Harfleriyle Bestelediği Tereddüt Senfonisi Yağmalanan Bir Edebiyatçı: Reşat Nuri Güntekin*

Facebooktwittergoogle_plusmail

M. Akif Ertaş

Eserleri; Halid Ziya Uşaklıgil, Halide Edib Adıvar, Refik Halid Karay ve ileride üzerinde durulacak olan Peyami Safa ve Orhan Kemal’in eserlerinde olduğu gibi birkaç defa uyarlanan, uyarlamalarının çoğunun abuklama olması dolayısıyla, mezarında, sözü edilen isimler kadar rahat bırakılmayan, aradan yıllar geçse de rahat bırakılacağa benzemeyen, uyarlama elbisesi zorla kuşandırılmış abuklamaların her daim birinci adresi olmuş edebiyatçı ise Reşat Nuri Güntekin’dir.

Güntekin’in ilk olarak, Fransız yazar François de Curel’in Terre İnhumaine isimli oyunundan Bir Gece Faciası adıyla uyarladığı oyunu, Muhsin Ertuğrul tarafından 1929 yılında sinemaya Ankara Postası adı verilerek uyarlanmıştır.

Milli Mücadele yıllarında geçen oyunda, bir yandan, sonunda mutluluk olmayan bir aşk hikâyesi anlatılırken, bir yandan da Kuva-yı Milliye ile Hilafet Ordusu olarak da bilinen Kuva-yı İnzibatiye arasındaki sürtüşmenin resmi çizilmiştir.

Necmiye Sultan, kocasını görmek için, İstanbul’dan Adapazarı’na gidince konakladığı bir evde, Kuva-yı Milliye teşkilatının kuryesi Kudret ile tanışmış, tanışmalarının ardından aralarında bir aşk filizlenmeye başlamıştır. Bu arada, iki grup arasında bir çatışma çıkmış, Necmiye Sultan, Kudret’i ele vermek isteyince Kudret’in annesi tarafından öldürülmüştür. Bir çatışmada yaralanan Kudret’in yerine kuryelik görevini kardeşi Osman yürütmeye başlamıştır.

Yapımcılığını İpek Film adına, Fahir ve İhsan İpekçi kardeşlerin üstlendiği Ankara Postası’nda görüntü yönetmeni olarak Cezmi Ar çalışmıştır.

Necmiye Sultan’ı, Bedia Muvahhit gibi, bir sinema filminde oynayan ilk Müslüman Türk kadın oyuncu olan Neyyire Neyir canlandırmıştır. Aynı zamanda Muhsin Ertuğrul’un karısı olan Neyir’in canlandırdığı Naciye Sultan’ın tutulduğu Kudret’i ise Muhsin Ertuğrul oynamıştır.

Osman’ı ise, Fütürizm, Sürrealizm ve Dadaizm gibi akımları dizelerinde buluşturan bir şair olduğu unutulan Ercüment Behzat Lav’ın canlandırdığı bu sinema filminin uyarlandığı eserde olaylar, Birinci Dünya Savaşı’nın önemli cephelerinden olan Alsace-Lorraine’de geçerken, Milli Mücadele’yi destekleyen Güntekin, Kuva-yı Milliye birliklerine moral vermek amacıyla, konuyu savaş dönemi ile sınırlandırmamıştır.

Sessiz olarak çekilen ve Güntekin’in Milli Mücadele’ye destek verirken, pireye kızarak yorgan yakmadığını, artistik edebiyatın temsilcileri gibi genellemeye gitmediğini gözler önüne seren bu sinema filminden sonra Güntekin’in yine bir tiyatro eseri olan Taş Parçası, sinemaya uyarlanmıştır.

Üvey annesinin bir erkekle duygusal diyalog yaşadığını öğrenerek durumdan babasını haberdar eden bir gencin ailesini kurtarma çabalarını anlatan oyun, tiyatro deneyimi yaşamadan sinemaya geçen ilk sinema yönetmeni olan Faruk Kenç tarafından beyazperdeye 1939 yılında uyarlanmıştır.

Senaryosu da, Ertuğrul’un kalıplarını un ufak etmeye çalışan Kenç tarafından kaleme alınan Taş Parçası’nın yapımcılığına, Türk sinema filmleri dışındaki yapımlara Türkçe dublajı başlatan Halil Kamil’in imza attığı bu sinema filminin görüntü yönetmeni, dönemin aranan ismi Necati Tözüm’dür.

Sahibinin Sesi isimli plak şirketinin önce yorumcusu, sonra müdürü olan, müzik tutkusu vesilesiyle tıp eğitimini yarıda bırakan, nihavent makamında eserler besteleyen, asıl adı Artaki Terziyan olan Artaki Candan’ın nihavent ile nakışladığı Taş Parçası’nda; ömrünün son yıllarında, her yanı sulu yapımlarda evin büyüğünü canlandıran Nevzat Okçugil, Suavi Tedü ve bu sinema filminden sonra adı sanı duyulmayan Nebahat Balta başrolleri paylaşmışlardır.

Taş Parçası’ndan sonra, Güntekin’den yine bir tiyatro oyunu uyarlanmıştır. Hülleci adını verdiği bu eserinde Güntekin, bir erkeğin zengin bir kızla evlenebilmek için imamın hilesiyle kendi karısını boşamasını anlatmıştır. Erkek, karısını boşadıktan sonra, karısına, bir akrabasından çok yüklü bir miras kalır. Boşadığı karısını tekrar nikâhına almak isteyen erkek, bu kez hülleye başvurmuştur. O sırada eve gelen bir hırsıza hülleci olmasını teklif eder ancak hırsız, akıllı bir adamdır ve karısını bu düzenbaz erkekten kurtaracaktır.

Eski Çekoslovakya’dan Türkiye’ye 1942 yılında gelerek, geldiği sene, bu sinema filmi dahil olmak üzere, ikisi, Mahmut Yesari ve Ragıp Şevki Yeşim bölümlerinde ele alınacak olan üç çalışmaya imza atan Adolf Körner’in çektiği Hülleci’nin senaryosunu Refik Kemal Arduman yazmıştır. Halil Kamil’in mali destek verdiği bu sinema filminde, görüntü yönetmeni olarak, önceki filmde olduğu gibi Necati Tözüm görev almıştır.

Halide Pişkin, Naşit Özcan, Vedat Karaokçu gibi isimlerin başrolleri paylaştığı Duvaksız Gelin / Hülleci adıyla gösterime giren bu eserinde Güntekin, insanları Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği yeniliklere hazırlamaya çalışmış ancak bunu yaparken, bir Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi otoriter bir dil kullanmamıştır. Hem, oyunu komedi formunda kaleme alması, hem de eserlerinde, okurlarına tereddüt senfonisi dinletmesi, otoriter bir dil kullanmasını engellemiştir.

Yeşilçam bu eseri, ikinci kez, Hülleci’yi kullanmadan, 1961 yılında sokağına buyur etmiştir. Yapımcılığını, Türk Halk Müziği ezgileri seslendirerek ismini geniş bir alana yayan, yapımcı Fuat Rutkay ile evlendikten sonra, kocasının işine el atan Suzan Yakar Rutkay’ın üstlendiği bu sinema filminin senaryosunu, yönetmenliğini de üstlenen, kanser olduğunu öğrenince, otuz yaşında kendisini öldüren, o yılların önemli komedyeni Paul Muni ile eşleştirilen, komedi formundaki sinema filmlerinin es geçilmez ismi olan Suphi Kaner yazmıştır.

Vedat Akdikmen ile Ali Uğur’un görüntü yönetmeni olarak çalıştıkları Hülleci’ de, o yıllarda daha çok komedi formunda kendisini ispatlamaya çalışan, 1970’li ve 1980’li yıllarda ise, fedakâr ve cefakâr anne rollerine terfi eden, bu rollerde de sözgelimi bir Aliye Rona kadar etkili olamayan Fatma Girik; Tanju Özsu ve Nebile Teker başrolleri paylaşmışlardır.

Güntekin’den uyarlanan üçüncü eser de bir oyundur ve sinemaya Bir Dağ Masalı adıyla uyarlanan oyunun asıl ismi Bir Köy Öğretmeni’dir.

Anadolu’nun bir köyüne, hakkında yapılan şikâyetler neticesinde sürgüne gönderilen ve gönderildiği yerde, hayatı her anlamda değişen Ayşe öğretmenin hayatını anlatan eseri, 1947 yılında; yapımcılığını, yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenerek, Turgut Demirağ sinemaya uyarlamıştır.

Başrollerini, Nevin Aypar, Kadri Erdoğan, İsmail Galip Arcan gibi isimlerin paylaştığı Bir Dağ Masalı, 1967 yılında Turgut Demirağ tarafından yeniden çekilmiştir.

İlkinde görüntü yönetmeni olarak sadece Cezmi Ar çalışırken, ikincisinde Ar, Gani Turanlı ile kamera arkasına geçmiştir.

İlk versiyonda müziklerine, birçok ezgisi, Türkiye’nin ilk tango ezgilerini seslendiren ismi olan ve Kalan Müzik tarafından dinleyiciye tanıtılan Seyyan Hanım tarafından okunan, başta, Zeki Müren’in başrolünde oynadığı Ayşe olmak üzere birçok opereti ve hicaz makamında birçok ezgiyi besteleyen, kendisi gibi besteci olan Neveser Kökdeş’in ağabeyi olan Muhlis Sabahattin Ezgi nota nakışlarken, ikinci versiyonda, kalburüstünde ve altında duran birçok sinema filmine müzikleriyle ismini yazdıran, Fikret Otyam’ın kardeşi ve izini sürerek daha çok televizyon dizilerine notalarını hediye eden Ali Otyam’ın oğlu olan Nedim Otyam adını yazdırmıştır.

İlkinde ismi Ayşe, ikincisinde Lale olan öğretmeni Türkan Şoray canlandırma aşamasına gelemeden sadece oynamakla yetinirken, Murat Soydan da Murat figüründe Şoray’ın tavrına uymaktan öteye gitmemiştir.

Ali Şen ve Kuzey Vargın gibi yan rollerde etkili olan oyuncular ve ilkinde olduğu gibi müziği sayesinde, sinema filminde nitelik arayan izleyiciyi çekebilen, Melike Demirağ’ın babası olan Turgut Demirağ’ın bu sinema filmi Güntekin’in ikinci kez kemiklerinin sızlatıldığı bir yapımdır. Demirağ, bu iki uyarlama noktasında olamayan, bu noktaya yan uğraşlarla bile gelemeyen çalışmasında, ilgilendiği Güntekin’i ne kadar yanlış anladığını da belgelemiştir. Güntekin, idealizm bağlamında sert bir duruş sergilemezken Demirağ, idealist bir öğretmen figürü ortaya çıkarmış ancak idealizmi içdisiplinle ilerlemediği için ortaya laubalilikle yetinen bir yapım çıkarmıştır. Genelde gişeye oynayan bir sinema yönetmeni olduğu için Güntekin’i gişeye sevdirmek istemesi diğer işleri gibi laubali, aynı zamanda oryantalizmin ve ötekileştirme mekanizmasının ekmeğine yağ süren bir çalışmaya imza atmasını beraberinde getirmiştir.

Güntekin’den uyarlanan dördüncü eser, iki kez sinemaya, bir kez de televizyona uyarlanan romanı olan Dudaktan Kalbe’dir.

Roman, Avrupa’da müzik tahsil eden ve yanından ayırmadığı kemanını virtüözlük düzeyinde icra eden, müziğe yoğun ilgisi dolayısıyla asıl mesleği olan mühendislikten olabildiğince uzak duran Kenan ile paşa dayısının misafiri olarak İzmir’de bulunurken Bozyaka bağlarında tanıştığı ve Kınalı Yapıncak adını verdiği Lamia’nın hüsranla neticelenen aşkını anlatmıştır.

Lamia, annesi ve babası ölünce, amcasının yanında yaşamaya başlamıştır. Kenan, İzmir’e ikinci kez geldiğinde, Lamia’yı tekrar görmüş ve onu amcasından isteyeceğini söylemiştir. Bu arada bir prensese söz veren Kenan, Lamia ile birlikte olarak geleceğini harcadığını düşünerek bunalıma girmiştir. O sıralarda İzmir’e gelen Lamia, Kenan’ın iş olsun diye yaptığı evlenme teklifini reddetmiş, üç aylık hamile olduğunu öğrenince kendisini öldürmeye kalkışmış, denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış, yaşadıklarını unutması için Kütahya’daki bir akrabasının yanına gönderilmiştir.

Kütahya’da dünyaya bir kız çocuğu getiren Lamia, yalnız kalmamak için yaşlı bir binbaşıyla evlendiği sırada, Kenan’ın doktor olan yeğeni Vedat Kütahya’ya sürgüne gönderilmiştir. Lamia, Vedat’tan Kenan’ın prensesle evlendiğini öğrenmiştir. Doktorla aynı odada bir kömür zehirlenmesine uğramaları dedikodu kazanını kaynatmaya başlayınca, yaşlı binbaşı, Lamia’yı boşamıştır. Vedat, evlenme teklifinde bulunmuş ancak Lamia türlü nedenlerle teklifini reddederek ve yanına kızını alarak İstanbul’a dönmüştür. Lamia’dan sonra Vedat da İstanbul yolunu mesken tutmuştur.

Kenan, bir gün, İstanbul’a gelen Vedat’ın muayenehanesine uğradığında, Lamia ve çocuğu ile karşılaşmıştır. Kenan, Lamia’nın Vedat’ı sadece tanıdığını bilmekte ancak aralarında geçenleri bilmemektedir. Prensesten ayrıldığını, Lamia ile yeniden birlikte olmak istediğini söylemiştir. Lamia, Kenan’ı yeniden reddederek Vedat ile evlenmiş, Kenan da çocuğunu son kez gördükten sonra İzmir’e, Seydiköy’de yaşayan kız kardeşinin yanına gitmiştir. Daha sonra, Lamia Kenan’ın kendi canına kıydığını öğrenmiştir.

İlki, 1951 yılında sinemaya, Şadan Kamil’in senaryosu, yönetmenliği ve görüntü yönetmenliği ile ve Nazif Duru’nun mali desteği ile uyarlanan Dudaktan Kalbe’nin müziklerinde Nedim Otyam’ın imzası vardır.

Adı geniş bir çevrede bilinmeyen Mesliha Yelda’nın Lamia’yı, şansını Hollywood’ta deneyen ilk Türk sinema oyuncusu olan Muzaffer Tema’nın Kenan’ı, Reşit Gürzap’ın Vedat’ı canlandırdıkları, Kamil’in ve oyuncularının, müziğinin gayreti ile savrulmayan bu versiyondan on dört sene sonra, Ülkü Erakalın’ın elinde, yolunu yeniden sinemaya düşürmüş, Erakalın’ın zaaf yüklü söylemiyle duygusal sululuğun alanına kaymıştır. Erakalın’ın bu eserden yola çıkarak, yolda nasıl kalınacağını göstermek istediği yapımda Lamia’yı Hülya Koçyiğit, Kenan’ı Cüneyt Arkın sadece oynamıştır.

İlk versiyonuna vefa borcunu ödemek adına Muzaffer Tema’yı ağırlayan bu Erakalın abuklamasında, Lütfi Ömer Akad’ın sinema filmlerinde etkili bir oyunculuğa imza atan Koçyiğit silik bir Lamia portresi çizerken, Erakalın’ın oyuncusu olmadığı anlaşılan Arkın da Koçyiğit’in kaleme aldığı iç ve dış disiplin yoksunu kompozisyona kendince etkisiz bir katkı sunmuştur.

Üçüncü versiyonu, Televizyon Dizisi formatında 1988 yılında çekilen Dudaktan Kalbe’nin yönetmenliğini, TRT’de yetişen ve ileride üzerinde durulacak olan birçok edebiyat eserine imza atan, genelde edebiyat eserlerini ekrana taşımak için uğraş veren, kolay kolay zaafa düşmeyen Okan Uysaler, yapımcılığını ise, arada senaryo kaleme alsa da genelde yapımcı olarak dikkatleri üzerine çeken Kadri Yurdatap üstlenmiştir.

Kenan’ı, mankenlikten oyunculuğa geçen, aynı yoldan geçen çağdaşlarına göre daha nitelikli bir oyunculuk sergileyen Tarık Tarcan’ın, Lamia’yı tiyatro kökenli Lale Başar’ın canlandırdığı bu versiyon sayesinde izleyici, Erakalın’ın çığırtkan santimantalitesiyle ilgisi olmayan, Uysaler’in, konuyu değillemeyen kendisine özgü söylemini yedirdiği bir uyarlama izlemiştir.

Erakalın’ın 2004 yılında bu kez, Televizyon Filmi formatında çektiği Dudaktan Kalbe, hem Erakalın’ın filmografisi hem de eserin sağlıklı bir şekilde yorumlanması adına yeni bir sayfa açmamıştır.

Lamia’yı, popüler ile popülist arasında sürekli salınmakla birlikte tercihini popülist olmaktan yana kullanan İpek Tuzcuoğlu’nun, Kenan’ı, babası Göksel Arsoy’un ilkelerinin izinden giden Gökhan Arsoy’un oynamakla kaldıkları bu yapımdan dört sene sonra 2007 yılında Ay Yapım ve dolayısıyla Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu abuklaması olarak arz-ı endam eden versiyonu ise, açılmayan sayfada pinekleyerek, bir sezonda rahatlıkla anlatılabilecek konuyu iki sezona yayarak, hem konuyu dejenere etmiş hem de eserin ve dolayısıyla Güntekin’in itibarını sarsmıştır. Özgün Senaryo diyarına henüz uğramayan, uğramaya da niyetleri olmayan Yörenç ve Gençoğlu ikilisi sayesinde abuklama yolunda uygun adım ilerleyen bu versiyonu yöneten, asıl adı Gökçe Ceylan olan Andaç Haznedaroğlu, müziklerini hazırlayan Toygar Işıklı, görüntü yönetmenliğini üstlenen Sarp Kaya, Lamia’yı oynamakla kalan Aslı Tandoğan, Kenan figürüne uymayan, mankenlikten gelen Burak Hakkı, abuklamada imzası bulunan diğer isimlerdir.

Kamil’in ve Uysaler’in imza attıkları versiyonların dışındakilerde eserin ne dediği hakikaten anlaşılmamıştır. Güntekin sadece sonunda hüsranın yaşandığı bir aşkı anlatmamıştır. Ana figürüne kemanı virtüözlük noktasında yorumlatan ve icra ettiren Güntekin, keman aracılığıyla tereddüt senfonisi dinletmiştir. Romanda, Avrupa kökenli bir enstrümanın hakkını virtüözlük noktasında durarak veren bir figür, sıra aşka geldiğinde virtüözitesini dillendirememiştir. Güntekin’e göre bu olumsuz sonuçta sorgulanması gereken aşk değil, iddia ve idealizmdir. Eseri görüntü ile buluşturan Erakalın ile Haznedaroğlu, Güntekin’i basmakalıp bilgilerle tanıdıkları ve santimantal sululuktan kurtulamayan işlere imza attıkları için bu derdin ayırdına varamamışlardır. Kamil ile Uysaler ise, bu konuda ciddi aşamalar kaydetmeseler de Güntekin’i yanlış anlamamak için ellerinden gelenin fazlasını yapmışlardır.

Güntekin’in bir diğer eseri olan Yaprak Dökümü de, iki versiyonu dışında, Dudaktan Kalbe gibi, eksik ve yanlış bir şekilde uyarlanmış bir romandır.

Roman, Suriye’de, Anadolu’da yirmi beş yıl çalışmış, işine son verilmiş, eski memur Ali Rıza Bey, karısı, üç kızı ve bir oğlundan oluşan aile üzerinden, hem bir ailenin çözülüşünü hem de çağdaşlaşmanın yanlış anlaşılmasının sonuçlarını anlatmıştır.

Geçim sıkıntısı yaşayan ailenin büyüğü olan Ali Rıza Beye, eski bir öğrencisi olan Muzaffer Bey, müdürü olduğu şirkette bir iş bulmuşsa da, Muzaffer Bey’in iş ahlakından rahatsızlık duyan Ali Rıza Bey bu işini de bırakmıştır.

Oğlu Şevket’in bir bankada iş bulması aileyi ümitlendirmişse de, Şevket’in, işe başlar başlamaz eğlence düşkünü bir sekreter ile evlenmesi, eve gelin olarak gelen bu sekreterin, görümceleri Neclâ ve Leylâ’yı da eğlenceye alıştırması, evde bir partinin diğerini kovalaması, zaten iyi olmayan gidişin iyice kötüye gitmesine neden olmuştur.

Evin büyük kızı Fikret’in kendisini kurtarmak için, çocuklu dul bir adamla evlenmesi, evde yaprak dökümünü başlatmıştır.

Bankadan zimmetine para geçirdiği için Şevket hapse girince evin ikinci yaprağı da düşmüştür.

Ali Rıza Bey, yıllarca oturdukları evini satarak daha küçük bir ev almıştır. Bu arada Neclâ da evlenince evin üçüncü yaprağı da yere düşmüştür. Zengin ve bekâr olduğu için evlendiği Suriyeli adamın, evli ve üstelik çocuklu olduğunu gören Neclâ dışında Leylâ da umduğunu bulamamıştır. İffetini kaybettiği gibi zengin bir avukatın metresi olmuştur.

Evden dördüncü yaprak da düşünce, karısı Leylâ’nın yanında oturduğu için bir başına kalan Ali Rıza Bey felç geçirmiştir. Babasını hastaneden Leylâ çıkarmıştır. Ali Rıza Bey, bundan sonraki hayatını, kızı ve karısı ile utanç içinde geçirmiştir.

İki kez sinemaya, iki kez de televizyona uyarlanan Yaprak Dökümü ilk olarak 1958 yılında, senaryoyu yazan Suavi Tedü’nün yönetmenliği ve Necati Tözüm’ün görüntü yönetmenliğinde, önce Doğan, daha sonra Halk filmi kuran Fuat Rutkay’ın yapımcılığında, Yeşilçam sokağına girmiştir.

Ali Rıza Bey’i, kendisi gibi oyuncu olan Agah Hün’ün kardeşi Hadi Hün’ün, Ali Rıza Bey’in karısı Hayriye’yi, Afife Jale’den sonra, sahneye çıktığı için tutuklanan ikinci Müslüman kadın oyuncu olan Şaziye Moral’ın, Şevket’i, Kıvanç Tatlıtuğ gibi isimlerin, 1950’lerdeki temsilcisi olan Göksel Arsoy’un, Leylâ’yı, 1950’li ve 1960’lı yılların popüler ismi olan Mualla Kaynak’ın, Neclâ’yı, sözü edilen yıllarda Yeşilçam spekülatörlerince büktüğü beli değil, daha çok güzelliği konuşulan Suna Pekuysal’ın, Fikret’i, oyunculuk kadar seslendirmenin de etkili imzası olan Gül Gülgün’ün canlandırdıkları bu versiyondan dokuz sene sonra bu kez, gişeye fazlasıyla göz kırpan sinema filmlerinin yönetmeni Memduh Ün tarafından uyarlanan eser; Orhan Kemal, Halit Refiğ ve Memduh Ün’ün kaleme aldıkları senaryosu ile Güntekin’in derdini anlama aşamasına gelmiştir.

Yapımcılığını da Ün’ün üstlendiği, müziklerini Metin Bükey’in imzaladığı, görüntü yönetmeni olarak Mustafa Yılmaz’ın görev üstlendiği bu versiyonda; Ali Rıza Bey’i, tiyatro kökenli Cüneyt Gökçer’in, Hayriye’yi, Gökçer ile aynı yollardan savrulmadan geçen Güzin Özipek’in, Leylâ’yı Fatma Girik’in Neclâ’yı kardeşi Ajda Pekkan gibi popülist olmayı başarabilen Semiramis Pekkan’ın, Fikret’i, Atıf Yılmaz’ın ilk eşi olan ve asıl adı Nur Gençsüer olan Nurhan Nur’un canlandırdıkları bu yapımda Ediz Hun yine farklı bir yerde durmayı başarabilmiş Şevket’i, sadece oynamakla yetinmiştir.

Senaryosunun üzerinde dirsek çürütüldüğü anlaşılan, yönetmenlik ve Ediz Hun’un oyunculuğu dışında vartayı atlatan bu versiyondan yıllar sonra, Yaprak Dökümü, Hilmi Akyalçın’ın yapımcılığında ve TRT’nin emektar isimlerinden Ayhan Önal’ın yönetmenliğinde Televizyon Dizisi olarak hazırlanmıştır.

Senaryosunu, emektar senaryo yazarlarından Bülent Oran’ın kaleme aldığı, görüntü yönetmeni olarak, Oran gibi emektar olan Aytekin Çakmakçı’nın görev üstlendiği, müziklerine, Oran ve Çakmakçı kadar Yeşilçam’a emeği bulunan Cahit Berkay’ın adını yazdırdığı bu versiyonda; Ali Rıza Bey’i tiyatronun ve sinemanın kalburüstü siması Kerim Afşar’ın, Hayriye’yi, Afşar gibi tiyatrodan gelen ve daha çok fettan veya uysal figürleri hakkını teslim ederek canlandıran Semra Savaş’ın, Şevket’i, mankenlikten oyunculuğa geçen çağdaşlarından daha etkili bir oyunculuk sergileyen Tarık Tarcan’ın, Fikret’i, oyunculuğa, balerinlikten savrulmadan geçen Serap Aksoy’un, Neclâ’yı, balerinliği ve tiyatroyu acemice denemeden oyunculuğa transfer olan Yasemin Alkaya’nın, Leylâ’yı, popüler ya da popülist bir yapımda rol alsa da yapımın her daim öznesi olabilen Ayda Aksel’in canlandırdığı bu versiyon, art niyetli olmayan isimleri bir araya getirdiği için zaafla yüzleşmeyen Güntekin’in derdini doğru anlayan bir uyarlama olarak dikkatleri üzerinde yoğunlaştırmıştır.

2006 yılında, yine televizyona uyarlanan versiyonu ise, adeta Güntekin’i yanlış anlamak, mezarında dik oturtmak amacıyla yapıldığı izlenimini uyandırmaktadır.

Senaryosunu, Güntekin’i ikinci kez yanlış anlama başarısını sergileyen Ece Yörenç ile Melek Gençoğlu ikilisinin yazdıkları, Ay Yapım’ın spekülatörlüğünün kurbanı olan bu versiyonu, özgün bir stil geliştirememe ve hakiki yönetmen olamama bağlamında hemcinslerinden ve meslektaşlarından Hilal Saral ile bir paydada buluşan Mesude Eraslan televizyona, yağmacılığa hizmet ederek taşımıştır.

Görüntü yönetmeni olarak Haluk Erkan’ın, birçok yapımdaki gibi ter akıtmadan çalıştığı, müziklerine, Ay Yapım’dan yola çıkan zayıflaştırılmış ve sığlaştırılmış her işe aynı müziği savuran Toygar Işıklı’nın yine huyundan vazgeçmeyerek silik adını yazdırdığı yapımda; Ali Rıza Bey’likten çıkartılan figürü, romanın ana figürü ile bağ kurulmasın diye Halil Ergün, Hayriye’yi şamdan takımıyla aratan figürü, Güven Hokna, Şevket’i, Tarcan’ı fellik fellik aratarak Hasan Küçükçetin, Fikret’i tiyatrodan getirdiklerini sergileyemeyerek Bennu Yıldırımlar, Neclâ’yı, endamını göstermeyi oyunculuğa tercih eden Fahriye Evcen, Leylâ’yı, oyunculukta ve sunuculukta vasatı sembolize eden Gökçe Bahadır oynayarak, izleyiciye, bir sezonda rahatlıkla anlatılabilecek bir konunun beş sezona, lastik gibi nasıl uzatılabileceği dışında, ayrıca bir edebiyatçının nasıl yanlış anlaşılabileceğini anlatmak için bir araya gelmişlerdir. Bu abuklama, televizyonu beş sezon işgal ederken, sözümona eleştirmen taifesi ise yazı ve sahne aracılığı ile cinayetin nasıl işlenebileceğini sorgulama gereğini duymamışlardır.

Güntekin’in, imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinin sancıları üzerinde durduğu romanı Akşam Güneşi ise, bir kez sinemada, bir kez de televizyonda varlığı değillenmiş bir eserdir.

Romanın ana figürü olan Nazmi Bey; Paris, Şam, Kudüs, Akkâ, Manastır ve yeniden Paris’te kaldıktan ve gittiği yerlerde türlü aşklar yaşadıktan sonra İstanbul’a dönmüş bir maceraperesttir. Amcasının Çamlıca’daki köşkünde bir süre dinlendikten sonra, Paris’e askeri ateşe olarak yolunu düşürmek isterken, Edirne’ye geldiğinde geçtiği köprü uçurulunca yolda kalmış, komitacılarla karşılaşmış, onların aracılığıyla komitacıların başkanı bir yarbayla tanışmış, komitacı olmuş, Makedonya’da çete savaşlarına katılmış ve yaralanmıştır. Üsküp’te hastanede yatan Nazmi Bey, iyileşip İstanbul’a gittiğinde yine, soluğunu Çamlıca’daki köşkte almıştır. Kalp rahatsızlığı yaşadığı için askerlikten ayrılan Nazmi Bey, amcasının küçük kızı Şükran ile evlenerek bir adada bulunan çiftliğine çekilmiştir. Amcasının büyük kızı Naciye bir konsolos ile evlidir. Naciye’nin kızı Jülide, babası ölünce, adaya, teyzesinin ve eniştesi Nazmi Bey’in yanına gelmiştir. Jülide; hassas, hırçın, hayat dolu ve çok genç bir kızdır. Nazmi Bey ile Jülide, önce birbirlerini yadırgamış, daha sonra, önce dost ve daha sonra, gizli aşklarını yaşamaya başlamışlardır. Bu aşkın kendisi için kısa süren bir akşam güneşi olacağına inanan Nazmi Bey, Jülide’yi kurtarmak için onu adanın zenginlerinden birinin mühendis olan oğlu İhsan ile evlendirmiştir. Kârlı bir iş teklifi alan ve kocasıyla Bakü’ye giden Jülide zamanla eniştesine olan aşkını unutmuştur. Nazmi Bey, bu ayrılığın acısına katlanamamış, kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir.

1966 yılında sinemaya yolu düşürülen Akşam Güneşi’nin yapımcılığını üstlenen ve senaryosunu kaleme alan isim, Yeşilçam’ın nabzının ticaretle atması için yıllarını veren Osman Fahir Seden’dir.

Seden ile ortak çalışmalar gerçekleştirse de, ünü Seden kadar yayılmayan sinema filminde, Jülide’yi, o tarihlerde Sultanlığını henüz tescil ettiremeyen Türkan Şoray’ın, Nazmi Bey’i; Salih Güney, Göksel Arsoy, Ediz Hun gibi isimlerin oluşturduğu fasit dairenin dışında durarak, daha samimi ve daha hakiki bir oyunculuk sergilediği için, izi sonraki yıllarda takip edilemeyen İzzet Günay’ın canlandırmaya çalıştıkları, Şoray ve Günay’a; Yeşilçam’ın o yıllarda belini henüz bükemediği Suna Pekuysal, asıl adı Nurten Batmaz olan Serpil Gül gibi oyuncuların eşlik ettikleri, eli yüzü, idare edecek düzeyde düzgün olan bu versiyondan otuz üç sene sonra, Yeşilçam’da Western arazisi ve bilim kurgu âlemi ararken çıkmaz sokakta kaybolan ancak bozuntuya vermeyen Yılmaz Atadeniz tarafından Televizyon Dizisi formatında çekilen versiyonun senaryosunu, folkloru popüler kodlarla çözen çalışmalara çoğu kez senarist, bazen de yönetmen olarak imza atan İhsan Sedat yazmıştır.

Yapımcılığını, bir dönemin çocuk oyuncusu olan Bülent Pelit ile vasatın tabanında gezinen işlerden yakasını sıyıramayan Zeynep Tor’un üstlendikleri, müziklerinde, gişe için çekilen filmlere notalarını veren Baki Çallıoğlu isminin yer aldığı, görüntü yönetmeni olarak; Hayri Çölaşan ile Alper Tunga Türkdoğan’ın çalıştıkları bu versiyonda; Jülide’yi, oyunculuğundan çok diplomat kızı olmasını dert edindiği izlenimini veren Pelin Batu, Nazmi Bey’i, mübalağa yüklü sözümona tarih filmlerinin Cüneyt Arkın gibi vazgeçilmezi olan Serdar Gökhan oynar gibi davranırlarken, tiyatrodan sinemaya ve televizyona geçen Sumru Yavrucuk; Yavrucuk gibi tiyatrodan televizyona geçen Hakkı Ergök de Gökhan ve Batu’ya etkisiz oyunculuk adına katkı sunmuşlardır.

Bir değil her tarafının döküldüğü, asıl eserden çok ayrı bir yerde duran Akşam Güneşi ile aynı makûs talihi paylaşan bir diğer Güntekin eseri ise Çalıkuşu’dur. Güntekin’den uyarlanan diğer bir eser, Yeşilçam’ın ve dün olduğu gibi bugün de onun kolu kanadı olan TRT ve TRT ağacının dallarını oluşturan özel kanalların, Güntekin’i ne kadar yanlış tanıdığını belgeleyen Çalıkuşu’dur.

Roman, Gözlerini dünyaya İstanbul’da açan, kendisine, çok haşarı olduğu için okulda Çalıkuşu lakabı takılan Feride’nin Bursa’nın Zeyniler köyünde öğretmen olma süreci üzerinde durmuştur.

Küçük yaşta annesiz kalan Feride’yi himayesine alan teyzesi, dönemin itibarlı okulu Notre Dame de Sion’a kaydettirmiştir. Yaz tatillerini, teyzesinin Kozyatağı’ndaki köşkünde geçiren Feride, teyzesinin oğlu Kâmuran ile tatil süresince yakınlaşmaya başlamış ve zamanla birbirlerine bağlanan iki genç nişanlanmışlardır. Nişanın ardından vakit kaybetmeden evlenen sevdalıların düğün gününde Feride, çarşaflı bir kadının getirdiği mektup aracılığıyla Kâmuran’ın, İsviçre’de kaldığı yıllarda, Münevver adında hasta bir kızla duygusal bir bağ kurduğunu, ona evlenme vaadinde bulunduğunu öğrenir öğrenmez kaçmış ve öğretmen olarak Bursa’nın Zeyniler köyüne gitmiştir.

Zeyniler’den önce birçok yere yolunu düşüren Feride’nin güzelliği başına dert açmış ve henüz görevinde yolun başındayken dedikoduların malzemesi olmuştur. Zeyniler’de tanıştığı ihtiyar doktor Hayrullah Bey ile Kuşadası’na gittiğinde de karşılaşan Feride’yi Hayrullah Bey, kızı gibi görmüş ancak dedikodularla uğraşmamak için Feride ile kâğıt üzerinde evlenmiştir. Öğretmenliği süresince, günlük tutan ve günlük yazdığı kâğıtları saklayan Feride’nin günlüklerini Hayrullah Bey bulmuş, okumuş ve saklamıştır. Günlüğü bir zarfın içine bırakan Hayrullah Bey hastalanarak yatağa düştüğünde Feride’ye, ölümünden sonra, ara sıra teyzesinin yanına gitmesini ve kapalı zarfı, Kâmuran’a teslim etmesini vasiyet etmiştir.

Hayrullah Bey ölünce Feride vasiyeti yerine getirmiştir. Zarfın içinde günlük dışında, bir de Hayrullah Bey’in Kâmuran’a yazdığı mektup vardır. Mektubunda Hayrullah Bey, Kâmuran’dan Feride’yi asla bırakmamasını istemiştir. Mektup okunup muhasebe yapıldıktan sonra Hayrullah Bey’in isteğine uyan Feride ile Kâmuran, birbirlerini bir daha bırakmama sözünü vererek evlenmişlerdir.

Bir kez sinemaya iki kez televizyona takdim edilen Çalıkuşu’nun 1966 yılında çekilen versiyonunun senaryosunu yazan, yöneten ve yapımcılığını üstlenen Osman Fahir Seden’dir. Seden’e, görüntü yönetmeni olarak Kenan Kurt, müziklerini hazırlayarak, Metin Bükey ile Nedim Otyam eşlik etmişlerdir.

Feride’yi, Türkan Şoray’ın, Kâmuran’ı, yönetmenliği de oyunculuğu gibi sorunlarla dolu olan Kartal Tibet’in, Hayrullah Bey’i, çalışmanın itibarını kurtarmak için gayret sarf ederek, Yeşilçam’ın Kadir Babası Kadir Savun’un canlandırmaya çalıştıkları Savun’un oyunculuğu dışında canlandırmanın kıyısına bile yaklaşılmadığı bu versiyon ile Seden, Güntekin’i yine yanlış anladığını göstermiştir.

1986 yılında Televizyon Dizisi formatında çekilen versiyona da üç koldan adını, ticari zihniyeti öyle istediği için yazdıran Seden, böylece, Esin Engin’in müzikleri dışında, diğerinden bir adım ileride duramayan bir abuklamayı izleyicinin önüne bırakmıştır.

Feride’yi, mankenlikten gelen Aydan Şener’in podyum ile ekranı birbirine karıştırdığı için canlandıramadığı, fotoroman dünyasından televizyona Kadir İnanır’a alternatif olarak gösterilerek transfer olan ancak umduğunu bulamayan Kenan Kalav’ın Kâmuran’a hayat veremeyerek rol arkadaşına yardımını esirgemediği, Savun’un rolünü üstlenen Sadri Alışık’ın Savun gibi, kötü gidişatın önüne geçmek için ter üstüne ter döktüğü bu versiyondan sonra, ikinci kez Televizyon Dizisi formatında 2013 yılında Kanal D için çekilen versiyonunda da farklı bir durum yaşanmamıştır.

Yapımcılığını, Ay Yapım’ın ruh ikizi Tim’s adına Timur Savcı’nın üstlendiği, yönetmen olarak, Behzat Ç. gibi farklı ve muhalif gibi dursa da popülizmin ve muktedirliğin merkezine oynayan yapımlara imza atan Doğan Ümit Karaca ile, ele aldığı her konuyu sığlaştırarak, içini boşaltarak, dibini tutturarak manipüle ederek anlatması ile yerini sadece kendisi ve kendisine benzeyenlerle paylaşan Çağan Irmak’ın çektikleri bu versiyonda Feride’yi Fahriye Evcen Aydan Şener’i, Kâmuran’ı Burak Özçivit Kenan Kalav’ı örnek alarak oynadıkları için, izleyici, eziyeti devam eden yapımda romanın figürlerine ulaşamamışlardır.

Senaryosunu popülist işlerin senaristi Sevgi Yılmaz’ın Güntekin’in gölgesinde kalarak kaleme aldığı, jenerik müziği önceki versiyonun anısını yaşatmak amacıyla Esin Engin’e, ara müzikleri, bir ara Kardeş Türküler bünyesinde sahne alan, Aynur Doğan’ın Nûpel isimli albümünde düzenlemeleriyle yer alan Aytekin Ataş’a ait olan, yine sadece müziği ile eserin kadrini bilenleri kendisine çekebilen bu versiyon da her yerinden dökülmekten kurtulamamıştır.

Bürokrasinin üst basamaklarında görev almasına rağmen, tereddüt senfonisini, diğer edebiyatçılara göre, cümleleriyle senli benli olan okurlara daha fazla dinleten Güntekin’in, senfoni sesini yükselttiği bu eserinin çekilen her uyarlamasında, senaryoyu yazan ve yöneten senfoniye kulak tıkadığı ve oyuncular da öylesine seçilerek oyunlarını öylesine oynadıkları için eser yanlış tanıtılmıştır.

Gerçekleştirilen üç abuklama sanki, acemilik elbisesini üzerinden çıkaramamış bir ismin, aynı noktadaki eserini tanıtmayı amaçlamıştır. Oyuncular, magazin dünyasına hoş görünmek derdiyle, ya, her an için kırılabilecek bir biblo ya da yalısını fellik fellik arayan bir kavak gibi koşturmakla yetindikleri için, Güntekin’in bu eseri Çalıkuşu’ndan çok, feryat etmesi umursanmayarak, tüyleri işkence edilerek yolunup, bir başına ortada bırakılan bir kümes hayvanına dönmüş olmasına rağmen, sözümona Reşat Nuri Güntekin hayranı taife bu eziyet karşısında her zamanki gibi istifini bozma gereğini duymamıştır.

Güntekin’in sadece oyunları, romanları değil hikâyeleri de görüntüyle buluşturulmuştur. Leyla ile Mecnun isimli kitabında yer alan Sönmüş Ocak bu eserlerin ilkidir.

Eser, bir idadide öğretmenlik görevini yürüten Remzi ile karısı Nüveyre’nin, bir süre ayrı yaşadıktan sonra bir araya gelişlerini hikâye etmiştir.

Nüveyre, evliliğini sürdürürken, çocukluk yıllarında yaşadığı aşkını hatırlamış ve kocasından ayrılarak bu aşkın izini sürmek istemiştir. Remzi, bu süre zarfında başka bir kadınla ilişkiye girmemiştir. Nüveyre, kocasına bu teklifi götürecekken kocasının, onun aşkından perişan olduğunu görmüş ve onu hakikaten seven insanın kocası olduğunu anlayarak yanından ayrılmamaya karar vermiştir.

Üzerinde sıklıkla durulan bir konuyu, tereddüdün resmini çizerek anlattığı için, klişenin dışına çıkan Sönmüş Ocak’ı 1980 yılında Televizyon Filmi formatında çeken Okan Uysaler, Güntekin’in klişe kıran söylemini hasıraltı etmediği gibi, bu söylemin gölgesinde de kalmamış ve kendi söylemini konumlandırmasını bilmiştir.

Nüveyre’yi; el attığı her işte hüsrana uğratmayan Zühal Olcay’ın, Remzi’yi ise, asıl adı Veysel İnce olan, oluşturulan Star Sistemi’nin dışında durarak ısrarla oyuncu kalmaya çalışan Aytaç Arman’ın canlandırdıkları Sönmüş Ocak dışında Güntekin’in yine bir romanı televizyona taşınmıştır.

Eski Hastalık isimli bu eserin ana figürlerinden Züleyha, bütün cephelerde çarpışan, bir subay olan Ali Osman Bey’in kızıdır. Züleyha, Kolej’i, İstanbul’da, dayısının yanında bitirdikten sonra, babasının yanına Silifke’ye gitmiştir. Silifke’de, ulus-devletin inşa edilme yıllarında sıklıkla görülen baloları hazırlayan kurullarda çalışmıştır. Belediye başkanı ise, babasının cepheden arkadaşı olan Yusuf’tur. Ağa soyundan gelen Yusuf, Silifke yakınındaki Gölyüzü çiftliğinin sahibidir. Başkanlıktan ayrıldıktan sonra çiftliğine çekilmiş ve Züleyha’nın babasını yanına çağırmış ve babası geldikten sonra Züleyha’yı kendisine istemiştir. Babasının isteğini kıramayan Züleyha, Yusuf ile istemeye istemeye evlenmiştir. Züleyha’nın Yusuf’u kaba bulması, küçük görmesi, zaten gönülsüz başlayan evliliği sona erdirmiştir. Boşanmak için mahkemeye başvurmuşlar, mahkeme de, kesin boşanmadan önce, beş yıl ayrı kalmalarını uygun görmüştür. İstanbul’a dayısının yanına dönen Züleyha, bir gün, bir arkadaşıyla çıktığı otomobil gezisinde kaza geçirmiş, bunu haber alan Yusuf, alelacele İstanbul’a gitmiş ve karısını, birbirlerine yakınlaştıkları bir sahil yolculuğunun ardından Silifke’ye götürmüştür. Bu arada mahkemenin verdiği süre dolmuş, Züleyha, Yusuf’tan kalmasını isteyen cümleler duyamayınca, başını önüne eğerek İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştır.

Güntekin’in; Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı masalları kadar meşhur bir efsaneyi yeniden konumlandırarak kaleme aldığı Eski Hastalık, Ziya Öztan tarafından, 1983 yılında, Yusuf ile Züleyha adı verilerek Televizyon Filmi formatında çekilmiştir.

Yapımcılığını Tanju Turunç’un üstlendiği yapımda; Züleyha’yı, bir zamanlar, toplumsal içerikli çalışmalarda görülen ancak son yıllarda adına daha çok popülist yapımlarda tesadüf edilen Şerif Sezer’in, Yusuf’u ise, Kadir Savun, Hulusi Kentmen gibi isimlere sesini veren Haldun Ergüvenç’in canlandırdıkları bu yapım, Öztan’ın her çalışmasında olduğu gibi, sadece oyuncuları ile aşama kaydedebilmiştir. Öztan, Güntekin eseri uyarlarken tereddütün ayırdına varamayan diğer yönetmenler gibi esere yaklaştığı için ortaya sadece, kalburüstü oyunculukla öylesine anlatılan bir hikâye çıkmıştır.

Güntekin’den uyarlanan diğer bir roman olan Acımak, baba-kız iletişimsizliğine odaklanan bir eserdir.

İlkokul öğretmeni olan Zehra, görevine bağlı ancak duygusuz ve katı bir genç kadın görünümündedir. Bir memur olan babası Mürşit Efendi’nin çok hasta olduğu haberini duyduğunda, babasının olmadığını söylemişse de, hastalanın babası olmasını es geçemeyerek, dünyaya geldiği İstanbul’a dönmüştür. Babası bir süre sonra ölen Zehra, babasının bıraktığı anı defterini bulup okuyunca, annesinin yanlış davranışları yüzünden babasının evden koptuğunu ve kendisini içkiye verdiğini, onu evden uzak tutmak için öğretmen okuluna kaydettirdiğini öğrenmiş ve hayatını kaybeden babasına önyargılı davrandığı için üzülerek adına Acımak denilen bir duygunun da var olduğunu kavramıştır.

Eser 1985 yılında, senaryosunu da kaleme alan Orhan Aksoy tarafından televizyona, Televizyon Dizisi formatında uyarlanmıştır.

Yapımcılığını Hilmi Akyalçın’ın üstlendiği uyarlamada, görüntü yönetmenliğinin etkili ismi Çetin Tunca kalburüstü bir işe daha imza atarken, Ergun Balcı, müziklerini hazırlayarak kendisine özgü iddia barındırmayan defterinde bir sayfa daha açmıştır.

Zehra’yı, popülizmin cılkını çıkaran Pis Yedili gibi sade suya tirit yapımların yanında, Katırcılar gibi ortalamayı tutturan işlerde de rol alan, müziği de gel-git içerisinde ilerleyen Ayşegül Aldinç’in, Mürşit Efendi’yi, bu rolüyle az da olsa kendisini ortaya koyabilen Ediz Hun’un canlandırdıkları Acımak’ı her bakımdan iddiasız bir eserin, aynı doğrultudaki uyarlaması olarak ele almak gerekir.

Acımak dışında uyarlanan bir başka roman olan Değirmen, Güntekin’in tereddüdüne ironiyi ve özellikle humoru bezediği bir eseridir.

Anlatılan olay, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına yakın bir zamanda, Sarıpınar isimli bir kasabada geçmektedir.

Kasabanın zenginlerinden Ömer Bey’in evinde, namı Kozanlıklı Naciye olan bir Bulgar kızının oynatıldığı bir gece eğlencesine katılan memurlar, mal müdürüne, zelzele olduğunu söyleyince, eğlenceye katılanlar paniğe kapılmışlardır. Telaşın doğurduğu, kaçışmada birçok kişi yaralanmıştır. Onlardan birisi de Kaymakam Halil Hilmi Efendi’dir. Aslında bir zelzele yaşanmadığı halde, yaşanan olay İstanbul’a abartılarak aksettirilmiştir. İstanbul’dan Sarıpınar’a kısa sürede başlayan yardımın böylece ardı arkası kesilmemiştir. Kasabayı önce mutasarrıf, ardından vali teftiş etmiş, manzarası harap olsa da zelzele yaşamadığı kısa sürede anlaşılmıştır. İşlerin yoluna koyulduğu düşünülürken, padişahtan gelen bir telgraf, yoluna koyulduğu sanılan işleri iyice sarpa sardırmıştır. Zira, telgrafta, Şehzade Şemseddin Efendi’nin Geçmiş olsun temennisinde bulunmak için kasabaya geleceği yazılmaktadır. Bunun üzerine ne yapılması gerektiğini görüşen idareciler, mühendis Deli Kâzım’a bazı yerleri yıktırarak kasabanın zelzele geçirdiğine şehzadeyi inandırabilecekleri kararını almışlardır. O tarihe kadar İstanbul’un belirli yerleri dışında başka bir yere yolunu düşürmeyen şehzade, Sarıpınar’a gittiğinde, orada bir zelzele yaşandığına inanmış ve zelzeleden sonra yara sarma gayreti dolayısıyla kaymakamı tebrik etmiştir. Sözümona zelzele ve ardından gerçekleşen ziyaret, Sarıpınar’ı dış basında da tanıtmış ve kaymakam da İstanbul hükümeti tarafından Osmanlı nişanı ile ödüllendirilmiştir.

Atıf Yılmaz’ın 1986 yılında sinemaya uyarladığı Değirmen’in yapımcılığını, Yılmaz’ın, Arkadaşım Şeytan ve Kadının Adı Yok gibi çalışmalarına da mali destek sunan Cengiz Ergun üstlenmiştir.

Görüntü yönetmenliğini, 2000’li yıllardan itibaren piyasanın nabzına şerbet veren, Arka Sokaklar gibi olabildiğince sığ yapımları yöneten Orhan Oğuz’un yaptığı, müziklerine, oyunculuğundan önce, naifliği estetize eden çalışmalarıyla kabul gören Arif Erkin’in adını yazdırdığı bu önemli çalışmanın, öneminin altını çizen senaryosunu, 2012 yılından itibaren Galip Derviş gibi vasatın tabanında turlayan ithal çalışmaya imza atarak takipçisini şaşırtan; Ah Belinda, Amansız Yol gibi, izleyende, nitelikli bir edebiyat uyarlaması olduğu izlenimini uyandıran senaryolara imza atan, şiirleri ve şiir çevirileri ile bilinen, Vedat Türkali’nin oğlu ve Deniz Türkali’nin kardeşi olan Barış Pirhasan kaleme almıştır.

Kaymakam figürünü, aslında komedi değil kara mizah oyuncusu olduğu bir türlü anlaşılamayan Şener Şen’in, Naciye’yi, edebiyat uyarlamalarında daha etkili bir performans sergilediği gözlemlenen Serap Aksoy’un, mühendis Deli Kâzım’ı, nitelikli oyunculuğunu genelde popülist yapımlarda heba eden Tarık Papuççuoğlu’nun, mutasarrıfı, mim oyunculuğundan beyaz perdeye transfer olan Taner Barlas’ın, Şehzade Şemseddin Efendi’yi, Kemal Sunal’ın, Sulhi Dölek’e ayrılan bölümde ele alınacak olan Kiracı isimli sinema filminde geçimsiz ev sahibini canlandırarak ismi olmasa da rolü bir anda hatırlanan Uluer Süer’in hayat verdikleri Değirmen hem Güntekin’den uyarlanırken abuklama zaafına düşmemesiyle, hem de edebiyat uyarlamalarının birçoğunda aynı yetkinliği sergileyemeyen Atıf Yılmaz’a yetkinliğini sergiletmesiyle çok önemli bir yerde durmaktadır.

Turgut Özakman’ın Sarıpınar 1914 adını vererek sahneye uyarladığı, bürokrasinin sorunlarını, ironinin ve özellikle humorun inceliklerinden istifade ederek çuvaldızlayan Değirmen’den sonra, yolu Yeşilçam Sokağı’na düşürülen Güntekin romanı Bir Kadın Düşmanı’dır.

Güntekin’in tereddüde, yine, ironi ve özellikle humor enjekte ettiği bu eseri, kadının fendi erkeği yendi mantığı üzerine binâ edilmiştir.

Adnan Paşa’nın kızı Sârâ, dayısının kızı Vesime’nin gittiği bir Anadolu kasabasında, erkekleri güzelliğiyle kendisine bağlamış, yalnız Homongolos diye bilinen, otuz otuz beş yaşlarındaki Ziya, ona kayıtsız kalmıştır. Kayıtsızlığın nedeni ise, rivayete göre Ziya’nın Bir Kadın Düşmanı olmasıdır.

Ziya tarafından sürekli sarakaya alınan Sârâ’, türlü dolaplar çevirerek onu kendisine bağlamayı başarmıştır. Duygusuz olduğunu sandığı Ziya’dan öç almak isterken Ziya’nın, motosikletiyle kaza geçirdiğini ve kurtarılamadığını öğrenmiştir.

Aslında Ziya, kendisinin çok çirkin olduğunu düşünerek Sârâ ile yakınlaşmamıştır. Kazayı da kendisi planlamıştır. Sârâ, Ziya’nın ne kadar duygusal olduğunu ve bu tarafını bilerek hasıraltı ettiğini, kendisini öldürmeden arkadaşı Necdet’e verdiği mektuplardan öğrenmiştir.

1991’de sinemaya uyarlanan, Homongolos figürünü, Güntekin’in, Doğu ile Batı arasında Romantizm işlemeli bir köprü kuran Johann Wolfgang Von Goethe’nin Faust isimli eserinde geçen figürden esinlenerek şekillendirdiği Bir Kadın Düşmanı’nın yönetmenliğini; bir taraftan Attila İlhan ile çalışarak; Kartallar Yüksek Uçar, Yarın Artık Bugündür, Sekiz Sütuna Manşet gibi kalburüstü çalışmalara imza atan, bir taraftan da Küçük İbo, Hemşerim gibi vasatın olabildiğince altında duran yapımlara adını yazdırabilen Hüseyin Karakaş üstlenmiştir.

Mali desteğini, oldukça hafif müzik ürünlerini seslendirdikten sonra siyasetin sığlığına, müziğinin hafifliğiyle kapılan, tuttuğu dallar elinde kalınca yapımcılığa başlayan ve son nefesini verene kadar bu alanda koşturan Osman Yağmurdereli’den alan uyarlamanın senaryosunu; Sus ve İsyanın Bin Yüzü isimli kurgusal eserleri dışında, Attila İlhan’ın eserlerine ayrılan bölümde ele alınacak olan Sokaktaki Adam’ın senaryosunda ismi bulunan, zamanının itibarlı sinema dergisi olan Antrakt’ın editörlüğünü üstlenmiş olan, Ondan Sonra gibi TRT programınlarda metin yazarlığı yapan Ülkü Karaosmanoğlu kaleme almıştır.

Görüntü yönetmeni olarak Abdullah Gürek’in çalıştığı uyarlamanın müziklerinde; Gülşen ve Serdar Ortaç gibi, müziği, notaların dünyasında değil, magazin ve dolayısıyla, sığlık, bayağılık, ucubelik ve çığırtkan teşhircilik insanı gayri insanileştiren unsurların cirit attığı yerlerde arayan, etkili gibi görünmeye çalışan etkisiz elemanların zeminini hazırlayan Özkan Turgay’ın ismi vardır.

Ziya’yı, adı Kadir İnanır ile birlikte anılan, Toplumcu-Gerçekçi sinema anlayışından fazlasıyla popülist televizyon mantığına geçmesi ile İnanır ile aynı noktada buluşturulabilecek olan Tarık Akan’ın, Sârâ’yı, mankenlikten oyunculuğa geçen ancak 1995’ten sonra adı sanı duyulmayan Meltem Doğanay’ın, Ziya’nın arkadaşı Necdet’i, oyunculuk dışında, yönetmen yardımcısı olarak bir ve yapımcı olarak birçok etkisiz çalışmaya imza atan Rafet Kalkan’ın oynadıkları Bir Kadın Düşmanı, abuklama düzeyinde olmasa da, senaryosu dışında, oyunculuk ve özellikle müziği adına tat vermeyen hatta tat kaçıran bir yapım olarak belleklerdeki yerini almıştır.

Memduh Şevket Esendal’a ayrılan bölümde üzerinde durulan Düş, Gerçek Bir de Sinema başlıklı çalışmanın Düş bölümü sayesinde izleyici, Güntekin’in, Sönmüş Ocak’tan sonra ikinci hikâyesinin de görüntüye taşındığını görmüştür.

Bahçeli Lokanta adını taşıyan bu hikâye, 1930 ve 1940’lı yıllarda geçmektedir. Kendi halinde bir yaşantının izini süren bir memura piyangodan büyük ikramiye çıkmıştır. Memur, parayı alır almaz, hep hayalini kurduğu bir bahçeli lokantayı hizmete açmıştır. Lokanta açılmıştır ancak, bahçeli lokanta, sinek avlamakta gecikmediği için, memur zarar etmeye başlamıştır. Memur, lokantayı satmaya kalkmış, bu kez de elinde avucunda kalanı son kuruşuna kadar dolandırıcılara kaptırmıştır. Bu işlerde dikiş tutturamayacağını anlayan memur, eski işine dönmeye karar vermiştir.

Muzaffer Buyrukçu’ya ayrılan bölümde Bir de Sinema bölümü üzerinde durulacak olan yapımda Güntekin’in hikâyesi, Değirmen kadar olmasa da başarılı bir şekilde uyarlanmıştır. Esendal’a ayrılan bölümde, bu yapımda, uyarlanan her eserde aynı oyuncuların rol aldığı vurgulandığı için bu ve Buyrukçu’ya ayrılan bölümde, kamera önü ve kamera arkası ekibinden ayrıca söz edilmeyecektir.

Yaseminli Yuva ise Güntekin’den uyarlanan hem son hikâye, hem de son eserdir.

Hikâyenin ana figürü olan Pakize, çevresinde hatırı sayılır bir isim olan Müeyyet Bey’in, güzelliği dillere destan karısıdır. Aynı çevrede şair İnayet olarak tanınan diğer bir figür, arkadaşı, piyanist Rasim’in yönlendirmesi ile Pakize’ye kur yapmaya başlamıştır. Kurdan etkilenen Pakize, İnayet’e yaklaşırken kocası ile arası limonileşmiştir. Kocası, karısının kendisini aldattığını hemen anlamış, karısına, İnayet’in ona kumpas kurduğunu, dikkatli olması gerektiğini söylemişse de Pakize umursamamıştır.

Bir davette Piyanist Rasim, davete karısı ile gelen Müeyyet Bey’i oyalarken İnayet de fırsattan istifade ile Pakize’ye yeniden yanaşmış, onu, uydurduğu bir hikâyenin mekânı olan Yaseminli Yuva’ya davet etmiştir. Davet ederken de eline bir kâğıt tutuşturmayı unutmamıştır.

Bu mektubu Müeyyet Bey, karısından habersiz ele geçirip okumuş ve mektup aracılığıyla, İnayet’in Pakize’ye tutulduğunu ve ayrıca Cuma günü buluşmak istediğini öğrenmiştir.

Cuma günü gelip çattığında Pakize, tam dışarı çıkacakken kocası eve gelmiş ve karısına, onunla gezmek istediğini söylemiştir. Pakize afallamıştır zira, İnayet’i bekletirken, kocası Müeyyet Bey, önceden almadığı bir teklif almıştır.

Planını aşama aşama uygulayan Müeyyet Bey, karısını, yıllardır tanıdığı İnayet’in de sıklıkla yolunu düşürdüğü, Madam Kolyopi’nin işlettiği bir randevuevine götürmüştür. Aslında İnayet’in Pakize’yi getireceği Yaseminli Yuva da burasıdır.

Müeyyet Bey, İnayet’in randevuevine geleceği saati bildiği için karısını bir odaya kapatmış ve İnayet geldikten sonra çıkmasını istemiştir.

İnayet bir süre sonra gelmiş ve Madam Kolyopi ile konuşmaya başlamıştır. Bu arada odadan çıkan Pakize, İnayet’in, aslında şair ruhlu olmadığını, ağına düşürdüğü kadınları buraya getirerek Kolyopi’den bahşiş aldığını ve geçimini bu şekilde sağladığını öğrenince, kocasına, ondan özür dilediğini, kendisini bir daha aldatmayacağını söylemiştir.

Güntekin’in Tanrı Misafiri isimli hikâye kitabında yer alan Yaseminli Yuva, 2011 yılında, Ziya Dökmetaş tarafından Televizyon Dizisi formatında çekilmiştir.

Murat Altunay’ın yapımcılığını üstlendiği yapımda; Pakize’yi, oyunculuğu dışında keman yorumu ile de bilinen ancak ikisini de popülist kaygılarla yürüten Yıldız Asyalı’nın, İnayet’i, Asyalı gibi popülist kulvarda turlayan Özgür Özberk’in, Müeyyet Bey’i, popülist ve atraksiyonu bol yapımlarda görülen Kudret Gürkan Demir’in, Piyanist Rasim’i, popülizm ile ilişkisinde rol arkadaşlarından farklı bir yerde durmayan Adem Yavuz Özata’nın âdet yerini bulsun diye oynadıkları bu yapım, Güntekin’i yanlış anlayanlar kervanına katılan bir abuklama olmaktan öteye gidememiştir.

Görüldüğü üzere, Değirmen dışında Reşat Nuri Güntekin’e hakkını hakikaten teslim eden bir çalışmaya tesadüf etmek mümkün değildir. Benzeri olumsuz manzara, önceden üzerinde durulan Refik Halid Karay ve Güntekin’in ardından ele alınacak olan Peyami Safa’nın eserleri için de geçerlidir. Bu manzaranın ortaya çıkmasının birinci nedeni, bu isimlerin eserlerinin, lise müfredatına ve bu müfredatın eski adıyla Yıllık Ödevin formatına sıkıştırılmasıdır. Bu format sayesinde öğrenci, bu yazarların sadece ödev söz konusu olduğunda gündeme geleceğine alıştırılmış, yazarların hakikaten ne anlatmak istediklerini, derine inemediği için anlayamamıştır. İkinci nedeni, birinci nedenle iç içedir. Bu isimlerin eserlerini görüntüye taşıyan yapımcılar, yönetmenler, senaristler, oyuncular, sözü edilen öğrencilikten geçen, perspektiflerini, kendilerini, daha çok kazanmaya ayarladıkları için genişletme ihtiyacı hissetmeyen insanlardan geçilmemektedir. Onlar yapımcı, yönetmen, senarist ve oyuncu olarak kendilerinden öncekileri seçerken titiz davranmadıkları için bu olumsuz manzara değişmemiştir ve Peyami Safa’ya ayrılan bölümde de görüleceği üzere değişeceğe benzememektedir.

*Bu yazı, yazarın, yakında yayımlanacak olan Uyumsuz Aşk isimli kitabının bir bölümüdür.

 

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir