Yakınmaktan ve Refleks Üretemeyen Öteye Gitmeyen Şiirlerin Şairi: Hüseyin Peker

hüseyin peker

Mart ayının İnternet Meselesi…

Mehmet Akif Ertaş

Kalemini eline her aldığında hakiki ve samimi bir şiir yazma derdi ile yanıp tutuşan şair, yazdıklarının henüz şiir olmadığını ve kendisinin de henüz şair olmadığını, çevresinden önce kendisine söylemekten imtina etmez. Çevresinde şair olarak anılmayı da kabullenmeye yanaşmaz çünkü o, şairden önce; şiir, dize, kelime, hece hatta harf olmak için şiir kaleme aldığının bilincindedir.  Böyle düşündüğü için de şiirlerini, ödül trafiğinde kazaya kurban etmeye kalkışmaz. O, alacağı en büyük ödülün, harflerin kendisi ile senli benli olduğunda, kendisine çoktan verildiğinin farkındadır. Kaldı ki bu şair, şiirini ödül veya ceza gibi, otoriteden çok totalitarizme davetiye çıkaran mekanizmanın içinde soluklandırmayı belleğinin ucundan bile geçirmez.

Bu şair aynı zamanda, harf olmak için yola çıktığı andan, amatörlük değil, acemilik elbisesini sırtından, birden değil, yavaş yavaş çıkardığı âna kadar, gözlerini dizeleri üzerinde daha fazla yorduğu imzaları sahiplenmek gibi bir zaafa da düşmez çünkü sahiplenmenin refleksif bir hareket olduğunu ve bu hareketin hem kendi söylemini oluşturmayı engelleyeceğini, hem de böyle davranmakla  daha fazla okuduğu imzalara haksızlık edeceğini de bilir. O, daha fazla okuduğu imzalar başta olmak üzere, önce şair değil, harf olma aşamasına gelen isimlerin, ellerine kalemlerini şiir yazmak için alanların etkilenme fiilinin peşinden bir süre koşmalarını kabullendiklerini ancak, bu davranış, birden fazla kitapta devam edince huzursuz olacaklarını hissettiği için kendisine şair denilmesini istememiştir. Şiirin, hem zemininin, hem de arka planının, sahiplenme başta olmak üzere reflekslerle değil, hem çok boyutlu, hem de çapraz okumalar sayesinde sarsılmanın her türlüsünü umursamayacağını bilmesi, onun bu etiketten olabildiğince uzakta bir yerde durmasını sağlamıştır.

Yayımladığı ilk kitabı  İnsan Arkadaşınındır ile  Arkadaş Zekâi Özger Şiir Ödülü’nü 1997 yılında alan Hüseyin Peker, kendisini,  sözü edilen şairlerin dışında konumlandırdığını, bu kitabından itibaren göstermeye başlamıştır.

Her dizesinde, 1960’lı ve 1970’li yılların şairlerini yâd eden Peker, şiirlerinde, sahiplenme refleksi eşliğinde bir anma töreni gerçekleştirdiği için kendi sesini bulamamıştır.

Dizeleri üzerinde gözlerini gezdiren okur Peker’in bir süre sonra, yakınmayı, yâd etmeye yeğlediğini görmüştür.

Yakınan bir şair olarak Peker, bu fiilin dışına çıkamadığı için bir alternatif de getirememiştir. Ödüle layık görülen diğer kitaplarında da yakınmanın ve dolayısıyla alternatif getirmek istememenin Peker’in şiirinin merkezine yerleştiği gözlemlenmiştir.

Oysa, adına ödül verilen Özger başta olmak üzere Peker’in okunmadıkları, değer verilmediği için yakındığı şairler, okunmamayı ve değer verilmemeyi dert edinmemişlerdir çünkü onlar, şiirlerini, birileri kendilerinden sıklıkla söz etsinler, kendileri adına şiir ödülleri verilsin, ödül törenlerinde gözyaşları timsahlarla yarışarak akıtılsın, ödül aracılığı ile malumatfuruşluk yapılsın, had bildirme yoluna gidilsin, ötekileştime mekanizması fazla mesaiye kalsın diye değil, harflerin hakkını harflere teslim etmek, bu hakkın yağmalanmasının önüne geçmek için kaleme almışlardır.

Bu şairler, bu yıllarda, Ortodoks Marksizm’in boyunduruğunda ilerleyen Toplumcu-Gerçekçi söylemin, tartışmak şöyle dursun konuşulmasına izin verilmeyen şiir hareketlerini ve konularını ısrarla dizelerine taşıdıkları halde Peker, yakınmaktan bir adım ileriye gidemeyen şiiriyle, farklı pencereler açılmasına izin verilmeyen isimlerin ekmeklerine yağ sürmekte gecikmemiştir.

Sözü edilen şairlerin şiirleri, bünyelerinde iç disiplini barındırdığı için, fırtınanın nerede sadece göğü değil yeri de altüst ve tersyüz edeceği, nerede yağmurun fıçıdan boşanırcasına yağarak, hem metropolü hem de ücrayı sellerle buluşturacağı anlaşılıyorken Peker’in, refleks refakatinde ilerleyen şiiri okurun önüne bir çığ halinde öylesine geldiği için, neyi, nerede ve ne için yapmak istediğinin farkına varılmamaktadır.

Efe duruşunu, dizelerinde Lodos’u ağırlasa da Meltem’den alan Peker’in çığının çığ haline gelmesi de Meltem sayesinde olduğu ve okurun önüne öylesine geldiği için okur, Peker’in; neyi, nerede ve ne için yapmak istediğini anlayamamıştır.

İç disiplinin değil yığının eseri olan şiiri kavram kargaşası ile de fazlası ile nasiplenmiştir. Kargaşaya tâbi kıldığı kavramların başında ozan gelmektedir.

Bilindiği gibi ozan, Halk Şiiri geleneği ile beslenen imzalara verilen isimdir. Oysa Peker, bu gelenekle inorganik değil, organik bağı olmayan şairlere de ısrarla ozan diye seslenmekte ve onlara kıymet verilmemesinden yakınmaktadır. Oysa ozanlar da şairler gibi harf olmayı önemsedikleri için, birilerinin kıymet vermesini hesaba katarak dizelerini çoğaltmamışlardır.

Şiir dışında, şairler hakkında düzyazılar ve romanlar da kaleme alan, şiirde düzyazıyı denerken de takip ettiklerinden farklı bir cümle kuramayan Hüseyin Peker’in tekrarın tekrarında ilerleyen, bol ödüllü şiirleri, onun şair olmasına yetmiş, şairliğinden geriye ise öylesine getirdiği çığ halindeki şiiri kalmıştır.

Çapak barındırmayan ve şiirleri öylesine okumayan göz, bu şiirde, hakkı teslim edilen harfi değil, sadece baş tâcı edilen ve kavram kargaşasına alet edilen şairliği gördüğü için sırasını dile vermiş, dil de sormadan edememiştir:

Şair, sadece refleks ürettiği ve yakındığı için mi çevresi ve kendisi onu şair olarak tanımlamaktadır?