Boratav: Gezi, sistem karşıtıdır, kamucudur, anti-kapitalisttir, komüncüdür

Facebooktwittergoogle_plusmail

Can Semercioğlu

(Mesele Dergisi, sayı 85’ten)

– Can Semercioğlu: Gezi’de açığa çıkan tepkilerin AKP hükümetine yönelik olduğu çok yaygın bir görüş. Toplumsal hareketlerin üç, beş yıllık birikimlerin ürünü olmadığı, bundan fazlası olduğu göz önünde bulundurulduğunda Gezi direnişi nasıl bir birikimin, hangi birikmiş tepkilerin bir sonucudur? Yaşam tarzına müdahale ve çevresel-kentsel tahribata karşı gösterilen tepki göz önünde bulundurulduğunda Gezi direnişinde ekonomi dışı etkenlerin payı hakkında ne söyleyebilirsiniz?

– Prof. Dr. Korkut Boratav: Gezi direnişi, neo-liberal dönemde sık sık karşılaşılan türden bir tepki değildir. Örneğin, fındık üreticilerinin, tekel işçilerinin, (2001’deki) Ankara OSTİM esnafının veya Yatağan özelleştirmesinin mağdurlarının sokağa dökülmelerine yol açan ve siyasi iktidarın belli grupların çıkarlarını zedeleyen eden politikalarına, kararlarına karşı bir protesto söz konusu değildir. Eylemleri tetikleyen olaya, Taksim projesinin AKP iktidarı tarafından uygulanmaya başlamasına bakalım: Büyük bir kalabalık, günlük geçim sorunlarını etkilemeyen bu uygulamaya karşı sert bir tepki oluşturmuştur. Tümüyle topluma, halka ait olduğunu düşündükleri; geçmiş kuşaklardan kendilerine devredilmiş olan ortak bir varlığa, kapkaççı burjuvazinin ve onunla bütünleşmiş siyasi iktidarın el koyma girişimine karşı çıkmıştır. Bu tepki, hızla, kişisel özgürlüklere, hayat tarzlarına, aydınlanma değerlerine dönük saldırılara karşı bir direnme içeriği de kazanmıştır.

Bunlar, kamucu, yukarıda belirlenen sınırlar içinde (kapkaççı sermaye-iktidar işbirliğine muhalefeti içerdiği için) anti-kapitalist tavırlardır. Direniş, zaman içinde burjuva demokrasisinin (temsili demokrasinin) tuzaklarını algıladı; buna karşı sınırsız özgürlük talepleri ile doğrudan demokrasi deneyimlerini içermeye başladı; paylaşımcı bir hayat tarzı özleminin bugünden mümkün olabileceğini gösterdi.

– CS: Gezi olaylarıyla ilgili olarak, hareketin en geniş toplumsal profili için “hâlihazırda proleter olan kesimlerin ve müstakbel proletarya”nın ortak tepkilerle bir araya gelmesi” demiştiniz. Gezi olaylarında asli aktör rolü oynayan öğrenci gençliği müstakbel proletaryanın adayları olarak tanımlamıştınız. “Emeğiyle geçimini sağlayan herkes emekçidir, proleterdir” sözlerinizi biraz açabilir misiniz?

-KB: Nesnel konumlardan ve bunları tanımlayan kavramlardan söz ediyorum. Bunlara tabandan değil, en genelden bakarak başlayalım: Esas olarak emeğiyle geçinen herkes emekçidir. İki arkadaşımızın, Ahmet Haşim Köse ve Serdal Bahçe’nin Türkiye hane halkı verilerini sınıf konumlarına taşıyan bulgularına göre 2010’da Türkiye faal nüfusunun yüzde 93’ü bu anlamda emekçidir. 2002’de bu oran yüzde 89’du. Toplumumuz giderek daha fazla emekçi nitelik kazanmaktadır.

İkinci düzleme geçelim: İşgücünü satarak geçinen herkes işçidir. Bu konumda olan insanların tümü kendiliğinden işçi sınıfını oluşturur. Arkadaşlarımızın bulgularına göre Türkiye faal nüfusu içinde bu anlamdaki işçi sınıfının oranı 2002’de yüzde 60’tı; 2010’da yüzde 69’a çıkmıştır. Dolayısıyla toplumumuz giderek daha fazla işçileşmektedir.

Büyük boyutlu bir toplumsal kalkışmaya katılanların (dikkat edin, “katılmayanlar” değil) ana niteliği üzerinde duracaksak bu temel ayrımdan hareket etmemiz gerekir. Bunun ötesine giderek politik iktisat, sosyoloji, siyasi davranış, ideoloji analizleri yapmak istiyorsanız, bu temel sınıfsal ayrımın alt öğelerine inersiniz. Bu insanların çalıştıkları faaliyet kollarının ve doğrudan doğruya icra ettikleri iş sürecinin “üretken” olup olmaması ikincil bir ayrımdır. Ücretli işçiler olarak ya doğrudan doğruya işverenleri için artık değer yaratmaktadırlar veya işverenin başka sektörlerden aktarılan artık değere erişmesini, el koymasını sağlayan, kolaylaştıran bir emek süreci icra etmektedirler. Bu da önem taşıyan bir başka ayrımdır. Ancak unutmayalım ve ısrarla vurgulayayım ki, bu alt grupların hepsi en geniş anlamda toplumun emek havuzunu oluşturmakta; gerçek veya yedek emek ordusunun öğeleridir. İkincil, tali ayrımların ötesine geçerek hepsini birleştiren özellikler, nesnel konumlar itibariyle (kendiliğinden) işçi sınıfı böylece tanımlanmış olur.

Gelelim, Gezi kalkışmasında yer alan üniversite ve lise gençlerine… Bunlar da yukarıda söylediğim anlamda işçi sınıfının müstakbel, potansiyel öğeleridir. Diplomalarını aldıkları anda geniş emek havuzuna katılacaklardır. Dahası, kapitalizm onlara kısa dönemde işsizlik vadediyor; dolayısıyla yakın gelecekte pek çoğu doğrudan doğruya yedek emek ordusuna katılacaklardır.

Gezi kalkışmasına katılan insanların tümünün (yukarıda söylediğim anlamda) emekçi olduğunu inkâr edebilir misiniz? Taksim direnişçilerinin saflarında, başkasının emeğine el koyarak geçinen kimseleri (müteahhitleri, toprak ağalarını, AVM sahiplerini, arsa spekülatörlerini, mafyatik komisyoncuları, fabrika patronlarını) gözleyebildiniz mi?

SINIFSAL AİDİYETLER YANLIŞ ALGILATILIYOR

-KB: Yine, Gezi’deki insanların ezici çoğunluğunun (yukarıda söylediğim anlamda) işçi olduğunu inkâr edebilir misiniz? Elinde “gündüz işte, gece direnişteyim” pankartı taşıyan genç kadın, kendisini doğru tanımlasaydı pankartı, “gündüz işçi, gece direnişçiyim” olacaktı. İşçidir; ancak kendisini işçi olarak tanımlamamaktadır. Kendiliğinden işçi sınıfının mensubudur; ancak bu sınıfsal aidiyeti algılaması gerekmektedir. Diyelim, sosyoloji diplomalı bir AVM tezgâhtarıdır. Mesleği sorulsa, “sosyolog”; işi sorulsa “satış danışmanı” diye yanıtlayacak. Bunlar, kapitalizmin ve burjuvazinin yanlış bilinç yaratmak amacına hizmet eden sözcükler, terimler, sahte kavramlardır. Devrimcilerin görevi ise, bu maskelemeye son vermektir. “Hepimiz bugünün ve yarının emekçileriyiz; ezici çoğunluğumuzla bugünün ve yarının işçileriyiz…” Gezi’de başlayıp, Türkiye’ye yayılan kalkışmalara katılanları bu ortak bilince taşımak devrimcilere düşer.

Taksim direnişinin biraz önce değindiğim içeriğini, katılımın (kendiliğinden) toplumsal bileşimini (bir emekçi, özellikle işçi hareketi özelliğini) birlikte ele alırsak, olgunlaşmış bir sınıfsal tepki nitelemesi yapabileceğimizi düşünüyorum. Niçin “olgun”? Çünkü kısa vadeli, günlük ekonomik-toplumsal taleplerden değil; toplumun tümünü ilgilendiren kamucu, komüncü, aydınlanmacı öğelerden oluştuğu için… Sınıflı toplumların eşitlik, özgürlük, adalet mücadelelerinin tarihi bu temel öğeler üzerinde inşa edildiği için…

– CS: Yine aynı çerçevede Gezi olaylarında geleneksel endüstriyel işçi sınıfının bulunmayışını ya da oldukça sınırlı bir varlık göstermesini nasıl açıklayabiliriz?

-KB: Kol emeği ile yaşayan, “mavi yakalı” işçiler Taksim direnmesine veya İstanbul’un çeşitli semtlerindeki forumlara katılmadılar mı? Bulgular varsa tartışalım. Örneğin sendikalarla birlikte anlamlı bir katılım olmadığı söylenebilir; ama o farklı bir şeydir. Ancak tekrar edeyim. İşçi sınıfı=fabrika+maden+inşaat işçileri tanımında ısrar etmek; geri kalan herkesi “orta sınıf” torbasının içine yığmak, burjuva ideolojisine teslimiyet anlamındadır. Bu yaklaşımı telkin eden burjuva çevrelerinin, medyanın iki muhatabı var. Birinci muhatap, kapitalizm karşıtı, muhalif, devrimci, sosyalist, komünist geleneksel soldur; bir anlamda yüz yıl boyunca Enternasyonal’ler tarafından temsil edilen sınıf mücadelesi geleneğinin bugünkü takipçileridir. “Orta sınıf” söylemi, bunlara şu mesajı taşıyor: “Boşuna heveslenmeyin; bu eylemlerin ve eylemcilerin işçi sınıfıyla organik bağları yoktur. Bu farklı insanların, farklı özlemlerin hareketidir; yenidir; sizin eskimiş hareketinizin değil…”

İkinci muhatap, doğrudan eylemcilerdir. AKP iktidarının kaba tepkilerini yumuşatma işlevi gözetilir. Onlara aktarılan mesaj da şudur: “Siz bizim çocuklarımızsınız; değişiksiniz; sizin taleplerinizle, hayattan beklediklerinizle, sosyal profilinizle uyumlu olmayan sosyalist, komünist akımlar size ait değildir; onlar artık kaybolmakta olan işçi sınıfının eskimiş söylemleridir; marjinalleşmiş akımlardır; uzak durunuz….”

GEZİ’NİN “TURUNCU DEVRİMLER” İLE İLGİSİ YOKTUR

– CS: Uluslararası ölçekte Gezi direnişinin anlamı sizce nedir? Örneğin ABD’deki, Avrupa’daki, Ortadoğu’daki ayaklanmalarda, hatta geçtiğimiz günlerde Ukrayna’da Lenin heykelinin yıkılmasına kadar varan ayaklanmalarda, eylemin biçimselliği neredeyse aynı: İşgal, çatışma ve direniş. Farklı talepler ve hedefler olsa da eylem biçiminin aynı olmasını nasıl açıklayabiliriz?

-KB: Gezi kalkışması, sistem karşıtıdır; kamucudur; Türkiye’deki biçimiyle anti-kapitalisttir; kömüncüdür; burjuva demokrasisine karşı doğrudan demokrasiyi sahiplenir. Bu özellikleriyle Tunus’taki ayaklanmayla ve önce Mübarek, sonra Mursi rejimlerini hedefleyen Tahrir kalkışmalarıyla ve Wall Street’i işgal eylemleriyle akrabadır. Avro Bölgesi krizine karşı Yunanistan, İspanya, İtalya protestocularıyla da hısımlık ilişkisi vardır. Buna karşılık Soros parasıyla beslenmiş; AB, ABD desteğinden ivme “Turuncu Devrimler” ile ilgisi yoktur. Keza, ilk günden itibaren Batı emperyalizminin silahlı müdahalesini, desteğini isteyen Libya ve Suriye isyanlarıyla ilişkisi olamaz.

SOSYALİSTLER DE GEZİ’DEN ÖĞRENDİ

– CS: Gezi’nin “siyasetsizliği, örgütsüzlüğü, kendiliğindenliği” üzerine söylenenleri nasıl değerlendirmek gerekir? Gezi, sol için, solun yenilenmesi için yeni bir model oluşturabilir mi? Önümüzdeki dönemde Türkiye’de toplumsal hareketlerin gelişimi-geleceği için ne gibi öngörülerde bulunmak mümkündür?

-KB: Bir kere bütün “kendiliğinden” görüntüsüne rağmen, Gezi direnişine Türkiye’nin geleneksel sol birikiminin önemli bir katkı yapmış olduğu unutulmamalıdır. Direnişin başlamasın belirleyen, belki tetikleyen grup olan Taksim Dayanışması, yıllardan beri TMMOB bünyesindeki Şehir Planlaması ve Mimar Odaları’ndaki sosyalist, sol emekçilerin sürdürdüğü “ortak varlıklarımıza sahip çıkma; kapkaççı sermayenin peşkeşine direnme” mücadelesinin bileşkesidir. Uzun bir süreden beri kamuoyunda, idari yargıda AKP’nin temsil ettiği vurguncu zihniyetle adım adım mücadele eden bu insanların ana mesajının, birden bire milyonlarca insan tarafından benimsenmiş olduğu ortaya çıktı. Bu olgun bilinci meydanları dolduracak olan emekçilere “dıştan taşımış” olanlar, sözünü ettiğim solcu, sosyalist mimarlar, kent plancıları, mühendislerdir ve onların mücadelesidir.

Türkiye’nin sosyalist akımları, hareketleri, örgütleri de Gezi’den bir şeyler öğrenmiş olmalıdır. Tekrarlıyorum; zira ısrarla vurgulamak gerekir: Türkiye halk sınıflarının önemli bir bölümünün insanlığın binlerce yıllık eşitlik, adalet, sınırsız özgürlük mücadelelerinin ortak özlemlerini benimsemiş olduğu ortaya çıktı. Dahası, bu mücadelelere yakın çağda rehberlik etmiş olan aydınlanma değerlerinin aynı insanlar tarafından (Cumhuriyet’in sembollerini isyan simgelerine dönüştürerek) sahip çıktıkları da anlaşıldı. Ve günümüz için daha da önemlisi, bu ortak özlemler ve değerlerin emekçileri birleştirebileceği de anlaşıldı. Adeta Türkiye’nin sosyalist soluna örtülü bir mesaj verdiler: “Ortak varlıklarımıza sahip çıkmanın; kamucu olmanın önemini biz sizden öğrendik. Ancak mücadelede birleşmenin değerini de siz bizden öğrenmelisiniz….”

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir