Muhalefeti Konformistleştirilen Bir Edebiyatçı: Refik Halid Karay

refik halid karay

Mart ayının İnternet Meselesi…

Mehmet Akif Ertaş

Okuma fiiliyle orta düzeyde ilişkisi olanların, lise sıralarında, artık, Dil ve Anlatım ve Türk Edebiyatı olmak üzere ikiye bölünen dersin bölünmediği dönemlerde okudukları Eskici isimli hikâyesi ile tanıdıkları, bu sıralardan sonra, ilgiyi biraz daha yoğunlaştırdıklarında; Bugünün Saraylısı ve Nilgün ile benimsedikleri, okul yıllarından, tasvirde, eline, birçok kalemin kolay kolay su dökemeyeceğini de öğrendikleri Refik Halid Karay’ın muhalifliği ya yeterince vurgulanmamış  ya da, affedilmesi hesaba katılarak önemsenmemiştir.

İster, yeterince vurgulanmasın, isterse af yasası kapsamında değerlendirilerek es geçilsin, onun tavrını muhaliflikten uzak bir yerde konumlandırmak mümkün değildir. O, bu tavrı, bir gün gelip de muktedir olmak için takınmamıştır. Nerede kendisini konumlandırmışsa orada muhakkak aksayan bir yön gördüğü için de muhalefeti bir dönem için değil, son nefesini verene kadar sürmüştür.

Böyle geliştirilen bir muhalefetten konformizmin uç vermesini beklemek de beyhude bir çaba olmasına rağmen Karay’ın eserlerini sinemaya ve onun doğal uzantısı televizyon kanallarına taşıyanlar,  üzerinde durulan ve durulacak diğer edebiyatçıların eserlerinde olduğu gibi, onunla ilgili müfredat bilgilerine bir yenisini eklemedikleri, ekleyemedikleri için, hem eserlerini ve hem de muhalefetini ya eksik ya da yanlış konumlandırmışlar ve bu eksik ve yanlış konumlandırma dolayısıyla muhalefetini de konformistleştirmek için ellerinden geleni yapmışlardır.

Üzerinde durulacak olan sayılı eserde Karay’ın doğru algılandığı vurgulanacaktır. Doğru algılamanın gökten zembille düşmediği, Karay, müfredat sınırlarına taşındığı için böyle bir manzaranın ortaya çıktığı, söz edilen sayılı eser incelenirken vurgulanacaktır.

Karay’ın ilk olarak Çete isimli romanı uyarlanmıştır.

Hatay’ın Fransız işgaline uğradığı yıllara, bu işgale karşı çete faaliyeti yürüten Kıran  Bey figürü ve Kıran Bey’in, Rusya’dan kaçan ve Anadolu’da olup bitenleri anlamayı isteyerek Fransızlara karşı savaşmayı isteyen Nina ile yaşadığı aşk üzerinden ayna tutan eser, 1950 yılında, Neriman Köksal’ı sinemaya kazandıran Çetin Karamanbey tarafından uyarlanmıştır.

Senaryosunu da Karamanbey’in kaleme aldığı Çete’nin yapımcılığını Naci Duru, görüntü yönetmenliğini ise Onnik Kalutsyan üstlenmiştir.

Nina’yı, Karamanbey’in Yeşilçam’a tanıttığı Neriman Köksal’ın, Kıran Bey’i, Karay’dan uyarlanan Sürgün’de İrfan figürüne hayat veren, genellikle tarihi yapımlarda rol verilen İhsan Evrim’in canlandırdığı bu uyarlamanın yola çıktığı roman 1939 yılında, Karay, af kapsamına alındığı yıl  yayımlanan bir eser olarak Hatay direnişine ve genel anlamda Milli Mücadele’ye 1917 yılında Bolşevizm perdesini aralayan Sovyet Rusya desteğini, Rus mülteci Nina üzerinden vurgulaması bakımından da önemli bir yerde durmaktadır.

Karay’dan uyarlanan ikinci eser, muhalif Karay’a saygıda kusur etmemek için elinden gelenleri bir çatı altında toplayan Sürgün’dür.

Bu eserinde Karay, siyasi düşünceleri nedeniyle değil, zamanında kendisini çekemeyen bir komiserin güttüğü kin yüzünden, emekliye ayrılarak sürgün edilen yüzbaşı Hilmi Bey ‘in maceralarını anlatmıştır.

Hilmi Bey, karısını kızı Seher’i bırakarak, cebindeki birkaç kuruşla Beyrut’a gitmiştir. Bir süre sıkıntı yaşasa da, aynı şehre gelen Osmanlı şehzadelerinden Keramettin Efendi’nin yanında kalmaya başlayınca maddi huzura ermiştir.

Şehzade, meteliğe kurşuna atıp da, bir kalfasını evlendirdiği zengin bir Mısırlının davetini güle oynaya kabul ederek Beyrut’tan ayrılınca, yine eski günlerine dönen Hilmi Bey de Beyrut’tan ayrılmış ancak Mısır’a değil Şam’a giderek, orada tanıdığı, gizli teşkilat adına çalışan Gözlüklü İhsan’dan, Türkiye’de bıraktığı karısı ve kızının durumunu öğrenmesini rica etmiştir.

Gözlüklü İhsan aradan uzun zaman geçmeden, Hilmi Bey’e raporunu sunmuştur: Sunduğu rapordan, karısı, İstanbul’da kalamayarak Karahisar’a gittiğini, kızı da, gezgin bir tiyatro kumpanyası oyuncusu Kâni’nin metresi olduğunu öğrenen Hilmi Bey, on sekiz yaşına giren kızının düştüğü halleri duyunca beyninden vurulmuşa dönmüştür.

Hilmi Bey, Şam’da, babadan kalma büyük bir çiftliği kurtarmak için İstanbul’dan gelen Vecihi Paşazade İrfan Bey namındaki bir gençle de tanışmıştır. Bu genç, Halep’e gidecek, Hilmi Bey’in affedilerek ülkesine dönüp dönemeyeceğini öğrenecektir.

İrfan Bey, Halep’te bir kahvede şarkı söyleyen İstanbullu bir kıza tutulmuştur. Bu kız, Hilmi Bey’in kızı Seher’den başkası değildir. Metres hayatı, kızı Halep’e kadar sürüklemiştir. İrfan Bey, bunu öğrenince şaşkına dönmüş ve Hilmi Bey’in yanına gelmesini ve olanları görmesini engellemek için, Hilmi Bey’e Şam’a yine döneceğini bildiren bir telgraf göndermiş ve alelacele İstanbul’a gitmiştir.

Bu arada Hilmi Bey, Şam devlet reisiyle ahbap olmuştur. Devlet reisi, Hilmi Bey’i çok sevdiği için ona “Paşa!” diye hitap etmektedir.

Halep’e giden devlet reisinin ve heyetinin peşine takılan Hilmi Bey, Halep’te, topluca gidilen bir kahvede, adı orada her dilde dolaşan Sitti Nevber adında bir kızla karşılaşmış, bu kızın Seher olduğunu öğrenince kalp sektesinden hayatını yitirmiştir ancak kızı babasının  öldüğünü bilmeden eğlencesine kaldığı yerden devam etmiştir.

1951 yılında; Birinci Yeni(Garip)hareketinden etkilenen poetikasına, biraz daha ironi humor zerk eden şiirleriyle de bilinen, adına, şair Hüseyin Alemdar’ın gayretleriyle bir ara şiir ödülü verilen  Orhon Murat Arıburnu tarafından sinemaya, esere saygıda ve hürmette kusur edilmeyerek uyarlanan Sürgün’ün yapımcılığını Naci Duru üstlenmiştir.

Görüntü yönetmeni olarak Aram Hugosyan’ın çalıştığı uyarlamada; Hilmi Bey’i Orhon Murat Arıburnu, Halep’te adı Sitti Nevber olan Seher’i, asıl adı Atina Miloharakti olan, sözümona Türk-Yunan dostluğundan dem vurarak zenofobi ile oryantalizmi kol kola gezdirip tozduran 2004 yılına kayıtlı Yabancı Damat gibi tutarsızlığı kendinden bir yapımda da oynayan Ayla Karaca; Gözlüklü İrfan’ı İhsan Evrim; Şehzade Keramettin’i, Fütürizm, Dadaizm gibi hareketlerden esinlenen şiirleriyle de bilinen Ercüment Behzat Lav; Kâni’yi, oğlu da kendisi gibi tiyatrocu olan, ilerleyen yaşlarında, oturduğu mahallenin, her daim tebessüm eden, sempatik ihtiyarına hayat veren   Renan Fosforoğlu canlandırmıştır.

Türkiye dışında Suriye’de geçen, kamera önü ve arkasındaki ekibin hüner sergiledikleri bu kalburüstü uyarlamadan üç yıl sonra, Yeşilçam Sokağı’nda iki kez ağırlanacak olan Nilgün görüntüyle buluşturulmuştur.

Bu eserinde Karay, Nilgün adını verdiği, figürünü okurlarına önce Türk Prensesi olarak tanıtırken, okur, ilerlediği eserde figürü  Mapa Melikesi olarak ve nihayetinde sonu hazırlanırken görmüştür.

Romanın ilk versiyonu, 1954 yılında, kendisine, sinemaya uyarlanan bir eseri dolayısıyla bölüm ayrılacak ve hakkındaki bilgi sözü edilen bölümde ayrıntılandırılacak olan Münir Hayri Egeli tarafından çekilmiştir.

Senaryosunu; senaristlik dışında; gazete yazarlığı, yayın müdürlüğü gibi görevler üstlenen; hikâyeler, romanlar yazan Sezai Solelli’nin kaleme aldığı bu uyarlama, mali desteğini, Lale Film’in, Türkiye’deki film yapımcılığı  işleri dışında, Türkiye dışında, sözgelimi Paris’te salon alıp işleten kurucusu Cemil Filmer’den almıştır.

Görüntü yönetmeni olarak Enver Burçkin’in çalıştığı, müziklerine Asım Güzey’in imza attığı ilk çekimde Nilgün’ü, 1932 yılında Endonezya’nın Medan şehrinde dünyaya gelen Erika Remberg’in; Nilgün’ü sadece dış güzelliği ile severek birlikte olan maceraperest Ömer’i, tiyatrodan edindiklerini sinemaya, oyunculuk dersi verircesine, sırtında kambur çıkarmadan taşıyan Cüneyt Gökçer’in;Nilgün’ün hayatını birleştirdiği Prens Ahmet’i ise Şeref Gürsoy’un canlandırdıkları, Hindistan’da çekilen bu uyarlama, Sürgün kadar olmasa da, hem romana saygıda kusur etmemesi, hem de, kamera arkasında ve önündeki isimlerin boşa kürek çekmemeleriyle önemli bir yerde  durmaktadır.

İkinci versiyonu ise  1968 yılında Ertem Eğilmez tarafından, Eğilmez’e her daim arka çıkan Nahit Ataman’ın desteğiyle çekilmiştir.

Senaryosunu, İngiliz Kemal figürünü gün yüzüne çıkaran ve çevirmenliği de deneyen Burhan Bolan’ın kaleme aldığı bu versiyonun görüntü yönetmeni, Eğilmez-Ataman ortaklıklarında kamera arkasına doğal olarak geçen Kriton İlyadis’tir.

Nilgün’ü, Fatma Girik’in, Ömer’i, Kartal Tibet’in, Prens Ahmet’i de Önder Somer’in adı oynamak olsun diye oynadıkları, canlandırma aşamasına gelemedikleri bu versiyon; sadece oyunculuk değil, senaryo ve yönetmenlik bağlamında da ilkindeki özeni fellik fellik aratarak Karay’ın kemiklerini sızlatmaktan öteye gidememiştir.

Karay’dan uyarlanan dördüncü eser olan Karlı Dağdaki Ateşte genç ve güzel bir kız olan Binnur ile orta yaşlı Yusuf’un birdenbire alevlenen, cesur ve tutku dolu aşkını anlatmıştır.

Safa Önal, senaryosunu kaleme alarak, eseri 1969 yılında sinemaya uyarlamış, yapımcılığını Berker İnanoğlu üstlenirken, görüntü yönetmeni olarak da Nejat Okçugil görev almıştır.

Binnur’u Filiz Akın’ın Yusuf’u Ayhan Işık’ın canlandırdığı uyarlama, Akın ve Işık’ın  performanslarını sıkıntı yaşamadan gözler önüne serdikleri bir yapım olan Karlı Dağdaki Ateş, aşkın engel tanımadığını özellikle vurgulayan bir eserdir.

Bu uyarlama aynı zamanda, Akın ve Işık’ın, es geçilemez bir ikili olduklarını, Önal’ın bu oyuncuların dilinden anladığını göstermesi bakımından önemli bir yerde durmaktadır.

İkibin Yılın Sevgilisi, Karay’ın, uyarlanan bir başka eseridir.

Belirli zaman dilimlerinde, belirli adları alan iki figürün, Güldal ile Doktor Fahir’in aşklarını anlatan roman, aynı zamanda okurun tarihle arasına ördüğü duvarı yıkmayı amaçlamıştır.

Kadın’ın, diğer dönemlerdeki isimleri; Sibel Tamara ve Amorfa Zerrintaç, erkeğin ise; Doktor Fahir, Reşit ve Ali Pars’tır.

Sinemaya 1973 yılında Ertem Göreç’in elinde taşınan bu uyarlamanın senaryosunu, Göreç’in birçok çalışmasına senaryo yazarak katılan Safa Önal yazmış, Berker İnanoğlu da yapımcılığını üstlenmiştir.

Orhan Kapkı’nın görüntü yönetmeni olarak Göreç ile kamera arkasına geçtiği, Türkiye’de gerçekleştirilen Pop Müzik’e nitelik aşısı yaparak bu müzik türünü geniş bir alana yayan, müziği sadece icra etmeyen, aynı zamanda müzik üzerine yazan Selmi Andak’ın müziklerine imza attığı İkibin Yılın Sevgilisi’nde; Güldal ve doğal olarak; Sibel Tamara ve Amorfa Zerrintaç’ı Hülya Koçyiğit; Doktor Fahir ve doğal olarak; Raşit ve Ali Pars’ı ise, tarih soslu filmlerde rol alan Serdar Gökhan  canlandırmışlardır.

Fantastik öğeler barındıran uyarlama, sadece o döneme değil, 2010’lara kadar denenmemişi denediği için kayda değerdir. Koçyiğit ile Gökhan’ın oyunculukları ise ortalarda bir yerde gezinmektedir. Uyarlama, basketbol da oynamış Göreç’in ritme ne kadar önem verdiğini belgelemesi bakımından da önemlidir.

İkibin Yılın Sevgilisi’nden sonra, bu kez, Karay’ın bir romanı değil, Memleket Hikayeleri adını verdiği kitabının içinde yer alan Yatık Emine, adı muhafaza edilerek sinemaya uyarlanmıştır.

Uygunsuz takımından Yatık namıyla bilinen Emine’yi odağına alan hikâye, Emine’nin, İstanbul’a zarar vereceği düşünülerek Anadolu’da bir kasabaya sürgüne gönderilmesini, gönderildiği kasabada görev yapan kumandan tarafından korumaya alınmasını, buna rağmen, mutaassıp kasabalının, uygunsuz takımından ve namının Yatık olduğunu bildiği için Emine’yi rahat bırakmadığını, Emine’nin, aynı kasabaya sürgün edilen Server ile ahbap olmasının kasabalının tepkisini nasıl çektiğini, tutunacak dalları kendisinden uzaklaşınca Emine’nin bir başına ortada nasıl kaldığını ayrıntılara inerek  anlatmıştır.

Yusuf Atılgan ve Füruzan’ın eserlerine ayrılan bölümlerde yönetmenliği ayrıntılandırılacak olan Ömer Kavur’un 1974 yılında sinemaya uyarladığı Yatık Emine’nin yapımcılığını; Necdet Barlık ile Duran Tantekin’in üstlenmişlerdir.

Renato Fair’in görüntü yönetmeni olarak çalıştığı, senaryosunu Kavur’un, uyarlanan bir eseri dolayısıyla kendisine bir bölüm ayrılacak olan Turgut Özakman ile kaleme aldığı, müziklerine, naifliği estetize etmeyi sürdürerek Arif Erkin’in imza attığı bu uyarlamada; Yatık Emine’yi,  Arabesk Müzik’in Orhan Gencebay, Müslüm Gürses ile katalizörlerinden olan hayat arkadaşı Ferdi Tayfur’un birçok sinema filminde arz-ı endâm eden, son yıllarda, bu yapımlar kadar düzey yoksunu  Televizyon Dizilerinde oynayan Necla Nazır canlandırmıştır. Bu uyarlama Nazır’ın oynadığı nadir nitelikli çalışmalardandır.

Kumandanı, Serdar Gökhan’ın, Server’i, beyefendiliğinden yine ödün vermeyerek Mahmut Hekimoğlu’nun canlandırdıkları Yatık Emine için Özakman olmadan Kavur’un kendi başına kaleme aldığı senaryonun sansürden geçmediği, hikâyeye eklemeler yapıldığı gibi rivayetlerin ardı arkası kesilmemişse de, bu uyarlamanın daha sonra çok önemli çalışmalara imza atacak olan Kavur’un o çalışmalar kadar kıymetli bir yerde durduğunu yazarının ruhuna azap çektirmeyen bir eser olduğunu  vurgulamak gerekir.

Yatık Emine, başına gelenlere rağmen yazarını mezarında rahat bir şekilde uyutmayı amaçlarken, bu hikâyeden sonra, televizyona iki defa taşınan Bugünün Saraylısı, yazarını mezarında dik oturtmayı amaçlamıştır.

Karay Bugünün Saraylısı’nda; İstanbul’da mütevazı bir şekilde yaşayan bir aileye zengin bir kızın gelmesi ile gelişen olayları anlatmıştır.

Bu ailenin reisi olan Ata Efendi, bir gün yakın akrabası olan Yaşar’dan bir mektup almıştır. Yaşar mektubunda, işlerinin yoğunluğu dolayısıyla, on sekiz yaşındaki kızı Ayşen ile ilgilenemediğini, ona kendisinin sahip çıkması için, bir miktar parayla İstanbul’a gönderdiğini yazmıştır. Ayşen’in bir miktar para ile gelmesi, maddi sıkıntı içindeki ailenin yüzünü güldürse de, gelen kızın, hoppa ve şımarık tavırları ona platonik bir aşkla bağlanan Ata Efendi dışında, karısı Üftade Hanım ile kızı Feride ile Feride’nin kocası Atıf’ın hoşuna gitmemiş evde Ayşen ile onu istemeyenler arasında çatışmalı bir dönem başlamıştır.

İlk versiyonu 1985 yılında çekilen yapımın yönetmenliğini, edebiyat eserlerine düşkün olmasına rağmen, onları sorunlu bir şekilde ekrana taşıyan Ziya Öztan üstlenmiştir.

Öztan’ın senaryosunu; yapımcı ve yönetmen Altuğ Savaşal ve Gürsen Topses ile yazdığı bu versiyonun yapımcılığını Sacit Doğruyol, görütü yönetmenliğini Hüseyin Özşahin üstlenmiştir.

Müziklerini Nedim Otyam’ın hazırladığı yapımda; Ata Efendi’yi, dingin ve belirleyici oyunculuğunu bu yapımda da gözler önüne seren Ahmet Mekin; Ayşen’i, Ahmet Mekin’in gölgesinde kalmayarak Sema Yunak; Üftade’yi, birçok yapımda anne figürlerine hayat veren Asuman Arsan; Feride’yi, Suavi Tedü’nün kızı Zeynep Tedü; Atıf’ı ise, bir dönem toplumsal içerikli yapımlarda boy gösterirken,  son yıllarda  popülist işlerin peşinde koşturan Halil Ergün canlandırmıştır.

2013 yılında ATV için çekilen versiyonunu ise, kalbi popülizm için atan Kudret Sabancı yönetmiş, Sabancı’nın mantığında ilerleyen Şükrü Avşar ise yapımcılığını üstlenmiştir.

TILSIM isimli senarist grubu tarafından senaryosu yazılan bu versiyonda; Ata Katiboğlu haline getirilen Ata Efendi’yi, uyarlama olsun olmasın popülist işlerin vaz geçilmezi haline gelen Selçuk Yöntem; karısı Üftade Hanım’ı; tiyatrodan sinemaya transfer olan Nazan Kesal; Ayşen’i, oyunculuğu aksaklıklarla ilerleyen Cansu Tosun Sabancı’nın ve doğal olarak Avşar’ın dairesinde ilerleyerek eserin hakkını vermek, yazarına saygılı olmak için değil, popülist anlayışa sevimli  görünmek için oynamışlardır.

İlk versiyonu, Öztan ve Ergün dışındaki isimlerle esere yaklaşmaya çalışırken ikincisi, eserden uzaklaşmak için elinden geleni yapmıştır.

Karay eserinde, sonradan görmelik başta olmak üzere, ülkenin bir tarafı işgal altındayken, başını alıp giden sefahati, konformizmi çuvaldızlarken, ikinci versiyonu gerçekleştirenler, hem Karay’ın düşüncelerini özümseyemedikleri hem de isimlerini izleyiciden önce magazincilerin belleklerine kazımak istedikleri için eserini ve dolayısıyla yazarını konformistleştirmek için fazla mesaiye kalmışlardır.

Sözü edilen halleriyle popülist herhangi bir diziden farkı olmayan Bugünün Saraylısı dşında Karay’dan uyarlanan son eser, yine bir roman olan Yeraltında Dünya Var’dır.

Eser, kendisine halasından miras olarak kalan bir çiftlikte, yardımcılarıyla kalan erkek figürün, tanıştığı kadın figürle ilişkili olarak zihninde tasarladığı bir aşk ilişkisine ve define arayışlarının izini sürmüştür.

Roman 2001 yılında televizyona, sinema ve televizyon için popülerliği kendinden menkul işler yapan Serdar Akar tarafından taşınmıştır.

Senaryosunu da Akar’ın yazdığı, görüntü yönetmeni olarak Ercan Yılmaz’ın çalıştığı, TRT’nin yapımcılığını üstlendiği bu uyarlamada; adı Nebil olan erkek figürü, üzerine çoğu zaman uymayan elbiseler giyinen Mustafa Uğurlu; adı Nihan olan kadın figürü, kendisine uymayan karakterlere büründüğü için yeteneğini gözler önüne seremeyen Yeşim Büber; yardımcılardan Davut Ağa’yı, tiyatrodan ekrana esaslı bir geçiş gerçekleştiren Nihat İleri; Nezir’i, yeteneğinin posasını popülist yapımlarda çıkartan Emrah Elçiboğa’nın oynadığı Yeraltında Dünya Var, Akar’ın ve ekibinin  ortalamanın üstüne çıkamasalar da altında kalmadıkları bir çalışma olarak hatırlanacaktır.

Karay’dan uyarlanan eserlere genel olarak bakıldığında, esere yaklaşmaya çalışan çalışmalarda da Karay’ın eleştirisinin net bir şekilde verilemediği, muhalefetinin konformistleştirildiği net bir şekilde görülebilecektir.

Böyle bir manzaranın yaşanmasının nedeni; diğer yazarların uyarlamaları üzerinde durulurken vurgulandığı ve vurgulanacağı gibi, Karay’dan eser uyarlayanların da, özellikle, gösterimi devam eden Bugünün Saraylısı örneğinde görülebileceği üzere, müfredat dağarcığının dışına çıkamadan ve magazin ve magazinleştirilen yapı öyle istediği için esere yaklaşmalarıdır. Oysa görüntüyle buluşturulan eserler; sağlam ve çok boyutlu okuma istemektedir. Sağlamlık zaafla, çok boyutluluk da tek boyutlulukla yer değiştirdiği için ortaya, ya ne söylediği anlaşılmayan, ya da söylediği yanlış anlaşılan bir eser ve dolayısıyla yazar çıkmaktadır. Karay’ın  eserleri de,  hem ne söyledikleri tam olarak anlaşılamadığı hem de yanlış anlaşıldığı için Karay’ın muhalefeti konformistleştirilmiş ve kendisine kabir azabı reva görülmüştür.