Küresel Kapitalizm, Kimlik Siyaseti, Kültürel Görecelilik ve Çokkültürlülük

Facebooktwittergoogle_plusmail

Ferma Lekesizalın

Aşağıdaki sözler Kanada’da yaşayan bir göçmene ait:

Kanadalı olmak Batıyı kucaklamak ve farklı kültürünü özgürce benimsemektir. Batının temsil ettiği, kökleri eski Yunan’a giden, inançları Hristiyan etiğine demir atmış, siyaseti babadan oğula geçen iktidara karşı demokratik refleksin yarattığı yükselen devrimlerle şekillenmiş, felsefesi deney ve teste dayalı bilimsel yöntemin gelişmesinden etkilenmiş, kültürü yeni fikirlere açık, Kant’ın öğrenme cesareti dediği Aydınlanma değerleriyle beslenen uygarlığı benim yaptığım gibi, hayranlık ve şükranla kabul etmektir. [1]

Kimlik, kültürel görecelilik ve çoğul kültürleri kucaklama politikalarının öne çıktığı günümüz ikliminde yukardaki sözler birçoklarını kızdırabilir. Batı-merkezciliğe karşı artan tepkilerden bu yana kimse artık Batıdan doğan ama tüm insanlığın ortak malı olabilecek değer ve ilkeleri benimseme derdinde değil. Buna rağmen elbette Batıya göç devam etmekte. Göçmenlerin asimilasyonu, öte yandan, artık zorunlu bir seçenek değil. Göçmenler arasında kültürel asimilasyon gönüllü olmadığı takdirde asla zorlanarak uygulanmıyor. Metropollerde göçmen, etnik gruplar ve dinsel cemaatler diledikleri gibi geleneksel yaşam tarzlarını devam ettirebiliyor. Kimlik siyaseti ve kültürel görecelilik geleneğini, töresini özgürce yaşatmanın her şeyden önemli olduğunu söylüyor. Kimlik siyaseti kültürel görecelilik paradigmasını tamamen benimsemiş durumda. Elbette, kültürel görecelilik, çokkültürlülük, kültürlerarasılık ve melezlik, öznenin postmodern dağılışıyla doğrudan ilgili. Parçalanmış özne, modernizmin evrensel öznesinin yerini alalı çok oldu. Evrensel özne sadece ulusal anayasaların donmuş maddelerinde edilgin varlığını sürdürmekte. Kamusal pratikte ise küresel kapitalizmin yayılmasıyla birlikte istenen toplum biçimi, kimliğin baskın olduğu, kültürel kimliğini özgürce yaşama dışındaki iktidar alanlarının sorgulanmadığı, demokrasinin sadece farklı kimliklerin rekabetsiz ve çatışmasız birlikte var olması olarak tanımlandığı, ‘açık toplum’.

Diğer yandan, kimlik siyasetini liberal bir aldatmaca diye eleştirenler var. Bunlar arasında Suçluluğun Baskısı kitabını yazan Pascal Bruckner’i sayabiliriz. Etnik, cinsel, dinsel kimliklere özgürlük, kültürel görecelilik söylemlerini neoliberal Batının bir başka lütfedici tavrı olarak gören Bruckner, bu söylemlerin “Üçüncü Dünya göçmenlerini insan olarak değil, kendi kültürel ve geleneksel yapıları içinde sıkışmış halklar olarak gördüğüne,” işaret ediyor. Bruckner’e göre bu tavır, göçmenlerden “geleneksel, töresel yapılarından sıyrılıp aydınlanma değerleriyle modernliği kucaklamalarının beklenmediğini, bunun asla onlardan istenmediğini”[2] gösterir. Bruckner, çokkültürlülük, kültürel görecelilik, kültürlerarasılık, adını ne koyarsanız koyun hakim kimlik görüşünün sorununu şöyle tanımlar: “Bütün topluluklara aynı muameleyi yaparken, onları şekillendiren insanlara maalesef bu muameleyi uygulamaz, yani onları zincirlere vuran gelenek ve törelerden kurtulma şansı tanımaz.”[3] Önemli bir ayrıntıya da dikkati çeker: “Etnik, dinsel topluluğun, cemaatin kabulü, bireysel baskının önünü açmaktadır”.[4] Kimliklere özgürlük söylemi, topluluk kimliği korunsun diye bireysel haklardan vazgeçildiğini göz ardı edebilmektedir. Çokkültürlülük ve yeni kimlik siyasetini eleştiren Slavoj Zizek, kısaca manipülasyona işaret etmektedir. Çokkültürlülüğe “küresel kapitalizmin ideal ideolojik formu” olarak yaklaşır ve onu, tıpkı bir önceki yüzyılın “sömürgecilerinin sömürdükleri insanlara, geleneklerinin iyice incelenmesi ve öğrenilmesi gereken yerliler gözüyle bakması gibi boş bir küresel konumdan her bir yerel kültüre bakıp ahkam kesme”[5] görür. Zizek’in çokkültürlülüğün ilkelerine şüpheyle baktığı açıktır. Bruckner ve Zizek gibi, Terry Eagleton’nın da şüpheleri aynı yöndedir. Bütün kültür, gelenek, töre ve inançların ayrım gözetmeden eşit biçimde kucaklanmasını “kolaycı çoğulculuk” olarak değerlendirir:

[Çokkültürlülük] aynı konuda birçok farklı fikirlerin olmasında içsel biçimde olumlu bir yan olduğunu hayal eder. Böylesi kolaycı bir çoğulculuk diğer insanların inançlarını güçlü bir şekilde sınama ve sırasında saçmalık olarak değerlendirme pratiğimizi uyuşturmaktadır. Bu, inançları yüzünden kafa kesenlere karşı çıkmak üzere eğitmenin en iyi yolu değildir. İnançlara sadece inanç olmaları yüzünden saygı duymamız gerekmiyor. Sert eleştirinin “hakaret” olarak kabul edildiği toplumların kesinlikle ciddi bir sorunu var.[6]

İnsan hakları, bireysel özgürlükler ve demokrasi karşıtı kültürel pratikleri sorunsuz biçimde kabul eden çokkültürlülük destekçileriyle sadece Eagleton değil, çoğumuz sorun yaşayabiliriz. Örneğin, inançları savunurken, İslami şeriat hükümlerinin kadının özgürlüklerini yasaklayan doğasını yok mu sayacağız? Charles Taylor’a bakılırsa, sorun yok, çünkü Taylor kimlik ve kültürlerin eşitliğini savunurken, geleneklerin boğucu ve baskıcı yönünü dikkate alanlardan değil.[7] Şüphesiz hiçbir kültürün diğerine üstün olmadığı verili bir gerçek. Ancak kültürel kimliği geleneklerine körü körüne bağlı olmak olarak alan ve geri kalan her şeye karşı umursamaz olanların varlığı da bir gerçek.

David Rieff, “Çokkültürlülüğün Sessiz Ortağı: Yeni Küreselleşen Sermaye, Aptal!” adlı, 1993 yılında kaleme aldığı makalesinde çokkültürlülük destekçilerinin kullandığı dilin şirket diline benzediğini tespit etmiştir. Yazısında, “çeşitlilik,” “farklılık”, “sınırları aşmak” gibi terimlerin iş dünyasında “ürün çeşitliliği”, “küresel piyasa”, “sınırsız büyüme”8 gibi terimlerle örtüştüğüne dikkati çeker. Rieff, “Batı kültürüne ‘yeter, git artık’ diyen yegane grubun dünyayı yöneten elit olduğunu,” iddia eder.[8] Rieff’in eleştirdiği nokta, Yeni Dünya Düzenine hizmet eden çokkültürlülük, kültürlerarasılık, cinsel, dinsel, etnik, kültürel kimliklere özgürlük akımı, boğucu hale gelen ekonomik eşitsizliği yok saymaktadır. Benzer biçimde ekonomik eşitsizliklerin göz ardı edilmesini tartışan Daniel Brandt, “ekonomik adaletsizliğin cinsiyet, ırk, dil, din seçmediğini, kim olursak olalım hepimizi etkilediğini,” dolayısıyla bu tür yaklaşımın “saçma olduğunu”[9] söyler.

Daniel Brandt büyük savaş sonrası Amerikan politikasının dümeninin yönetici elit tarafından çokkültürlülük yönüne çevrildiğini belirtmektedir. Amerika kültürel çeşitlilik ve özellikle dinsel inanç kartını komünist tehlikeye ya da diğer radikal akımlara karşı daima cebinde bulundurmuştur. Brandt, CIA’nin ve Ford şirketinin 1960’ların sonunda düzenlenmesinde aracı olduğu Kültürel Özgürlük Kongresinin bu konuda atılan ilk adımlardan biri olduğuna dikkati çeker. Bu kongre, dünya çapında konferans, etkinlik ve yayınların yolunu açmış, güçlü propaganda damarı oluşturma yöntemlerinin denenmesini ve sınanmasını sağlamıştır. Özellikle Afrika’nın çeşitli yerlerinde düzenlenen etkinlikler dikkati çekmiştir. 1960’larda yayınlanan Ramparts adlı siyasi içerikli dergide çıkan “Eşit Fırsat Yaratan İşveren: CIA” adlı yazı, “CIA’nın Afrika’da yeni sömürgeciliği yaymak için nasıl kültürel kimliği güçlendirmeye çalıştığını”[10] göstermektedir. Amerikan Afrika Kültürünün Güçlendirilmesi Derneği (AMSAC) Amerika’nın büyük şirketlerinden gelen yardımlarla faaliyet göstermiştir. Siyah Entelektüelin Krizi kitabının yazarı Harold Cruse AMSAC hakkında şunları söyler: “AMSAC’a katıldım çünkü ideallerine inanmıştım. Ancak kısa sürede hevesim kaçtı. Başka bir siyasi doğrultuda gittiklerini fark ettim. Buranın bir grup inançsız kariyerist ve parlak laf ebelerinden oluştuğunu fark ettim. Meşruiyetlerini AMSAC ile olan bağlarından alan liberallerdi.”[11] Cruse AMSAC’ın “radikal olmayan kültürel milliyetçiliğinin” CIA açısından pek verimli bulunduğunu belirtir. Ramparts’daki makalede, AMSAC’ın, Afrika’da yaygınlaştırdığı, Afrika’nın önde gelen sanatçılarını içeren kültürel ve eğitsel programlardan da bahsedilir. Kültürel kamuflaj derneğin siyasi doğasını gizlemektedir.[12] 1960’lardan bugüne kültür, kimlik ve kültürel çeşitlilik politikalarında çok yol kat edildi ve bu politikalar küresel kapitalizmin yol açtığı devasa boyutlardaki toplumsal, çevresel ve ekonomik yıkımların gözden kaçmasında büyük rol oynadılar. David Brandt, işte o günden bugüne kurulan “Yeni Dünya Düzeninin ayrım gözetmeden herkes için işsizlik, güvencesizlik, sendikasızlaşma, yoksullaşma ve zengin yoksul uçurumunun büyümesi”[13] olduğuna işaret eder.

Şimdi hakim kültürel kimlik ve çeşitlilik politikalarının desteklediği demokrasi kavramını açalım. Küresel kapitalizme teslim bir dünyada demokrasi ne anlama gelir? Arundhati Roy’un esprili bir tabirle ‘Rumpelstilskin’ (masaldaki, altınlarını sayan, açgözlü kötü cüce) dediği neoliberal düzen tamamen sömürüye, sömürülmeye karşı mücadeleden uzaklaşmış, uzaklaştırılmış toplumlara kültür, kimlik ve inanç özgürlüğü paketini parlak bir ambalaj içinde sunmaktadır. Özgürlük söylemleri sadece kültür, kimlik, inanca kilitlenmiştir. Sömürü mücadelesinin ‘açık toplum’ projesinde yeri yoktur. Tersine gereksiz ve gülünç bir ideal muamelesi görmektedir. “Sıradan İnsanın Emperyalizm El Kitabı”[14] makalesinde Arundhati Roy, modern ulus-devletin miadının dolduğuna, yeni küresel düzenin tüm ağırlığıyla halkların üzerine çöktüğüne işaret etmektedir. Ulus-devletin neoliberallere kolayca yem olacak kadar uzun süredir ortalıkta olduğunu, neoliberal zihniyetin modern devletin çoktan yozlaştırdığı ama idealde demokrasiyi sağlamak üzere icat ettiği araçlarına–bağımsız yargı, özgür basın, bağımsız meclis—müdahalede hayli uzmanlaştığını söyler. “Şirket kapitalizmi projesi şifreyi kırdı. Bağımsız yargı, özgür basın, temsil en fazla rakamı ödeyene satılabilecek metalara indirgedi.”[15] Roy son derece veciz ve özlü bir biçimde konuyu özetlemektedir. Onun söylediklerini ünlü finans uzmanı, dünyanın sayılı zenginlerinden George Soros’un ‘açık toplum’ projesi bağlamında değerlendirebiliriz. Soros, “ulus-devletin azalan gücüyle birlikte, uluslararası işbirliğine daha çok ihtiyaç olduğunu” iddia eder.[16] Elbette işbirliğinden kastı iş dünyasının işbirliği, yani uluslar ötesi şirketlerden oluşan bir ağdır. Aynı makalede açık toplumda çeşitlilik ve kültürel kimliklere özgürlüğün savunuculuğunu yapan Soros “açık toplum idealinin geniş kesimlerce kabul görmediği” konusunda sitemkardır: “Asya’da örneğin değerlerin farklı olduğunu tartışanlar var”. [17] Soros şöyle devam eder: “Elbette farklılar. Küresel toplum çeşitliliğin hakim olduğu toplum. Evrensel insanlık durumunu tanımlayan tek şey hata yapabilirlik. Bunu kabul ettiğimizde, açık toplum için ortak bir temel bulabiliriz.”[18] Soros’un, ekonomik sömürü ve haksızlığa karşı mücadeleyi insanlığın ortak evrensel hatası olarak gördüğü açık. İnsanlık belli ki, bu mücadeleyi bıraktığı zaman hata yapmayı da bırakacak ve demokrasiye kavuşacak. Hatayı bir an önce tamir etmenin yolu kültürlerin, inançların, mezheplerin, kimliklerin çeşitliliğini merkeze koyan bir toplumsal sistem oluşturmak.

Bu noktada neocon’ların yükseldikleri sırada vaaz ettikleri Yeni Dünya Düzeni’ni hatırlayalım. Orta Doğu, İç ve Güney Asya, Afrika’da etnik ve dinsel ayaklanma ve şiddete yol açan politikalarını oluştururken, Condoleezza Rice buralara demokrasi getirmekten bahsediyordu.



[1] Salim Mansur, “The Muddle of Multiculturalism: a Liberal Critique,” Atlantic Institute for Market Studies, AIMS, December 2010, pp.1-36.

[2] Pascal Bruckner, The Tyranny of Guilt: An Essay On Western Masochism, New York: Princeton UP, 2012.

[3] Bruckner

[4]Bruckner

[5] Slavoj Zizek, “Multiculturalism, Or, the Cultural Logic of Multinational Capitalism”, New Left Review, I/225, September-October 1997, p.44.

[6] Terry Eagleton, “Culture&Barbarism: Metaphysics in a Time of Terrorism,” Commonweal, 23 March 2009, https://www.commonwealmagazine.org/culture-barbarism-0.

[7] Charles Taylor, quoted in “Multiculturalism,” Encyclopedia of Political Theory, vol. I, ed. Mark Bevir, London: Sage Publications, 2010, p. 908.

[8] David Rieff, “Multiculturalism’s Silent Partner: It’s the Newly Globalized Consumer Economy, Stupid,” Harper’s, August 1993, pp. 62-72.

[9] Daniel Brandt, “Multiculturalism and the Ruling Elite,” NameBase NewsLine, 3, October-December 1993.

[10] “The CIA as an Equal Opportunity Employer,” p. 26, Ramparts, 1969, www.scribd.com/…/CIA-in-AFRICA-Philip-Agee.

[11] Harold Cruse, “The CIA as an Equal Opportunity Employer,” p. 26, Ramparts, 1969, www.scribd.com/…/CIA-in-AFRICA-Philip-Agee.

[12] Harold Cruse, p. 26

[13] Daniel Brandt, “Multiculturalism and the Ruling Elite,” NameBase NewsLine, 3, October-December 1993.

[14] Arundhati Roy, “An Ordinary Person’s Guide to Empire,” An Ordinary Person’s Guide to Empire, London: South End Press, 2004. [Türkçesi: Sokaktaki İnsanın ‘İmparatorluk’ Rehberi, Agora Yayınları, 2005]

[15] Arundhati Roy

[16] George Soros, “Toward a Global Open Society,” The Atlantic, vol. 281, 1998:1, 20-32.

[17] George Soros

[18] George Soros

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir