Hukukçu- Erbay Yucak: ‘İş cinayetleri’ işçinin yaşam hakkının ihlalidir. Ve sınıf mücadelesinin esaslı gündemidir.

Facebooktwittergoogle_plusmail

Mesele 86’da yayınlanmıştır.

Saniye DENLİ – Aslı SARIOĞLU

İş Cinayetleri Almanağı 2012, 1Umut Yayınlarından çıktı. Sayfaları çevirirken neredeyse yılın her günü bir iş cinayeti olduğunu görebiliyorsunuz. 1Umut gönüllülerinden, Hukukçu- Erbay Yucak, “Üretim süreçleri bakımından, başta inşaat, kimya ve maden olmak üzere, sektörlerde iş hacminde artış oldu. Bu artışla orantılı olarak tedbirler alınmadı. Eğitimler verilmedi. Kamusal denetim etkin kılınmadı. Örneğin A şehrinde daha önceden 20 inşaat varsa, bu rakam 40’a çıktı, inşaatta çalışan sayısı 100’den 400’e çıktı. Lakin, iş ve işçi güvenliği/sağlığı ihmal edildi. İş cinayetleri artarak sürmeye devam etti. İşveren, kanundan ve sözleşmeden doğan yükümlülüklerini, kamusal denetimden sorumlu olanlarda kanundan doğan yükümlülüklerini yerine getirmedikleri ayan-beyan ortada iken ya yargılanmadı, ya da ‘taksirle ölüme sebebiyet verme’ olarak görülerek, işçinin ölümünden sonraki adalet dahi esirgenmekte, hafife alınmakta’ diyor.

1235…Hayır bu şanlı tarihimizden (!)hatırlatmaya çalıştığımız bir sene değil, yeni sezona hazırlanan bir dizinin geçtiği tarih sahnesi de… 1235, yani yazıyla bin iki yüz otuz beş, geçen yıl iş cinayetine kurban giden işçilerin sayısı… İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin2013verileri böyle söylüyor. Elimdeki 1Umut Yayınları’ndan çıkan‘İş Cinayetleri Almanağı 2012’ ise ay ay, gün gün2012 yılında gerçekleşen iş cinayetlerini anlatıyor.

Tersane, maden, grizu, göçük, pamuk işçilerini taşıyan kamyon, elektrik akımı ve daha çok kar… Bütün bu sözcükleri haber bültenlerinde duyduğumuz zaman arkasından gelecek sözcüğün ‘ölüm’ olduğunu biliyoruz. Bazı büyüklerimiz ‘işçinin kaderidir’ diyor. Elimdeki almanak üstüne basa basa şöyle söylüyor: İş cinayeti… Neden ‘kaza’ değil de ‘cinayet’. Cevabı çok basit; tedbir yok, işverenin biraz daha fazla kar etmek için almadığı önleme kamunun da gözü kapalı, denetim yok! Hızla büyüyen sektörleri aynı hızla denetleyecek kadrolar yok… Evlerinin direğini kaybeden aileler ise mücadelelerinde yalnız. Hayata tutunmak için aldıkları ‘kan paraları’ ile aileler toplumun‘giden gitti, kalanlar kendi hayatına devam etsin’ anlayışı altında eziliyorlar.

1Umut Derneği gönüllülerinden hukukçu- Erbay Yucak’la sohbetimizden kulaklarımda ‘iş cinayetleri sınıf mücadelesinin önemli bir alanıdır’ sözleri ile çıkıyorum. Adalet Arayan İşçi Aileleri’nin yaşadıklarını dinlediğimiz Yucak, “İşyeri içinde veya dışında; çalışırken, işe servisle gelip giderken, iş yerinin tahsis ettiği yerlerde barınırken, beslenirken, yani ‘iş süreçlerinin bütününde’ yaşanan ve bu süreçlerin etkisiyle zamana yayılarak oluşan, bütün işçi ölümleri iş cinayetidir” diyor. Cinayetlerin ardından yaşanan dava süreçlerini takip etmenin ise emek dünyasına gönül verdiğini söyleyen herkesin görevi olduğunu ekliyor.

Yucak’tan, iş cinayetlerinde ailelerle birlikte sürdürülen adalet mücadelelerini dinliyoruz:

MESELE: Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Erbay Yucak: Bir Umut’un gönüllü hukukçularındanım. 1umut’un; kiracı depremzedeler, iş cinayetleri, kentsel dönüşüm mağdurları, hidroelektrik santral (HES) mağdurlarına yönelik sürdürdüğü dayanışma faaliyetlerinde çalışmaktayım.

MESELE: Bana verdiğiniz ‘İş Cinayetleri Almanağı’na göz gezdirdim. İş yeri kazaları, neden iş cinayetleri olarak tanımlanıyor, açabilir misiniz?

EY: Yasal mevzuatta ve mahkeme kararlarında kavram olarak iş kazası; bir işçi iş yerinde çalışırken ya da iş yerinin tahsis ettiği serviste, iş yerinde mola sırasında, kadınsa emzirme için ayrılan yerde, işyeri onu bir yerde görevlendirmişse gittiği yerde, yani kanunda iş ve işyeri dahilinde sayılan süreçlerde yaşandıysa iş kazasıdır. Aslında ifade edilirken de iş kazası ve meslek hastalıkları olarak geçse de, meslek hastalığı ya da daha doğru ifadeyle çalıştığı iş nedeniyle oluşan hastalığın tespiti ve iş kazası olarak sayılması zor ve eziyetli bir süreç. Dolayısıyla, iş kazası olarak kamuoyunda daha ziyade ‘akut’ olarak işyerinde meydana gelen durumlar anılmaktadır. İşçinin çalışırken edindiği hastalığı nedeniyle ölümü veya sakat kalması, iş kazası olarak pek değerlendirilmiyor. Biz ‘iş cinayeti’ derken, bütün bu tanımlamaların toplamından bahsediyoruz. Şu ana kadarki adalet mücadelelerinde, ‘akut’ olarak meydana gelen ‘iş cinayetleri’ davalarının takipçisi olduk. 2008 yılında Davutpaşa patlaması ile bu yönde çaba göstermeye başladık. Hatırlarsak, patlama ve yangın nedeniyle Davutpaşa’da 21 işçi hayatını kaybetmişti. Davutpaşa’dan önce iş cinayetleri ile ilgili adalet mücadelesi süreçlerine dair çeşitli hassasiyetlerimiz-fikirlerimiz olsa da fiilen takip etmiyorduk. İş cinayetlerinin adalet mücadelesi süreçleriyle ilgilenmemizin, emek etmeye çalışmamızın ana nedeni, meselenin önemine rağmen sahipsizliğiydi. Aileler, hukukçular ve diğer 1umut gönüllüleriyle adalet mücadeleleri sürecinde ‘ bütün sorumluların yargılanması’ esasıyla bir yaklaşıma sahiptik. Ve iş cinayetlerinin, yalnızca işveren ve onun vekili bağlamında ele alınamayacağını düşünmekteydik. Kamusal denetim sorumluluğunun göz ardı edilemeyeceği kanaatindeydik. Nitekim, 1999 depremleri sonrasında, deprem bölgesindeki ‘sorumluluk davalarında da’ benzer bir perspektifle depremzedelerin adalet mücadelelerine Depremzede Dernekleri aracılığıyla destek vermiştik.

MESELE: Denetleme sistemi derken, kamusal denetimden bahsediyoruz değil mi?

EY: Tabi, kamusal denetimi kastediyorum. Kamu idarelerinin denetim sorumluluğu ve görevleri kanunda, ilgili yasal mevzuatta tanımlanmıştır. Bu sorumlulukların ya yerine getirilmemesi ya da eksik yerine getirilmesinden doğan bir sorumluk hali. Nitekim, bu bağlamda gerek deprem davaları bakımından gerekse kamusal hizmetler bakımından ortaya çıkan ve kesinleşen yargısal içtihatlar oluşmuştur.

MESELE: Uzunca bir süredir bu davaları takip ediyorsunuz. Özellikle kanunlardaki değişiklikleri göze alarak 2000’li yılların başıyla, bugün arasında iş cinayetleri nasıl bir nasıl bir dönüşüm yaşandı?

EY: Sorunuzla ilişkisini kurarak, konuyu biraz açalım. Öncelikle, neden ısrarla ‘cinayet’ diyoruz. Adı iş kazası olarak bilinen bu hallerde, yasal mevzuatta belirtilen ve ‘işçi ve iş güvenliği’ne/ sağlığına’ dair tecrübenin işaret ettiği önlemler alınsaydı kaza olmayacaktı. Dolayısıyla öngörülebilir bir şey. Öngörülebilir bir şeyi kaza olarak tanımlamak doğru değil. Bile bile geldiği için… Cinayet dememiz mübalağa ediliyormuş gibi bir algı yaratabilir. Cinayet dediğimizde anlaşılan, kasten ve taammüden bir insanın öldürülmesidir. ‘Kast ve taammüden’ meydana gelen ölüm olaylarında ise açık fillere dayanan bir algı ile düşünülür. Biz de tam da bu noktada, kanun ve sözleşme alınması gereken tedbirleri/önlemler söylüyor da, alınmadığı zaman da çalışanın hayatını etkileyeceği biliniyorsa, bilmeme ve öngörmeme halinden bahsedemeyiz. İşveren gerekli tedbirleri almadığı, kamusal idarelerde denetim sorumluğunu yerine getirmedikleri için artarak yaşanmaya devam etmekte ‘iş cinayetleri’.

Sorduğunuz soruyla gelince, bu cinayetlere dikkat çeken ve farkındalık sağlayan faaliyetler sayesinde, iş cinayetlerinin medyada görünürlüğü artmıştır. Kanun değişiklikleri bakımından ise iş ve işçi güvenliği-sağlığı alanında, işçinin yaşam hakkını korumaya-kollamaya dönük süreçler yaşadığımızdan söz etmek zor. Bu kadar istihdam ve büyüme merkezli söylemlere, teşviklere orantılı çalışanın yaşam hakkı tedbirleri alınmamaktadır. Ayrıca, İSİG Meclisinin basından derlediği haberlere dayanarak hazırladığı raporlama faaliyeti dışında, kıyas yapabileceğimiz verilere sahip değiliz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verileri ise hem güncel değil, hem de sadece SGK verilerine dayanmaktadır. Oysa çalışma hayatında yaşanan informel düzey, iş kazası saydırmadaki güçlükler, meslek hastalıkların da yukarıda belirttiğimiz tespit güçlüklerini de ekleyince durum anlaşılır olacaktır sanırım.

Meselenin en önemli yanı, işçi hayatına verilen değerle ilgilidir. Tek başına yasal mevzuat bağlamında düşünemeyiz. Bu durum mevcut yasal mevzuat hükümlerine uymakla yükümlü tutulan işveren ve denetim sorumluluğu olanların reel tutumlarıyla yakınen ilgilidir. Eh tabiî ki, siz buna taşeron sistemi ve işçilerin örgütsüzlüğünü de ekleyin. Yetmez üstüne bir de iş cinayetleri konusunda, sendikal örgütlenmelerin ve emekçi gündemli varoluş tanımlayan örgütlenmelerin gereken alakayı göstermemesini de eklerseniz tablo çıkar.

Zaten iş cinayeti sonrasındaki ceza yargılaması süreçlerinde de ortaya çıkan zorluklar, yasal mevzuatın nasıl yorumlandığının kanıtı niteliğindedir. Ceza davalarında Savcılar ve Hakimlerin aldıkları tutumlar, yasal mevzuatın ne kadar bağlayıcı, hesap sorucu ve geride kalanları düşünen bir işlevle ‘yorumlanmadığının’ dramatik tablosunu sunar. Ehh, ceza davası kararları öyle çıkınca da, işveren de- denetim sorumluluğu olan da aynı fütursuzluğuna devam etmekte. Özetle, yasal mevzuat hükümleri kadar önemli olan, belirleyici olan uygulayıcıların nasıl bir algıyla hareket ettikleri olmakta.

Bağımsızlık HSYK’daki gibi, iş müfettişleri için de geçerli

MESELE: Peki kanunlardaki değişime göz atarsak, bu dönemde iş güvenliğini önemseyen kanunlar mı çıktı, yoksa bu konuyu görmezden gelen kararlar mı alındı? Yani yasal mevzuat işçinin lehine mi gelişti, aleyhine mi?

EY: Siz eğer bütünüyle istihdamı artırma ve büyümeyi sağlama planlarınızı, iş ve işçi güvenliği/sağlığı kurallarını ihmal eden ve işçinin yaşam hakkını önemsemeyen, aynı zamanda ekolojik dengeleri umursamayan bir anlayışla inşa ediyorsanız..Tablo günde 5 ila 8 işçinin hayatına mal olan, yaralanmalar ve kalıcı sakatlıkların ise sayılamadığı bir gerçeğe dönüşmekte. Dikkat edilmesi gereken bu noktalar işverenin keyfine bırakılmış durumda. Bunu nerden anlıyorsunuz; tırnak içinde söylüyorum bu ‘büyüme’ ise sizin tedbir/denetim mekanizmalarının da aynı oranda büyümesi gerekir. ILO sözleşmesi dahilinde faaliyet gösteren, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı iş müfettişleri var. Bunlar il müdürlüğüne bağlı çalışmazlar, doğrudan bakanlığa bağlı olarak çalışırlar. ILO güvencesindedirler, yarı özerk olarak çalışırlar. Yıllık dönemsel periyotlarla denetim programları merkezi olarak oluşturulur. Tehlikeli iş kollarının artmasına rağmen bu kurumlarda eleman artırışının aynı oranda olmadığını görüyoruz. Denetim ağı genişlemiyor. Genişlemediği gibi özerklikleri ellerinden alınan, ‘memur’ gibi görünen kurumlara çevriliyor. Özerkliğin nedeni, müfettişin işveren ve idareden bağımsız olarak çalışmasının sağlanmasıdır. Güvenceli kılınmasıdır. Devlet memuru gibi çalışınca zaten denetim görevini yerine getiremez oluyorlar. Aynı bağımsız yargı ve HSYK tartışmalarında olduğu gibi bağımsızlık /özerklik tartışması iş müfettişleri için de geçerli. Aksine, yeni alınan kararlar hakları budandı. Hükümet büyümeyi işaret eden bir süreci kışkırtıyorsa, denetime yönelik bir süreci de buna paralel olarak hayata geçirmek zorunda. Bu da ancak, etkin ve yaygın denetim mekanizmasını işletebilmekle mümkün. Bu olmayınca, büyümeye paralel olarak iş cinayetleri de artmaya başladı.

Denetim meselesi, esas olarak Çalışma Bakanlığına bağlı İş Teftiş Kurulu ve bağlı iş Müfettişleri aracılığıyla sürdürülüyor olsa da, sektörlere ve işyerlerinin özelliklerine göre daha fazla İdari kurumun denetim sorumluluğuna işaret eden durumlar söz konusudur. Yasal mevzuat kamuya bu imkanları vermiş. Davutpaşa’yı örnek alın. Orada ne oldu? Patlayıcı ve parlayıcı maddeler vardı. Maytap atölyesi diye değil, plastik atölyesi olarak ruhsat başvurusu yapan bir işletme söz konusuydu. Firmanın ne tür bir üretim yaptığını oradaki herkes biliyordu. Hem de yıllardır. Mahmutpaşa’ya gidiyorsunuz ya da marketlere gidiyorsunuz, maytapları görüyorsunuz. Bunun bir hammaddesi var. Üründen yola çıkıp polis denetim yapabilir. Zaten patlamadan 3 gün sonra polis Mahmutpaşa’ya gitti, maytapçılarda inceleme yaptı. Bu perakende satışı yapanlara ‘bu ürünü nerden aldınız’ diye sorarsa, onlar da üreticiyi söylerler. Patlayıcı ve parlayıcı maddelerin üretim ve depolanması hususunda Emniyet birimleri de kayıtdışılığı tespit edebilirdi. Bunları ithal ediyorsanız bile, mamul maddeye dönüşünceye kadar süreci tanımlayan bir mevzuat var. Dolayısıyla burada bir mevzuat boşluğundan bahsetmiyoruz. Vazifelerin yerine getirilip, getirilmemesini tartışıyoruz. Çalışma hayatının denetlenmesine dair ayrı ayrı kamusal idarelere verilmiş sorumluluklar vardır. Bunlar sektöre göre değişir. Başat sorumluluk Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığa’na bağlı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı’ndadır. Sektörüne ve iş-işletme sürecine göre; Büyükşehir Belediyesi, İlçe Belediyesi, Çevre Şehircilik Müdürlüğü, İl Emniyet Müdürlüğünün de denetim görevlerinin olduğu durumlar vardır. Nitekim, Davutpaşa patlaması davası ve Cumhuriyet savcılığı Bilirkişi Raporu bunun açık kanıtıdır. Yine başka bir açık kanıtsa, Bilirkişi Raporlarına göre kusur izafe edilen kamu görevlilerinin yargılanabilmesi konusunda, izin vermeye yetkili kurulların isteksizliğidir, hafif kaldı. Yargılanmamaları için elinden geleni yapmasıdır.

MESELE: Ben de tam oraya gelecektim. Bu kazalar olduktan sonra adalet nasıl işliyor? Ayrıca kan parasından bahsettiniz…

EY: Ölüm olduğu için Cumhuriyet Savcılığı, re’sen soruşturur, kamu davası açar ya da açmaz. Ceza davası açılsa bile aile işveren tarafından şu teklifle karşı karşıya kalıyor: ‘Size alacağınız tazminatı verelim. Siz de hem tazminat davanızdan vazgeçin, hem de şikayetinizi ceza davasında geri alın’. Ayrıca, ceza davasının Hazırlık Soruşturması sürecinin aileler tarafından takibi zor. Bir yandan acınızın tazeliği ve başınıza daha önce böyle gelmiş bir hadisenin olmaması, diğer yandan devletinin yargısına güvenen- güvenmek isteyen bir emekçi hakikati. Derken, Cumhuriyet savcısının ferasetine bağlı olarak açılmış bir ceza davasıyla karşılaşıyor aile bir süre sonra. O noktada tablo da iç açıcı değil. Örneğin; Bakanlık raporuna göre iş kazası sayılan Arka Sıradakiler dizi setinde çalışırken hayatını kaybeden Selin Erdem davasında C.Savcılığı 1 haftada trafik kazasından davayı açabilmekte. Hem de keşif yapmadan, bilirkişi incelemesi yaptırmadan. Ya da BEDAŞ’ın taşeron şirketinde çalışırken hayatını kaybeden Erkan Keleş davası..Tam 27 ay sonra açılabildi. Davalarda ki, yargılanma maddeleri ve ‘ihmalin’ nasıl değerlendirildiği de ayrı bir dert olarak karşımıza çıkmakta. Savcılık, Mahkeme ve Bilirkişi heyetlerinde genel algı ‘taksirle ölüme sebebiyet verme’ sınırında kalmaktadır. Oysa, ceza hukuku bakımından tanım oldukça açıktır. ‘ İhmal suretiyle, icrai bir hareketle ölüme sebebiyet’ vermedir. İşveren bakımından ise daha açıktır, bu ihmali kazanç elde etme saikiyle işlemektedir.

‘Kamu düzenini ihlal suçu’ olarak tanımlanmalı

MESELE: Kan parası, tedbirlere harcanacak paradan daha mı çok yeğlenir bir durumda?

EY: Yok, aksine… Ama işveren de zaten bunu tesadüfe bırakır. Bir de işverenin kendi insanlık bilincinin de diğerinin hayatını devam etmesine elverir bir şekilde olması lazım. Bunu işverenin keyfiyetine bırakmayan uygulamayı ise kamusal idareler yapar. Bir işveren ölümlü bir durum karşısında 300 bin lira tazminat verecekse, belki de tedbirleri almasının maliyeti 30 bin liradır. Bu tazminat ödendiği zaman, tazminatın parası vergiden de düşürülüyor. Bakın, 2013 Haziran ayında Milas/Güllük’te AKFEN’in terfi istasyonunda ki 7 işçinin ölümüne. Tanesi 100 lirayı geçmeyen maske ve 1000 lirayı geçmeyen kuyuya sarkıtılacak gaz ölçüm cihazının yokluğundan meydana geldi. Bu kadar açık ihmal ve vahşet. Nasıl kaza denir ki?

Sonrasındaki adalet mücadelelerinin takibi bakımından ise; Hayatını kaybeden işçi ailesinin genelde maddi direği konumundaki kişi… Ailenin sonra hayatını nasıl sürdürebileceği gibi dertler hemen başlamakta. Dolayısıyla iş meslek gruplarının örgütsüzlüğü, dava süreci nedeniyle uzayan zaman, bu davalar sürdüğü zaman avukatlara ödenecek para, aile çevresi, aileyi tazminata yönlendiriyor. Bu algının dayanaklarının değişmesi lazım. Bir de ‘giden gitti, kalanlar kendi hayatına devam etsin’ diye düşünülüyor. Her duruşmaya gitmek, orada bu süreci yeniden yaşamak da ağır. Yalnızlık ve tek başınalık, güçsüzlük duygusunu aşmasına neden olacak bir sahiplenme sürecide eşlik etmiyor. Olay sonrası yapılan basın açıklamaları kafi değil.! Sıralamaya çalıştığım nedenler, aileyi ‘tazminatı alayım, hayatıma döneyim’ durumuna sürüklüyor. Çocuklar var, geçim sıkıntısı var. Kendileriyle güvenli bir ilişki kuran sendikal- mesleki örgütlülükler de yok. Geriye yapacak bir şey kalmıyor. Ailenin, bire bir kendi takibine gerek kalmaksızın kamunun etkin soruşturması- yargılaması mühim olan. Ailenin kendisi şikayetten vazgeçe bile Suç, ‘kamu düzenini ihlal suçu’ olarak tanımlanmalıdır.

MESELE: ‘Kamu düzenini ihlal suçu’ olarak tanımlanırsa, çözüme ulaşma şansı daha mı fazla?

EY: Böyle tanımlanırsa, maddi haklarının teklif edilmiş olmasının ceza yargılamasını etkileme ihtimali azalır. Çalışma hayatında meydana gelen bu ihmal ve ihlal, önemli bir mesele haline gelebildiği oranda azaltıcı etkisinden söz edebiliriz. 3 kuruş daha fazla kazanma hırsı, işçinin yaşam hakkının önüne geçmemeli. Kamu idarelerinin, bu işveren tutumunu gayrimeşru ve cezalandırılması gereken bir durum olarak görmesi gerekmekte. Örneğin; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, her iş cinayeti davasına müdahil olmalı. O sektörde bulunan sendikaların, hayatını kaybeden işçinin üyesi olup olmadığına bakmaksızın davasına müdahil olması gerek. Sendikalılık oranı yüzde 3’lerde ise artmasını istiyorsak, işçiye güven veren ve onun uğradığı adaletsizlikler karşısında cesaretle- hesapsız durabilen bir tutumdan geçmekte.

MESELE: Nasıl müdahil olabilirler biraz açar mısınız?

EY: Öncelikle, Meslek odaları ve akademi çalışma hayatındaki iş ve işçi güvenliği/sağlığı meselesini, temel ilgi alanı olarak gören çalışmalar yapmalıdır. Baroların, çalışma hayatına dair bütün bu ihmallerde ‘kamusal sorumluluk bilinciyle’ tutum almalıdır. Sendikalar, sektörel bazda her iş cinayetinin kendisini yakınen ilgilendirdiği bilinciyle davranmalıdır. Yetmez, her ceza yargılaması sürecinde dava dosyalarında yer alan Bilirkişi raporlarını meslek odaları ve akademi; gerçeğin ortaya çıkması bakımından da, çalışma koşullarının düzenlenmesi bakımından da, bilirkişilerin bilimsel bilgi ve tecrübeyi bu maksatla kullanıma sokup sokmadıklarında da ‘etik’ olarak Raporları inceleme ve denetim işlevini yerine getirmelidirler. Bütün bu duyarlılıklarını, kendilerini münasebet kurulabilecek pratik mekanizmalarla kamuoyu huzurunda açıklıkla deklare etmelidirler.

Devamı, her iş cinayeti davasının, işçinin yaşam hakkına sahip çıkılan güçlü bir öfkeyi temsil pratiklerine dönüşmesidir. İşte, müdahillik bu idrak içinde ele alındığı oranda yargıda da- işçi dünyasında da itibarını da karşılığını da bulacaktır.

Siyasi organizasyonlar, kendi programatik çerçevelerine bağlılıklarını lafla ve selüloz üstünde değil, bu davalarda aldıkları tutum ve müdahillik süreçleriyle ortaya koymalıdır. Olay vakti, ölen sayısına ve dramın boyutuna bakarak, sembolik tutumlara sığınmadan…

İş cinayetleri emek dünyasının esaslı gündemi olmalı.

MESELE: Almanak’ın sunuşu ‘iş cinayetleri günlük yaşamımızın bir parçası değil’ diye başlıyordu. Bir de yine Almanak’taTBMM Tuzla Araştırma Komisyonu’nda ifade veren İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürü‘Tersanelerde sanki facialar varmış gibi gösteriliyor. Ama oranlara bakılınca o kadar da büyük değil’ diyor. Sanki insan hayatından değil, istatistiki her hangi bir verinden bahsediliyormuş gibi. Denetim mekanizmalarının işlemesi için kim nasıl bir kamuoyu oluşturup, baskı yapabilir?

EY: Hükümette olanlar, ‘İşsizlik oranlarını düşürmeliyim, büyüme kendi içinde bu riskleri taşır’ varsayımı ile hareket ediyor. ‘İş kazası olur mu’ olabilir, ancak davalardaki bilirkişi raporlarına bakınca ‘böyle de olmaz ki !’ dedirtiyor… ‘Bütün bu tedbirleri almaya rağmen iş kazası neden oluyor’ dediğimiz zaman asıl üst seviyeye geçmiş oluyoruz. Bu basına yansıyan ölümlü kazalar, bir de yansımayanlar var. Sayı ile konuşmak yerine durumu görmek gerek, bu olayların yaşanmasına izin vermeyen tutumun sahibi olmak gerekir. Örneğin Esenyurt’taki 11 işçinin yanarak hayatını kaybetmesi gibi bir durum olunca, tüm kurumların oraya gidip basın açıklaması yapacak, durumu lanetleyecek, sonra da unutacak. Böyle olmaması gerekiyor. Sınıf mücadelesinin esaslı bir alanı olduğunu görmek gerek. O kadar esaslı bir alan ki, gerçekleştiğinde işçinin hayatına mal olan bir durumu konuşuyoruz . Temel olarak bu idraka ulaşmak gerek. Hükümet eden kendiliğinden ulaşmıyor. Yönetenlerin vicdanına bırakılamayacak kadar ciddi. Onları zorlatacak süreçler gerek. Hem emekçiler ve ezilenler dünyasında, hakların büyük mücadeleler sonucunda alındığını bil, sonra üç kelam edince hükümetin bunu yerine getireceğini düşün… ‘Sendikalaşma oranı artarsa, bu azalır’ demek de tavsamaktır. Bu alanın ne kadar önemli bir mücadele alanı olduğunu görmemek demektir. Hükümet edenlerin, bu husustaki günahını ve sevabını ortaya çıkartacak şey, iş cinayetlerinde bütün sorumluların yargılanmasındaki tutumudur. Ve geride kalanlar için, hem adalet arayan aileler hem de hala işçiliğe devam edenler için mücadeledir aynı zamanda.

MESELE: Takipçi olmak, denetimlerin artırılmasını sağlıyor mu?

EY: Olayların takipçisi olmak, hem denetçiler arasında hem de işverenler arasında konuya önem verilmesini, belli düzeylerde sağlıyor. Örneğin Esenyurt’ta çadır yangınlarından sonra alınan tedbirleri biliyoruz ya da BEDAŞ’ta Erkan Keleş hayatını kaybettikten sonra, kurumun yetkililerinin sorumlu olarak yargılanması süreci sonrasında işçiler için alınan koruyucu malzemelere bakın. Ya da gidin Davutpaşa’ya 2008’e kadar o alanda belediye tarafından yapılan işyeri denetim ve mühürleme sayısına bakın, bir de 2009’dan sonraki rakamları inceleyin. İş cinayetlerinde sorumluların yargılandığı dava süreçleri, bu denetimleri tetikliyor. Bu denetimlerin yapılmasıyla kaç işçinin hayatının kurtulduğunu bilmiyoruz. Esenyurt’ta tazminat ödenmesine rağmen davasını devam ettiren aile sayısı 4’tür. Oysa 11 işçi hayatını kaybetmişti. Bu davaları takip eden insanların sayısı artarsa, kamuoyu da oluşur. Örneğin OSTİM’de 21 işçinin hayatını kaybettiği dava, Güllük’te 7 işçinin hayatını kaybetti dava katılım önemli. Bir iş cinayeti olduğunda, taziyeye gitmek aileye destek olmak önemli. Taşeron düzeni olmasın, çalışma koşulları iyileştirilsin, daha çok ücret kazanılsın. Bunlar önemli, ama bunu sürdürürken, kötü çalışma koşulları nedeniyle ortaya çıkan sonuç neden sizi ilgilendirmiyor? Emek ve emekçi organizasyonlarının algısı değişmeden, üzgünüm ki, yargı ve hükümetin algısının değişmesi zor. Her ayın ilk Pazar günü Galatasaray’da ‘Vicdan ve Adalet nöbeti’ tutuyor aileler. Kendi travmasını güncelleyerek, bu mücadeleye devam ediyor. Dayanışan kim, gelen kim? Emekçinin mağduriyeti üzerinden kendimize bir kimlik inşa etmemize gerek yok. Kendisinin o mağduriyet çemberini kırması için emekçiye destek olunması ve o mücadelede kendisinin özne olması lazım.

Ailelerle birlikte sürdürdüğümüz mücadele önemli sonuçlar veriyor. Davaların düzenli takip edilmesi, duruşmalarda aktif müdahil olunması gerek. Aileler gerçeğinde görelim ki, kendilerine güç/ kudret kazandıran canlarını kaybetmişler. Bu memlekette insanlığın ölmediğini, ailelerin de hissetmesi lazım. Bu değerlerin olmadığı yüzde 20’lik bir sendikalılık olsa ne olur. Ostim/İvedik patlama ve yangınlarından sonra, Ailelerin adalet mücadelelerinin de etkisiyle, Organize Sanayi Bölgesi’nin Müdürü 15 maddelik bir ‘sıkıyönetim genelgesi’ açıkladı. Daha önceden neden uygulanmamıştı ki? Demek ki mücadele cevap verdi. Ailelerin adalet mücadeleleri olmasaydı, bu davalar olmazdı. Görelim aileler ve sınırlı güçleriyle dayanışan gönüllüler dışında sahiplenen bir yer yok. Hükümet edenlerin de, vazife ve varoluş olarak tanımladıkları emek- eşitlik-sınıf mücadelesi iddiasında olanların da önüne, hisseleri kadar ahirette değil, gerçek zamanda öyle ya da böyle çıkacaktır.

Meslek hastalıkları da mücadele alanı

MESELE: Son olarak merak ettiğim bir şey daha var. Meslek hastalıkları dolayısıyla işçi öldüğünde, işten ayrılmış olsa bile yargı önünde işveren sorumlu tutulabiliyor mu?

EY: Tutulabiliyor. Sadece işveren değil, denetim sorumluluğu olanlarda. İşçinin meslek hastası olduğunu kanıtlaması gerek. Bu da öncelikle işçinin hastalığının yaptığı işten kaynaklandığının bilinciyle davranmasını gerektirmekte. Kot taşlama işçilerini biliyoruz, maden işçileri dünyasında bu idrak var. Bir kişinin kendisini meslek hastası olarak tıbben tespiti ve bu sonuçla da işverene ve denetlemeyen kamu kuruluşuna karşı hukuksal mücadelenin gerçekleştirilmesi lazım. Çalışma ortamı güvenliği dediğimiz şey sadece makineye bağlı bir güvenlik değil, soluduğunuz hava her türlü sağlığı tehdit eden maruziyet dahildir. En bilinenleri olarak, Kot taşlama, kimya, seramik, maden, radyoloji alanında çalışanlar maruziyet alanında olduğu. İş cinayetleri nasıl bir mücadele alanıysa, meslek hastalıkları da aynı alandır. İşçinin yaşam hakkı söz konusudur. Dolayısıyla, iş ve işçi sağlığı/güvenliğini işçilerin, hayatına mal olmadan bir mücadele alanı olarak görmekten geçmekte.

MESELE: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

EY: İşçi sınıfını örgütleme iddiası olan bir kuruluş değiliz. Dolayısıyla emek hareketinin ve emekçilerin öncüsü olma iddiasıyla davranan kuruluşlar gibi yüksek hedeflerimiz yok. Bütün bunlara dair yazan çizen, şehvetle bunları konuşmayı seven ve iyi niyetle inanan insanların, şapkalarını önlerine koyup, hal ve gidişlerini sorgulaması gerek. Manifestonun temel sözü nedir ‘sınıf mücadelesi’. Bu mücadeleyi sürdürme iddiasında olanlara atfen söylüyorum; işçilerin çıkarlarından daha özel çıkarlarımız çıkarımız olamaz. Ve işçinin en gerçek çıkarı da öncelikle ‘yaşam hakkı’. Biz nacizane vicdan, adalet, dayanışma değerlerine bağlı kalarak. Gücümüz yettiğince, işçinin yaşam hakkı ihlaline ailelerle dayanışarak hareket ediyoruz. Memlekette, işçinin dünyasında ‘akut düzeyde de meslek hastalığı düzeyinde de’ iş cinayetleri çok mu çok. Hem de arsızlık derecesinde. Bakın, Bilecik- Çanakkale aksında seramikten kaynaklanan maruziyet en yüksek seviyede. Meslek hastalığı riski en yüksek yer. Var mı, duyduk mu? İstanbul’a 1 Mayıs’ta kaç kişi geldi. İçlerinden 5 tane vicdan sahibi insan yok mu orada meslek hastalığını anlatsın. Emekçinin yaşadığının onun kaderi olmadığının kavgasını da dayanışmasını da hakkıyla yerine getirmektir. İnsanlık için geleceğe bırakacağımız. Aksi durum, hemen yanı başında duran ‘kaderim böyle’ sözü.

*Ses kaydı çözümünde ve düzenlemesinde yardımcı olan Handan Sema Ceylan’a çok teşekkür ederim.

 

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir