Erklerin Savaşı, Seçimler ve Sol

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bu ayın İnternet Meselesi

İsmail Güney Yılmaz

Türkiye, 17 Aralık tarihiyle birlikte siyaset alanında dışarıdan da katkıları olan bir “yeniden inşâ” dönemine girmiş bulunuyor. Aslına bakarsanız bunun verileri son birkaç yıldır en azından sezinlenebilir bir durumdaydı fakat “hasta” için “artık ameliyat masasında” diyebilmemiz kesin olarak andığımız günle tarihlenecektir.

Zaten Türkiye’nin cumhuriyet tarihi 1950’lerin özellikle ikinci yarısından itibaren -uluslararası müdahale var ya da yok- mevcut iktidarı ve siyasal ortamı beğenmeyen güçlerin, görünür iktidarı elinde tutan güce karşı operasyonlarıyla mündemiçtir.

Devlet cephesinde durum

Türkiye’nin genel siyaset arenasında 12 Eylül’den bugüne düzlemi bir türlü “rayına oturtulamayan” derin alt üst oluşlar yaşanıyor. Klasik bir tabirdir; Türk devleti halka karşı kurulmuş bir iç savaş düzeneğidir. Ancak bu düzeneği kuran ittifak bloğu kendi içinde de sonuçları ağır olan ve her seferinde bitimiyle yeni bir sayfa açan çatışmalardan da geri duramamakta. Zira “ittifak” bir tür çıkarlar bileşkesidir, bir tarafın çıkarlarına halel geldiği yerde de kutuplaşma ve birbirini itme başlar. Bunun sonucu da kaybedilme riski gündeme gelen şey iktidar olduğu için muhakkak savaş olacaktır, kaçarı yok.

Ülkenin uzun ve sancılı ’90’lı yıllarına kısa bir bakış attığımız vakit, ilk elden göreceğimiz durum süreğen bir ekonomik ve siyasal kriz ile Kürdistan’daki şiddetli savaşın toplumun tüm kesimlerine iteklediği ağır travmatik hâldir. Erkler cephesinde sürdürülemez koalisyon denemeleri ile geçen bu sürece 28 Şubat’la ilk görünür müdahale yapıldı. Bu hamleyle Türkiye’nin egemen siyaseti bir dizi karmaşık darbeyle reorganize edildi. “Fazla radikal” olduğu için kapatılan Refah Partisi, Fazilet Partisi oldu, sert bir darbe yemiş olmasına karşın girdiği ilk seçimde aslında fena bir oy da almadı (Eş zamanlı yapılan 1999 genel seçimlerinde % 15, yerel seçimlerinde -İl Genel Meclisi- % 16 oy aldı. Yani 1995’e göre 5-6 puan düştü).

Merkez sağın iki şampiyonu ANAP ve DYP hızlı bir erime sürecine girerken, PKK lideri Öcalan’ın yakalanmasıyla kabaran milliyetçileşme salgınını da arkasına alan DSP ile MHP birden ve hızla yükseldi. ’99’da DSP-MHP-ANAP koalisyonu kuruldu, dikiş tutturamayacağı en başından belli olan bu birlik ilk travmayı büyük Marmara depremleriyle yaşadı. Süreci hızlandıralım, ekonomik dar boğaz biteviye büyüdü, Cumhurbaşkanı Sezer Anayasa’yı Ecevit’e fırlatınca “cart” diye ekonomik ve siyasal kriz geldi, istihdam daraldı, para değersizleşti, ülke genel bir depresyon havasına girdi, Başbakanlık’ta esnaf kasa attı. Sonradan adına “sivil darbe” denilen girişimle koalisyon hükümeti ve bilhassa Ecevit ve DSP itibarsızlaştı. DSP ortadan ikiye bölündü, Başbakan Yardımcısı Bahçeli erken seçimi ilân etti …

O günlerde Milli Görüş’ün yeni partisi olan FP de “yenilikçiler-gelenekçiler” olarak bölündü, Türk burjuva siyaseti kaynıyordu. Yenilikçiler “Milli Görüş gömleğini çıkarıp” ve “değişerek gelişip” AKP’yi kurdular. AKP daha “bismillah” diyemeden girdiği ilk seçimde, 2002’de “zart” diye tek başına iktidar oldu. ANAP, DSP ve DYP -bugünkü DP de dâhil- sembolik varlıkları dışında bir daha geri dönmemecesine Türk siyasetine veda ettiler. MHP ve Saadet zayıfladı, ancak bir ideoloji hareketi oldukları için ayakta durabildiler, bununla birlikte mesajı alıp daha “merkez”e kayan MHP o “merkez”de kendine açılmış olan boşluğa başarıyla oturmayı da bildi -2002’den sonraki seçimler-. “Merkez sol”da tek kalan CHP ise, epey küçülmüş olan o pasta diliminde yeganeliğinin keyfini sürmekte.

Türk sağcılığının kocaman bir parçasını tek başına yutan/ uzun bir süre liberallerden-liberal “sol”dan da destek gören ve üç aşamada “muktedir” olabilen AKP’nin 12 yıllık iktidar döneminin, 2004-2005’lerde yeniden başlayan ve bazı “süreç”lerle zaman zaman duralayan Kürdistan’daki şiddetli çatışmalar dışında AKP adına gayet rahat ve sürekli güçlenerek geçtiği söylenebilir. Bu rahatlığın başlıca sebepleri olarak şunları sayabiliriz:

– Tek parti hükümetinin yarattığı gerek siyasal itibar, gerek dış ekonomik yatırım anlamında göreli “güvenli” ortam ve bunun getirdiği “normalleşme”

– Geleneksel Merkez sağın kesin çöküşü ve Siyasal İslâm’ın bir bütün olarak ılımlılaşması/ uyumlulaşmasıyla doğan görülmemiş bir “siyasi alternatifsizlik”.

– ’90’ların ortalarına doğru Milli Görüş’ün başta İstanbul ve Ankara olmak üzere çok sayıda belediyeyi kazanarak destekçisi olan halk kitleleriyle birlikte milim milim örmeye başladığı ve AKP iktidarıyla devasa bir biçimde genişleyen aş, iş odaklı rant müştereki.

– AKP döneminde tekrar silahlı mücadeleye başlasa da PKK’nin savaşının ve ona verilen askeri karşılığın genel tabloya bakıldığında ’90’larla karşılaştırılacak düzeyde olmamasının getirdiği daha düşük çatışmalı ve daha az gergin ortam. “Açılım, çözüm, barış süreçleri” ve bunlara verilen yoğun medya/ aydın desteği sayesinde gerek devletin en azından söylemde biraz daha farklılaşmaya başlamasının; gerekse de Yurtsever Hareket ile ilgili gerçeklerin Kürdistan dışındaki “genel toplum algısı”nda büyük ölçüde normalleşmesi. Yani sadece Kürt’ün değil, onun mücadele ve önderliğinin de sıradan yurttaşlarca gönüllü yahut nefretle kabulü.

– Yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olması biçiminde ilerliyor olmasına karşın -DSP/MHP/ANAP hükümeti döneminde dünya zenginleri listesine giren Türk sayısıyla, AKP dönemindeki durum karşılaştırma için bir veri olabilir- sadaka düzeneği ve mahirane bir illüzyonla yürütülen -dubleee yollaaaar yaptııııkkk!!!- ve klasik tekellere karşı daha hızlı, daha badem bıyıklı yeni yeni rakipler kazandırması bâbında gerçekten başarılı olan “ekonomik gelişme”. Bu “ekonomik gelişme”nin dış finans piyasalarından ve küresel kartellerden gördüğü “güvenli liman” desteği. -Ki bu “ekonomik büyüme”mizde kara paranın da hatırı sayılır bir payı olduğunu da artık hepimiz öğrenmiş olduk.-

– 19 Aralık 2000 hapishaneler katliamıyla devrimcilerin siyaseten etkisizleştirilmesi. Ki Devrimci Hareket’in bu etkisizliğini Haziran direnişinde hazır kitleleri bile, bırakın “nihai hedef”e, herhangi bir hedefe dahi yönlendirmede büyük ölçüde yetersiz kalmasında açıkça gördük. Devrimciler, sınanmış tecrübeleriyle “direnişin onurunu kurtaracak” iradi müdahalelerde bulunabilseler de Hareket’in güçsüzlüğü bu muazzam ayaklanma ve direnişin düzenin içine doğru sönümlenmesinde belirleyici oldu. Aynı zayıflık problemi “2001 krizi” denilen siyasi ve ekonomik deprem döneminde de su yüzüne çıkmıştı, düzen bu ağır süreci 19 Aralık’ta devrimcileri, Öcalan’ın yakalanmasıyla da PKK’yi etkisizleştirmesiyle çok büyük bir tahribat yemeden geçebildi. Zira her şey 28 Şubat’tan beri işleyen büyük ve bilinçli bir operasyonun parçasıydı. Önce Siyasal İslâm’ın, sonra Kürt hareketinin, ardndan devrimci/sol siyasetin ve en son da düzen siyasetinin gidişine etkili müdahaleler yapıldı, derin yönetememe krizi az hasarla aşıldı.

AKP, bu rahat iktidar sürecinin “ustalık dönemi”nde daha “rahat” hareket etmeye kalkışınca ve iç-dış politikada, bilhassa da Suriye meselesinde uluslararası egemen güçlerin ve onun yerel destekçilerinin -Cemaat ve klasik burjuvazi- hoşuna gitmeyecek işlere girişince, AKP için sıkıntı dönemi başladı. Bugüne dek Erdoğan’a ayar çekilmeye çalışıldığını ve Erdoğan’ın sık geri adımlar attığını, bunun da bir gün dediğinin, ertesi gün dediğine uymamasına sebep olduğunu defaetle izledik. Fakat adını andığımız, AKP dışındaki öteki erkler artık bu işin AKP ile (ya da en azından Erdoğan’lı bir AKP ile, zira CHP bir değil, bin cemaatle bile flörtöz olsa alternatif olamayacak gibi) sürdürülemez olduğuna kani olmuş olmalılar ki büyük müdahale geldi.

Özellikle Gezi süreciyle otoriteryenliği tüm dünyaca tasdiklenmiş, web ansiklopelerindeki ilgili başıklarda Putin’le birlikte örnek diye sunulmuş ve yolsuzluk operasyonlarıyla ortaya saçılan rezalet ile birlikte buna müdahale yöntemi sayesinde geniş kesimler nezdinde iyice itibarsızlaşmış bir Erdoğan buradan çıkar mı, çıkamaz mı bilemeyiz. Bu satırların yazarı AKP’nin mızrağı çuvala sığdıramayacağını ve eriyeceğini düşünüyor, ancak bu sadece bir tahmindir.

17 Aralık operasyonu yargıya ve emniyete yapılan izansız müdahalelerle fiili olarak durduruldu, bu nezdimizde iktidarın tükenişinin resmidir. Burada komik olan yıllardır politik propagandada “tek parti iktidarının istikrarı” silâhını kullananların aslında bir koalisyonun ortağı olduklarını ilân etmiş olmaları. Şimdi koalisyonun iki ortağından biri -Cemaat- ayrıldı ve eski ortağına hararetle vuruyor. Bu iktidarın koltuk değneğini kaybetmesi ve artık sürünerek yoluna devam etmesi anlamına gelir. İzlediğimiz, duyduğumuz, gördüğümüz her şey bunun bir kanıtı, “yargı silâhı” elinden alınan Cemaat, şimdi işi piyasaya art arda sürdüğü ceberrutluk ve iptila delaleti kayıtlarla yürütüyor. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna müdahale tarzıyla kendisine az çok sevecen bakabilen geniş kesimler nezdinde dahi itibar kaybına uğrayan AKP, bir yandan bu kayıtlarla darbeler yerken, öte yandan da ota boka kuru fasülyeden, pornoya kadar lobiler icat edip, paralel, dış güçler vs. gibi retoriklerle ciddiyetini yitiriyor, söylemini bayağılaştırıyor. Liberallerin ezici çoğunluğunun hükümete desteklerini çoktan çekmesiyle AKP’ye kalan üçüncü, dördüncü sınıf ikbâl deparcısı yazar çizer tayfasıyla da topluma propaganda işinin eskisi kadar büyüleyici yürütülemeyeceği de aşikâr üstelik.

AKP’nin hem merkez sağda ve İslâmi kesimde alternatifsizleşmesi; hem geniş bir kesimin içinde ördüğü çıkar odaklı ilişkiler; hem de Erdoğan’ın 12 yılda yığınsal bir toplamda yarattığı uhreviyet sâyesinde hâlâ tek başına iktidar olabilecek oy deposuna sâhip olduğu açık. Bu, AKP zayıflasa da böyle. Fakat, tahminimizce AKP önümüzdeki yerel seçimlerde % 35’i geçemeyecektir ve olası bir İstanbul ve Ankara kaybı da partideki depresyonu derinleştirmeye yarayacaktır. AKP, tıpkı ANAP gibi iktidar odaklı sağ bir koalisyonun pragmatik bir örgütlenmesi, bir kadro/sokak hareketi değil, bambaşka bir ihtiyaca binaen kurulmuş bir organizasyondur. Bu da bize AKP’nin muhalefete düştüğü an hatta bir koalisyon ihtimali ortaya çıktığı bir durumda bile hızla eriyip gidecek olacağını gösterir. Bilhassa Gezi sürecinde Erdoğan kendisine bağlı kitleleri kemikleştirip, asgari düzeyde militanlaştırmış olsa da, hatta kendi dışındaki sağcı, solcu, işçi, burjuva, Türk, Kürt herkese “vatan hâini” etiketini yapıştırarak sanki bir iç savaş opsiyonunu da elinin altında tutuyormuş gibi konuşmasına karşın bu böyle.

“Milli orduya kumpas”, yeniden yargılama gibi hamlelerle bir kesim ulusalcıyı da ehlileştirme çabasında olan AKP’de durum şimdilik bu, yani bir tür “ömrü uzatma çabası”. İzleyeceğiz ve sonuçlarını hep beraber göreceğiz. Bu pozisyonda CHP ve MHP oylarının eşyanın tabiatı gereği yükseleceği açıktır; fakat CHP oylarında “tatmin edici” bir yükselme olmayacak gibi durduğunu ekledik. “Merkez sol” oylarının ’80, daha çok da ’90’ların başlarından itibaren dramatik bir biçimde daraldığı sârih bir mevzu, burada CHP’nin sağdan takviye yapması da hem tabanda belli bir dilemma yaratmakta; hem de nafile bir çaba gibi durmakta.

Sol: İncizap

“(…) olağanüstü yönetimlerin tarihi bize bir şey söylüyorsa eğer, bu, devlet şiddetine verilecek en etkisiz yanıtın hukukun egemenliğinde ısrar etmek olduğudur. Gerekli olan, devlet şiddetini yasallık talebiyle etkisiz kılmaya çalışmak yerine buna karşı bir karşı-siyaset geliştirmektir…Neocleous

AKP, CHP ve MHP’den dilimiz döndüğünce ve yerimizce hasbihal ettik. Bu üç parti dışında HDP hariç, sağ ya da sol partilerden herhangi bir başarılı performans zaten pek beklenmiyor. Ancak not edelim,Saadet ve BBP oylarında bir iki puanlık küçük artışlar yüksek olasılık.

BDP’nin ise Kürdistan’da oy patlaması yaparak bir rekora imza atacağını söylemek içinse zannımca kâhin olmaya gerek yok.

Memleket, çok erken bir dönemde, daha Gezi sürecinde, bizzat Erdoğan’ın “milli irade” tekerlemeli manevralarıyla seçim psikolojisine girmişti. Bu psikolojinin atmosferinin gündemdeki sürekli alt üst oluşlar sebebiyle kitlelerce doğru dürüst teneffüs edilebildiği söylenemezse de, öyle veya böyle uzun zamandır önümüzdeki yerel seçimleri konuşuyoruz.

Burada sol adına üzücü ve düşündürücü olan, daha dün Gezi’de görkemli ve eşi benzeri görülmemiş bir biçimde yığınların iradi siyaset eyleme cüreti görülmüş olduğu hâlde, dümenin ve havanın hemen seçimlere kırılıp, bükülmesidir. Bunun sonucunun seçimlerden muradı olan sol adına kısa vadede hezimet olacağı kuşkusuz. Zira oyunu düzenin kurallarına göre oynarsanız, kuralı koyan karşısında mutlak zayıf siz olduğunuz için yenilgi kaçınılmazlaşır. Sokak muhalefetinin saman alevi gibi yalnızca reaksiyoner olarak ara sıra gerçekleştirilebildiği şu günlerde, Gezi’den solun çok fazla nitel birikimi heybesine doldurabildiğini ne yazık ki söyleyemiyoruz. Bilakis, kendiliğinden birikip, patlayan 80 vilayetlik sokak hareketinde devrimci enerjiyi değil de, bu öfke feveranının sandıkta kendisine oy olarak dönebileceği rüyasını gören bizzat solun büyük kısmı olmuştur.

Onca sol partinin, büyük parça Kürt hareketine eklemlenip seçim odaklı oluşturduğu HDP’de sınıf siyasetinin değil, tek tek kimlikler üzerinden kurulan düzen içi hak eksenli bir muhalefetin görülmesi burada önemli bir gösterge. HDP’ye katılmayan diğer sol yapıların ise (Halkevleri, TKP, ÖDP,EHP, yer yer Kaldıraç vs.) birlikte hareket ederek hummalı bir seçim çalışmasına giriştiklerini, Hopa, Hopa-Kemalpaşa, Hatay-Defne gibi kimi yerellerde iddialı olduklarını da biliyoruz. Kaldı ki, Türkiye devrimci hareketinin en büyük parçası, genel sol içinde de epey hacimli bir yer kaplayan Parti-Cephe dışında “biz seçimlerde şunu destekliyoruz” açıklaması yapmayan devrimci/illegal örgüt de yok gibi. Yani P-C ve birkaç küçük sol örgüt dışında tüm sol yerel seçimlere konsantre olmuş durumda.

Seçimler, örgütün topluma daha rahat gidip, propaganda yapabilmesine olanak sağlaması ve hele ki belli yerelleri ya da mecliste sandalyeyi kazanabilme şansı da vakiyse şüphesiz önemli bir siyaset aracı. DHF’den HDP’ye, BDP’ye, TKP’ye, Halkevleri’ne kadar tüm solun seçimlerde herhangi bir kazanım elde edebilmesi de bizi ancak mutlu edebilir. Fakat, salt düzenin içine sıkıştırılmış olan bir sol siyasetin ilk önce kendi kendini tüketip, ona destek veren halk kesimlerini de demoralize ederek düzenin içindeki diğer tercihlere yönlendireceği açık.

Ülkede siyasal ve ekonomik bir kriz açıkça varken, devletin içindeki erkler bu denli pervasızca birbirine düşüp, karşılıklı pisliklerini ifşa ederken… Bu Şeyşeller’den Kanada’ya dünyanın her yerinde “devrimci durum”u imler. Üstelik bu ülke Gezi gibi bir şeyi görmüştür -çok şükür- ve eksiği, gediğiyle, çevresindeki, uzağındaki yığınla ülke soluna karşı avantajlı olacak bir biçimde devrimci irade, birikim ve enerjiye haiz yığınla kafa ve kola sâhiptir-yine çok şükür-.

Düzenin krizinden bizi düze çıkaracak olan şey, iki halk ve emek düşmanı klikten birine “şöyle veya böyle” yakın olma zorundalığı yanılgısından değil, başat çelişki olan ezen-ezilen çelişkisine doğru atımızı, kalemizi oynamaktan geçiyor. Yeni hayatı biz, ancak “bizim gibi olanlar”la ve yalnız “bizim” için kavgayı sokaktan örerek kurabiliriz. O “biz”, bütün ezilenlerdir ve ezilenlerin kurtuluşu onlara işaret edilen oy pusulalarının siyah-beyaz yasallığından değil, sokak sokak büyüyecek meşru müdafaanın renkli bir isyana evrilebilmesinde şifreleniyor.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir