmek lazım. Her dönemin kendine ait bir mücadelesi, bir tarzı, buna uygun örgütlenmesi gelişir, gelişmek zorundadır. Sosyalist hareket ise, uzun zamandır kendisini bir kitle hareketi içinde geliştirme imkânına sahip değil. Yer yer sınıf eksenli hareketleriyle ortaya çıkabiliyordu. 1 Mart 2003’teki savaş karşıtı hareket, 2010 yılındaki TEKEL işçilerinin eylemi, isyanı içerisinde sol yer aldı. Gezi’de ortaya çıkan ve sosyalist hareketi geniş emekçi kesimlerle buluşturan bir dalga ilk kez önümüze çıktı.

Gezi’nin ortaya çıkmasında, AKP’ye karşı bir direniş dalgası oluşturulmasında sosyalistlerin yıllardır kesintisiz yürüttükleri kararlı mücadelenin önemli bir etkisi var, ama sosyalist hareketi aşan halkın kendi sözü ve eylemiyle geliştirdiği bir direniş var. Sosyalistle bu direnişin parçası.

Önümüze yeni bir dönem açıldı: Sosyalistlere artık dar bir sahada siyaset yapma zemininden kurtularak, daha geniş bir sahada toplumsal zeminde siyaset yapma olanağı yaratıyor. Sosyalistlerin söyleyeceklerine daha fazla kulak kabartacak, onunla daha fazla bağ kurabilecek bir kitle var; öte yandan da solun halkla buluşma zeminlerinin çoğaldığı saha var; yeni dönemden bunu kast ediyorum. Şimdi önemli olan bu buluşmanın nasıl sağlanabileceğidir.

Sosyalist hareketin bugün yaptığı tartışmanın özü bu. Sizin de bu manada açtığınız tartışma oldukça önemli. Yeni kitle hareketi, yeni politikleşmeye açık kitlelerle sosyalistler nasıl ilişki kuracaklar? Kendi değerlerini, fikirlerini yukarıdan dayatacaklar mı? Kendi bildiklerini bu hareketin üzerine mi geçirecekler? Yoksa bu hareketten öğrenecekler mi? Onlarla içsel bir ilişki ve paylaşım kurarak, onlarla öğrenerek, onlarla birlikte kendilerini yenileyebilecekler mi? İşin kritik düzeyi bu.

Sosyalistler ve devrimciler açısından daha önceki süreçlerde yaşadığımız en temel mesele, emekçilerle çok dışsal bir ilişki kuruyoruz. Eskiden bu böyle değildi. Ama bu ilişki düzeyi ve biçimi, yeni döneme mi aittir veya sosyalistlerin etkisizliği midir ya da kitle hareketinin özelliğinden midir onu tam bilmiyorum; ama çubuğu kendimize bükerek söyleyelim ki, emekçilerle kurulan bağ, bir tür gerçekleri anlatma düzeyinde kalıyor. Fikirlerimizi anlatmanın ötesine geçerek onlarla gündelik hayatını paylaşan, onların gündelik dertleriyle iç içe olan, gündelik hayatın içinde onu değiştiren bir içsel zemin inşa edemediğimiz için, emekçi kitlelerle kurduğumuz ilişki çok parçalı ve yüzeysel olanı aşamıyoruz.

Sosyalist hareket eskiden böyle değildi diyorsun, peki bu duruma nasıl gelindi?

12 Eylül sonrasında yaratılan siyasal süreç, devrimcilerin büyük bir baskıya maruz kalmasının yanı sıra, kitlelere de devrimcilerle tanışırsan, başın beladan kurtulmaz mesajı verildi, çok yaygın ve uzun süre bu duygunun hissedilmesi sağlandı. Sonra giderek toplumu kuşatan muhafazakârlık, siyasal İslamcı bilinç, Kürt savaşının yarattığı milliyetçi atmosfer etkili oldu. Sosyalist hareket bütün zayıflığına rağmen Kürt hareketiyle dayanışmaktan kaçınmadı.

Sosyalizm, kitlelerin algısında kapitalizmin karşısında daha iyi, daha güzel paylaşmaya, dayanışmaya dayalı bir toplumu taşıyan bir ideoloji olmaktan çıktı, bölücülük, yıkıcılık olgusu olarak tanıtıldı, kavratıldı. Bütün bu süreci, sosyalist hareketin Dünya çapında girdiği yenilgi süreciyle birlikte düşünmeliyiz.

Şimdi şöyle bir tabloyla karşı karşıyayız: Birincisi, bu hareketlerle daha içeriden ilişki kurup, onların sözüne, kendilerini ifade etme tarzına önem vermek, gerçekten saygı duymak, onların içerisinde geliştirmek, güçlendirmek; ona uygun esnek, daha aşağıdan inisiyatiflere açık, onları kapsayan bir örgütlenme ve siyaset tarzını geliştirmek gerekiyor. İkincisi de sosyalist hareket şu ana dek tepkisel bir hareket oldu, hep muhalefet, hep itiraz eden bir hareketti; bir yanıyla tabii ki devrimci ve sosyalist olmak bir itirazdır aynı zamanda. Bu bir noktaya kadar anlaşılır. Ama Türkiye’nin çözüldüğü, yeniden inşa edildiği bugünkü durumda sosyalist hareketin tepkisellikle yetinmeyip, bir kurucu perspektife sahip olması lazım. Sosyalistlerin Türkiye’yi yeniden nasıl kuracaklarına dair iddiayla ortaya çıkmaları lazım.

Kurucu iktidar perspektifine sahip olamamak, sosyalist hareket ile ayağa kalkan kitle hareketi arasında sağlam ve kalıcı bağ kurmayı engelliyor.  Emekçiler bir konuda tepki gösterdiklerinde yanında duran sosyalistleri görüyorlar, tepki sürdüğü müddetçe sosyalistlerde onun yanında onlarla beraber oluyor, tepki geçince bu ilişkilerde kopuyor. Çünkü bunu daimi kılabilecek içerden anlamlı bir karşılıklı ilişki süreci gelişiyor ne de başka bir düzeyde kurucu bir perspektife dönüştürülecek siyasal zemin tarif ediliyor.

Sosyalist hareketin bugün çözmesi gereken en önemli problem, meselelere “ikili iktidar” perspektifiyle nasıl bakacağını çözüme kavuşturmasıdır. Yani bir yandan emekçilerle içsel manada değişik düzeylerde ilişki kurmak ve bunun farklı biçimlerini bulmak gerekiyor, diğer yandan da iktidarı bugünden inşa etme anlayışıyla hayata müdahale etmek gerekiyor. Yarının değerlerini bugünden kurabilmeyi somutlayabilirse, gerçekten bunalmış, yalnızlaşmış kitlelerle buluşabilir. Emekçiler sadece ekonomik manada yoksullaşmıyor, manevi manada da yoksullaşmış vaziyette. Bir yabancılaşma söz konusu, sevgisizlik, saygısızlık, hayatın anlamsızlığı çok kolayca siyasal İslamcılar ya da milliyetçiler tarafından çok geri düzeylerde anlamlandırılmaya çalışılıyor. Sosyalistlerin manevi boşluğu da giderebilecek bir çaba içerisinde olması gerekiyor.

Dolayısıyla, sosyalist hareketin emekçilerle içsel bağ kurup, ikili iktidar perspektifiyle davranabilen bir siyaset ve örgütlenme tarzı ile parçalı siyasetten kendini kurtaran bütünlüklü; bu ülkeyi yeniden nasıl kuracağını ifade edecek politik bir programı ortaya koyması gerekiyor. Bunlara bir üçüncü olarak da, kapitalizmin eskisi gibi meşruiyetini yitirdiği, hegemonyasının zayıfladığı dönemdeyiz, sosyalizmin ideolojik mevzilerini güçlendirerek, kapitalizme karşı ideolojik mücadele alanlarını genişletmek gerekiyor.

Sosyalist hareket, bunları sistematik ve bütünlüklü olarak bir siyasete dönüştüremediği için kitlelerin hareketliliğine yanıt verebiliyorken, bu kitle hareketini başka bir dünya yaratma mücadelesinin bir parçası haline getiremiyoruz.

Kitlelerin sokağa çıkabildiğini görebiliyoruz…

Tabii, eskiden kitleler sokağa çıkmıyor, sesini çıkartmıyor diye şikâyet ediyorduk bu aşıldı…

Kitlelerin örgütlenmesi için klasik örgütlenme metotları yeterli mi? Esnek ilişki kurmak derken neyi kast ediyorsun? Örneğin ÖDP’nin bu konuda bir deneyimi, önerisi var mı?

2009’da ÖDP’de yeni bir dönem başladıktan sonra şöyle bir tartışmayı önümüze koyduk zaten: Örgütlenme ve buna bağlı olarak ideolojik meselenin önemine dair bir tartışmayı önümüze koyduk. Sosyalist harekete Gezi’ye gelirken iki zeminden yoksun olarak geldi. Hepimiz açısından söylüyorum. Böyle bir isyan içerisinde, isyan öncesi sosyalist hareketin şu veya bu düzeyde hatırı sayılır mahalle ve işyeri örgütlenmeleri olabilseydi, mahallelilerin kendisini ifade edebildiği, işçilerin kendini ifade edebildiği örgütlerimiz olabilseydi; toplumsal ve sınıfsal zeminde güçlü olabilseydik bu isyan bambaşka zemine sıçrayabilirdi. Sosyalist hareket bu tür damarlara sahip olabilseydi, “İsyan, Devrim, Özgürlük” sloganının diğer aşamalarına sıçramak mümkün olabilirdi;  Bu sloganın ilk ifadesiyle sınırlı kaldık.

Aşağıdaki toplumsal zeminlerden yoksun olan sosyalist hareket aslında yukarıda da birleşik mücadele aygıtından da yoksundu. Mesela Yunanistan direnişinde olan SYRİZA, Gezi’de yoktu. Belki 1999 ÖDP’si buna benzer bir birleşik yapıyı ifade edebilirdi.  Diğer yandan 1999 ÖDP’sinin önüne 2001’de Gezi gibi olmasa da kendisini büyütmesine fırsat verecek bir olanak çıkmıştı; nitekim SYRİZA’yı büyüten kriz Türkiye’de 2001’de yaşandı.  2001 ekonomik krizi ortaya çıktığında ÖDP iç kriziyle meşguldü. Pekala, süreç sosyalistler lehine daha gelişmiş bir düzeye sıçratılabilirdi.

Gezi’ye bu iki şeyden yoksun olarak girdik. Gezi içerisinde de birleşik bir sözü ortaya koyamadık. Bu konuda çeşitli çabalarımız olmakla birlikte bunu başaramadık. Halkın kendi eylemine egemen olmadan, bunun inisiyatifini bozmadan ama bunun önüne de siyasal bütünlüğü olan talepler ortaya koyarak, bunu geniş kitle hareketinin bir parçası kılma noktasında net ve anlaşılır talepler de ortaya konulmadı. Bu talepler sadece Taksim Dayanışması’nın Taksim ile sınırlı taleplerinin ötesine geçemedi. Hareket Türkiye’ye yayıldı ama talepler Taksim ile sınırlı kaldı. AKP rejimine karşı politik ve geçişsel talepler bütünlüğünü ortaya koyamadık.

Bir devrimci siyasal örgütlenmenin tek bir formunun olduğu düşüncesinde değiliz. Geniş kitle eylemlerini tek bir formda örgütlemek de mümkün değil. Yani, kitleler harekete geçti, parti de tek geçerli form, siyaseti arayan örgütsüz kesimler siyaseti arıyorlarsa bizim partiye gelsinler ya da bu parti gidip onlara örgütlenme çağrısı yapsın denilecek kadar basit bir mesele değil bu. Bunun böyle olmadığı da görüldü. Sosyalist hareket bir yandan parti diğer yandan hareket olmayı becerebilmeli. ÖDP böyle bir şeyi önüne koydu ama yapabildi mi? Yapamadı. Yapamıyor oluşumuz bunun yanlışlığı manasına gelmiyor. Bir yanımızın hareket bir yanımızın parti olması gerekiyor.

Nedir parti? Memleketin makro meselelerine makro yanıtlar üretebilmektir. Doğal olarak bir kuruculuğu içerir. Diğer taraftan halkın gündelik mücadelesi içinde yer alıp bu mücadelenin ortaya koyduğu sorunları halkla birlikte çözebilecek, değişik muhalefet alanlarını o muhalefetin alanlarını onun özneleriyle birlikte büyütebilecek; kamu çalışanları hareketi, kadın hareketi, işsizler hareketi, çiftçi hareketi, ekoloji hareketi vb. Bunları büyütebilecek ve siyasal mücadeleyle ilişkilendirebilecek bir sürece ihtiyaç var. ÖDP olarak bunu şöyle tarif ettik: Bir tarafımızla 1965’in Türkiye İşçi Partisi gibi bir parti olalım; memleketin makro meselelerine çok somut ve ayrıntılı yanıtlar üretebilelim; ikincisi de 1970’lerin Dev Genç’i gibi olalım, gündelik hayatın içinde, halkın gündelik eylemlerini örgütleyelim.

Bu problem, sadece ÖDP’nin problemi değil. Türkiye sosyalist hareketinin de problemi. Böyle olmaya çalıştık. Siyaset tarzımızı değiştirmeye çalıştık. Sosyalist hareketin, devrimcilerin en önemli problemi yaşam alanlarından ve çalışma alanlarından kopmalarıdır. Kitle hareketini kapsayamamızın en önemli nedeni budur. Siyasetimizin niyetimizden bağımsız, yukarıdan olmasıdır. Doğal olarak işyerlerinden ve mahallelerden kopuk, onların gündelik hareketlilikleriyle bağ kuramayan bir yanını, kelimenin gerçek anlamıyla toplumsallaşması mümkün değil.

Gezi’den önce şunu tespit ediyorduk: AKP rejimi artık yolun sonuna geliyor, siyasal İslamcıların dönemi artık sona eriyor, neoliberalizm Dünya çapında sorgulanıyor ve AKP rejimine karşı yükseltilecek tepkisel eylemleri, teşhir eylemlerini aşan, bizim “Türkiye’yi Yeniden Kuralım” diye ifade ettiğimiz, yeni Türkiye’yi nasıl kuracağımızı ifade edecek miyiz?

“Halk konuşuyor” diyerek Gezi’nin tarzına uygun bir önerimiz olmuştu ve 9 Haziran’da da “Türkiye’yi Yeniden Kuralım” programını açıklayacaktık ki, 31 Mayıs-1 Haziran’da Gezi patladı. Halk hem konuştu eylemleriyle yeni Türkiye’yi tarif etmeye çalıştı. Gezi’den sonra bu tarif hala boşlukta duruyor. Geniş kitlelerin bütünlüklü olarak AKP rejimi karşısında bütünlüklü bir Türkiye programı oluşabilmiş değil, oluşamadığı için halk hareketinden başkaları nasiplenmeye çalışıyor. Kendi sistemlerinin restorasyonu için, Gezi’nin açtığı çatlaklardan, çelişkilerden beslenerek büyümeye çalışıyor.

Bu daha önce başımıza geldi. Susurluk’ta geldi. Susurluk’ta temiz toplum ve kontrgerilla devletinin teşhiri konusunda ayağa kalktık; kitleleri de ayağa kaldırdık. Bütün bunlara bütünlüklü politik bir yanıt veremediğimiz için 28 Şubat’a evrilttiler.

Şimdi Gezi’nin de aşağıdan gelişen isyanını yukarıdan gelen tapelerle bizim elimizden almaya çalışan bir restorasyon çabası var. Tıpkı, Mısır’da halkın eylemini halktan çaldıkları gibi. Sokak eylemleri hareketin ilerleyişi açısından önemli. Ancak, sokağın bir fetiş haline getirilmesi, Haziran’daki eylem biçiminin her vesileyle tekrarlanmaya çalışılmasının giderek daraltıcı sonuçlar ürettiğini de görmemiz gerekir. O yüzden, sosyalist hareket sokağı, Haziran’da kazandığı anlamla yani kendi meşruluğu, kitleselliği, kapsayıcılığı içerisinde geliştirmelidir. Bugün AKP rejimini en çok öfkelendiren, Erdoğan’ı en çok öfkelendiren, sokağın meşru, kapsayıcı ve barışçı tarzıdır. Bu tarzı kaybettiğimiz zaman, onların silahları güçlüdür ve hareketi paramparça edebilirler. Sokak bugüne kadar çizgisini bozmadı. Sokakta eksik olan bütünlü bir program. Türkiye’yi yeniden kuralım iddiasında ifade ettiğimiz, bütünlüklü bir programa ve sokağın koordinasyonunu sağlayacak birleşik bir dayanışma zeminine ihtiyaç var.

alpertas_mesele2

Gezi seçimlere yansır mı?

Klasik bir deyim oluştu, Gezi sandığa sığmaz, deniliyor. Kuşkusuz, bu doğru bir tespit. Ancak bu tespit Gezi’nin temsili demokrasiye tamamen reddettiğini değil, onunla yetinmeyeceğini işaret eder. Gezi’de ortaya çıkan doğrudan demokrasi eğilimleri ve bunun nüvesi olabilecek pratikler hareketin uzun süreli gelişimi içerisinde güçlendiği oranda, temsili demokrasinin ötesine geçilmesi mümkün olabilir. Bu anlamda, seçimlere katılımın düşmesini beklemiyorum. Nitekim hiç oy vermeyen insanlar park forumlara geldiklerinde ilk sordukları şey yüzde 10 seçim barajı olmuştu. Gezi isyanın ortaya çıkardığı genç insanların sandığa gideceğini düşünüyorum. Katılımın artacağını gözlemlemek mümkün. Türkiye bu bakımdan ilginç bir ülke. Diğer ülkelerin isyanlarından sonra gördüğümüz seçimlere katılmama tutumunun tersini Türkiye’de görmek mümkün. Gezi direnişin sandığa yansıması daha önce sandığa gitmeyen insanların sandığa gitmesi biçiminde karşımıza çıkacağını düşünüyoruz.

İkincisi, AKP’nin sandıktan yara alacağını düşünüyoruz. Zaten sandığa yaralı olarak gidiyor, bu yaranın daha da derinleşmesi mümkün. Bütünüyle yıkılmasa bile yara derinleşecek, geriye gidiş ve çözülme süreci hızlanacak. Sokakta ağır yara alan AKP’nin sandıkta da yara alabileceğini düşünüyoruz.

Türkiye siyasetinde sosyalistler hissedilir bir güç değiller. Seçimlerde de bağımsız sosyalist bir seçenek görünmüyor, toplumda yer bulmuyor. Oysa Türkiye’de iktidar bloğunun parçalanıyor, emek alanında yığılmış sorunlar devasa boyutta, kitleler parçalı da olsa sokakta. Sosyalist hareket sosyalizmden söz etmekten korkuyor mu?

Durumumuz ne olursa olsun sosyalizmi bir seçenek olarak geliştirmek, güçlendirmekten geri durmamalıyız. Dünya çapında da kapitalizmi aşma çabaları var ama bütünlüklü bir sosyalizm programına ulaşabilmiş değil. Sadece biz bu sorunu yaşamıyoruz. İspanya’daki, Yunanistan’daki hareketler de bunu yaşıyor.

Sosyalizmi şimdinin meselesi haline dönüştürmek, illa sosyalizm kelimesinin altını çizmekten geçmiyor. Onun siyasetini yapmak önemli: Sosyalizm hemen şimdi, diyebilecek örgütlenme biçimimiz gelişmemiş ve buna uygun ideolojik reflekslerimiz zayıflamış. Tam da ideolojik olarak kapitalizme saldırma zamanıyken, biz kendimizi bir adım geriye çekmemiz ve bir önceki dönemin haleti ruhiyesiyle davrandığımız gerçek.

İkincisi, sosyalizmin isyan ve direnişlerin içerisinde güncellenmesine ihtiyaç var. Sosyalizm, sokakta yeni bir gelecek arayan insanlar nezdinde de bugün somut değil. Sosyalizm denilince insanlar geçmiş deneyiminin olumsuzlukları üzerine kurulmuş bir algıya sahip. Bu algının kırılabilmesi için bugünkü yeni isyan hareketinin izinde ideolojik ve politik bir yenilenmeyi gerekli. İdeolojik mücadele, aynı zamanda insanların gündelik hayatı içinde sosyalizmle buluşturacak pratikleri geliştirmektir. Bunun en önemli biçimi dayanışmadır. Hayatın her alanında insanları yabacılaştıran, bencil ve bireyci kılan kapitalist ideolojiye karşı, aktif dayanışmayla şimdiden sosyalizmi kurmaya başlıyoruz demektir.

Üçüncüsü, ideoloji ile hayat arasında bir kopukluk var Benim gibi birçok insan gündelik hayatın içinde sosyalistleri görerek bu fikirlerle buluştular. Yarının ilişkilerini bugünden içlerinde, kendi yaşantılarında kuran insanlardır. Dışarıdan baktığında bir sosyalist ile sıradan bir insanın hayatları arasında bir fark kalmadı. Eskiden çok ayrışıyordu. Örneğin bir sosyalist öğretmenin okula girişi, öğrencilere selam verişi, öğrencilerle kurduğu ilişki biçimiyle sağcı bir öğretmenin ilişki biçimi birbirinden farklıydı. Şimdi bunlar çok farklı gözükmemeye başladı. Biz de sistemden fazlasıyla kirlendik. Kendimize ait ilişki biçimlerinden kopmaya başladık. İdeoloji ile hayat arasındaki açıyı ortadan kaldırmamız lazım. Sosyalizm nasıl bir ideolojisiyse, ona uygun bir hayatı ortaya koyabilirsek, yeni insanlara güven verebiliriz.

Gazetelerimizi, dergilerimizi, vakıflarımızı, televizyonlarımızı daha fazla büyütüp geliştirmek, sosyalizmin ideolojik üretimini de buralarda dert edinmek, yaygınlaştırmak önemli bir mesele olarak önümüzde duruyor.

Özel olarak söylemem gerekirse, ÖDP sosyalizmi amaçlayan bir partidir; partinin bütünüyle sosyalist programa sahip değildir, geçiş partisi olarak kurulmuştur; ufku sosyalisttir. Nasıl bir sosyalizm olduğunu da tarif etmiştir ve bu tarif hala daha geçerlidir. Yenilmiş olan sosyalizmin devrimci bir eleştirisine dayanmaktadır.

Bizim sosyalizm ufkumuz, Gezi’de sokağa çıkan insanların siyasal kaygılarını giderebilecek bir ufka sahip. Özyönetimci, eşitlikçi, özgürlükçü, anti cinsiyetçi/feminist, ekolojist, demokratik planlamacı, kamucu bir sosyalizm; 21. yüzyıla dair değerler bunlar.

Benim sormak istediğim, yeni politikleşen kitlelerle nasıl ilişki kurulabileceğimizle ilgili…  Yani bütün bu saydığın ortak noktalara rağmen, kitleler ne ÖDP’ye ne de diğer sosyalist parti ve örgütlere gelip “benim aradığım sizdeymiş” demiyor.

“Buyrun gelin, bizim partimiz var, partimiz de sizin gibi düşünüyor” demekle, tepeden bunları ifade ederek kimse size gelmez zaten. Bu yeni kitleyle içsel bir ilişki kurup onlarla bir arada olmak gerekiyor. Sosyalistlerin hayat tarzı, siyaset tarzı, örgütlenme tarzı onların gündelik hayatında karşılaştığı sorunlara yanıt olursa, hayatlarını anlamlandıran bir yer tutuyorsa, bu yeni politikleşen gençler, sizinle siz de onlarla bağ kurabilirsiniz.

Yine eskilerden örnek vereceğim: Devrimcilerin yanında olmak insanları mutlu kılardı. Devrimcilerin ortamına girmek, insanı mutlu ederdi, insanda yeni ufuklar açardı. Şimdi bize gelen partide mutsuzluk yaşıyorsa, olmaz. Veya sendikaya gelip mutsuzluk yaşıyorsa olmaz. Doğal olarak bütün hayat alanlarımızı mutluluk kaynağı haline getirebilirsek yeni ile buluşabiliriz. Evde, işyerinde sıkıldım sendikama, partime gideyim üzerimdeki kasveti atayım dedirtecek bir ortam ve anlayış oturtamazsak yeniyi ortaya çıkartamayız. Evde, işyerinde huzursuz, partide, sendikada huzursuzluk; insanlar niye gelsin?

Bizim olduğumuz her yer abartarak söyleyeyim “mutluluk adacıkları” olmalı. İtiraf edelim, öyle mi? Böyle olmadığı müddetçe, insanlar niye gelsinler?

Geçmiş sosyalizm deneyimleri karşısında yaptığımız devrimci eleştiriyi, yenilenmeyi kendi parti ve sendikalarımızda yapamadığımızı düşünüyorum. Örgütlerimizdeki bürokrasiyi, liderlikleri gördükçe, insanın mutlu olması mümkün değil. Eleştirdiğimiz sosyalizm örgütlerimizde devam ediyor. Geleneksel örgütleri sürdürüyoruz. Gezi örgütlerimizin devrimci eleştirisi için bir fırsat olabilir mi? Ya da Birleşik Muhalefet, Birleşik Mücadele, Birleşik Hareket olarak ifade ettiğiniz ve Gezi’den çıkardığınız sonuçlar üzerine çalışmalarını yürüttüğünüz bu çalışma, söz konusu örgütsel yenilenmeyi sağlayabilir mi?

Geziden çıkarttığımız bir sonuç bu: Birleşik muhalefet, birleşik mücadele gerekli diyoruz. Ne kuracaksınız dersen, yeni bir parti kurmuyoruz. Tartıştığımız konu, var olan partilerin dışında yeni bir parti girişimi değil. ÖDP olarak söyledik: Bu birleşik hareket, kendisini siyaseten üst bir yere taşırsa, yeni bir siyasal hareket oluşumu ihtiyaç olarak ortaya çıkarsa, biz buna kapalı değiliz. ÖDP’yi aşabilecek bir zemin doğarsa, biz ona da varız. Biz asıl ÖDP’yi aşmak istiyoruz. ÖDP’yi aşan bir pratiğe açığız. Örneğin Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ile ÖDP’yi aşabileceğimize inansaydık, HDK’da olurduk. HDK ile aşamayacağımızı görüyoruz.

Sol Cephe’deki arkadaşlara bakıyoruz; orada aşabileceğimizi bilsek, oraya gideriz. Yani şöyle bir düşüncemiz yok: Biz iyiyiz, halimizden de memnunuz, hayatımızı böyle devam ettirelim fikrinde değiliz. Bir arayış partisi olarak kurulduk, bir arayış partisi olarak da yaşamımızı sürdürüyoruz. Bu arayış konusunda geldiğimiz evrede, kendimizi aşacak bir toplumsal/siyasal dinamik olursa, onunla kendimizi evriltme konusuna da açığız.

Çabamız, şuan yaptığımız çalışma bir hareket oluşturmaktır; birleşik bir kürsü, odak, zemin oluşturmaktır. Bunun adı ne olur daha karar vermedik. Bu yeni bir fikir değil. Ama bunu Gezi hızlandırdı. Gezi’de herkesin bir tartışması oldu. Kimseye haksızlık ve saygısızlık yapmak için söylemiyorum: Herkes Gezi’den değişik sonuçlar çıkarttı. Bazı arkadaşlar Gezi’de örgütsüz kitleler var onlara örgütlenme çağrısı yaparsak, Gezi’den bir sonuç çıkartabiliriz dediler ve kendi aygıtlarına çağırarak Gezi’yi böyle değerlendirdi.

Bazı arkadaşlarımızda Gezi’nin figürlerini, sembollerini kendilerine amblem yaparak kendilerini Gezi’yi anlayan ve kavrayan bir siyaset olduğunu izlenimini verdiler.

Hatta Gezi partisi diye bir şey de kuruldu. Bir şey ifade etmedi.

Biz Gezi’ye çok daha radikal baktık. Bu bakış açısının önemli olduğunu düşünüyoruz. Bunu bütün samimiyetimizle söylüyoruz: Gezi Direnişi, Haziran İsyanı Türkiye devrimci hareketinin, toplumsal mücadele tarihinin bir dönemini bitirdi. Bizim açımızdan çok önemli bir tespittir. Kimse eskisi gibi yürüyemez. Eskisi gibi yürümeye devam eden yol alamaz; yürüyemez zaten.

Sosyalist hareket artık savunmacı konumundan çıkmıştır ve AKP’nin temsil ettiği emperyalist, kapitalist sistemin üstüne yürümek zorundadır. Öyleyse, Gezi’nin açtığı yenilenme imkânını değerlendirip, yeni döneme uygun formlar geliştirmemiz gerekiyor.

Gezi’den önce de bunu düşünüyorduk; ÖDP sadece kendisiyle yetinemez diyorduk. Kendisini iyi kılarak, kendisini daha örgütlü kılarak ilerleyemez. ÖDP’nin çok iyi olması, memleketin bahtı karalığını ortadan kaldıracak bir siyasi gücü ifade etmez. ÖDP’nin iyi olması iyidir tabi, iyi olsun…  Ama daha etkili bir kürsü, odak oluşturmamız gerekiyor.

2010 referandumundan beri bu konu gündemimizde. Birleşik Devrimci Merkez diye ifade ettiğimizde, özellikle “merkez” ifadesi çok iddialı bulundu, biz de kavramı değil yapacağımız işi konuşalım diyerek ilerledik. Kavramın içeriği önemlidir. Sosyalist hareket 2010 referandumunda, son 30 yılın beklide en önemli siyasi ayrışmasını yaşadı. Türkiye solu gerçek bir soru etrafında saflaştı. Türkiye’nin geleceği ne olacak? Bir kısım sol referandumla birlikte burjuva demokrasisi oluşacak AKP’ye, referanduma destek verelim; “yetmez ama evet” diyelim dediler. Bir diğer kısım ise, hayır, bu referandumla birlikte özgürlükler gelişmeyecek, burjuva demokrasisi gelişmeyecek; despotizm, otoriterleşme bizi bekliyor dedik. Türkiye sosyalist hareketi bu eksende saflaştı.

CHP ve MHP’nin “hayır”ı dışında devrimci bir hayır diyebilmek için ÖDP, EMEP, TKP, Halkevleri ile birlikte ortak bir siyaset oluşturdu. Biz bunun etrafında gidebilir miyiz dedik ama gidemedik. EMEP 2011 seçimlerinde tercihlerini Emek, Barış, Özgürlük Bloku ile yaptılar ve Kürt siyasi hareketiyle olmadan olmaz noktasındaydılar. TKP’li arkadaşlar da onlar olursa olmaz dediler. Biz de Kürt hareketi ile olur olmaz üzerine tartışmayalım, kendimizi ortaya koyalım sonra gidip Kürt hareketiyle konuşalım dedik. Neticede bir seçim taktiği ille olur ille olmaz üzerine kurulmaz dedik. Önce EMEP ayrıldı, sonra Kürt sorunundaki gelişmeler konusunda TKP ile farklı bir yerde olduk. Daha çok onlar Kürt meselesiyle fazla temas kuran bir siyaset tarzından uzaklaşalım istediler. Kendimizi Batıdaki orta sınıflarda devrimci dalga var, o dalgaya Kürt siyasetiyle temasla kucaklamamız mümkün değil dediler. Halkevleri ile baş başa kaldık. Onlarla da öznel sıkıntılarımız, aynı kökten gelmenin verdiği sıkıntılar sebebiyle yeni bir şey ortaya çıkartamadık.

ÖDP bütün sıkıntılarına rağmen “ağırlığı” olan bir parti ve çevremizdeki insanlar soru sormaya başladı, “hiç sağınıza solunuza bakmıyor musunuz, hayatınızı böyle mi devam ettireceksiniz” demeye başladılar. Biz öncelikle örgütlü güçlerle yan yana gelmeyi denemiştik. Gezi bize “artık eskisi gibi yürüyemezsiniz” dedikten sonra, bir birleşik muhalefet hareketinin inşa edilmesi gerektiği konusunda çalışmalara başladık.

Mevcut tabloya baktığımızda biri HDK’nın diğeri Sol Cephe’nin temsil ettiği birleşik zeminler var. Ama bu iki birleşik zeminin dışında, bizim de içinde yer aldığımız çok geniş örgütsüz bir kesim var. ÖDP, Gezi’nin işaret ettiği noktada kendimizi dayatmadan, eşit ilişki kurarak, onlar üstünde parti olmanın avantajını kullanmadan, her şeyinde birleşik, organik bir hareket oluşturabilir miyiz? Programıyla, flamasıyla, sözcüleriyle birleşik geniş bir hareket kurabilecek miyiz, kuramayacak mıyız? Asgari durduğumuz yer anti emperyalist, anti kapitalist bir eksendir. Bu düzlem çerçevesinde bir birleşik zemin oluşturma konusunda tartışmalara başladık. Fakat bu tartışmaları seçim sonrasında dışarıya açmayı düşündük. Seçim sonrasında, seçim sonuçları bizim önümüze sol ne yapacak sorusunu ortaya koyacak, biz buna birleşik hareket yaratmak gerekir diye bir cevap vermiş olacağız. Dışarıya dönük kitle toplantısıyla bu tartışmayı dışarıya açacağız. Birleşik bir mücadeleyi önümüzdeki dönem geliştireceğiz. Birleşik bir araç yaratacağız. Hem sokağa, hem önümüzdeki dönemlerdeki seçim süreçlerine birleşik bir araçla müdahale etmenin imkânlarını bulacağız.

Bu çabamızı, Gezi’de kendisini ortaya koyan geniş kitlelerin siyaset yapma zemini haline dönüştürebilirsek, yani bireylerin söz ve karar sahibi olduğu ve herhangi bir siyasi partinin maniple etmediği, yukarıdan belirlemediği, gerçekten birer siyasal özne olarak kendilerini ifade edebilecekleri bir hareket oluşturabilirsek, siyasal sahnenin önüne bu hareketi koyabilirsek, Gezi ile beraber oluşmuş yeni hareketliliğin anlamlı bir forma kavuşması mümkün olabilir. Bunu amaçlıyoruz. Birleşik bir hareket ihtiyacının da Gezi’nin bir ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz.

* Bu röportaj Mesele’nin 88. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir