Bir cenazenin maskelileri…

Facebooktwittergoogle_plusmail

Candan Yıldız

(Mesele Dergisi, sayı 85′ten)

Mart ayıydı… Irkçı azınlık Beyaz hükümetin, yönetimi Siyahlara bırakışının 19.yılıydı. Güney Afrika’nın en büyük kenti Johannesburg’ta Mozambikli bir taksi şoförü (Mido Macia) tartıştığı polisler tarafından polis aracının arka tamponuna kelepçelenip karakola kadar sürüklendi. 27 yaşındaki Macia insanlığın sürüklenişine dayanamadı ve öldü. Sürükleyenler Siyah, sürüklenen de Siyahtı…

Olay bana Güney Afrika’dan çok uzak bir coğrafyada; Fırat’ın doğusunda 1992’de bir sivilin öldürüldükten sonra Alman yapımı panzerin arkasında sürüklenmesini hatırlattı. Savaşın susturduğu gerçeği o dönem sadece Özgür Gündem manşetine taşımıştı: İnsanlık Sürükleniyor…

Ne oldu da ırkçılığı yenmiş ülke olarak beynimize kazınan Güney Afrika’da “insanlık sürükleniyordu”. Öyle ya savaş da yoktu. Kürt sorunun çözümü konusunda pek bi teveccüh gösterilen liberal Güney Afrika modeli nasıl olmuştu da kendi “öteki Siyahını” yaratmıştı.

Bu yazının derdi, Mandela’nın geride bıraktığı toprakların çatlaklarından yerüstüne sızan “çirkinlikleri” gerçek adına; güzellemelerin örtü olmaması adına anlatmak, geçmişin günlüğü eşliğinde aktarmak.

Yıl 2004… Johannesburg

Mağrur ve isyankar bakışlı, öfkesinin boncuk boncuk tere dönüştüğü Kunta-Kinte’nin ülkesiydi bütün Afrika… İlk ayak bastığımda Güney Afrika’ya, zihnimde bu imge, mücadelesini kazanmış bir halkın topraklarında olmanın heyecanı vardı. Havaalanından şehre yol alırken ilk şokumu yaşadım. Trafik ışığında Siyah bir adam; yaşı 45-50 arası, boynunda İngilizce yolsul olduğunu ifade eden bir karton öylece duruyordu. Lüks araçları, geniş otobanları ve yeşili bol “beyaz” ülkenin “siyah” yüzüydü…

Apartheid rejimi bitişinin 10. Yılıydı. Küçük öğrenci kasabalarında(Melville) Beyaz nüfus ile Siyah nüfus arasında keskin ayrımlar hala sürüyordu. Öyle ki kimi ana caddelerin 300 metre ötesi Siyahlarındı. Oralarda Beyaz görmek zordu. Zaman zaman geçmişin yükü patlıyor; bir Siyahın öfkeli sokağı yırtan sesini duyuyorduk. Hedef inceltilmiş ayrımcılıktı.

Ayrımcılığı, imtiyazı hafifleten günlerden biriydi 21 Mart; hani Kürtler için da Newroz olan gün. İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyordu(apertheid rejiminin kaldırılış günü). ANC (Afrika Ulusal Kongresi)’nin uzlaşmacı siyasetinin sonucu Güney Afrika o günü; “together, creating Jobs, fighting poverty/ birlikte, yeni iş alanları yaratarak ve yoksullukla mücadele ederek” temasıyla kutluyordu. Bu politikanın öne çıkarılması kendi içinde tutarlıydı. Zira kalkınmaysa Beyazlarla birlikte, yoksullukla mücadeleyse Beyazlarla birlikte… Oysa Beyazlar eğitim, vasıf ve kültürel sermaya açısından Siyahlara göre imtiyazlıydı ve yürütülen pozitif ayrımcı politikalar aradaki mesafeyi kapatmak için yetersizdi. Çünkü 40 milyon Siyaha karşı 5 milyon Beyaz yaşıyordu ülkede. Zaten de Afrika’ya reva görülen “sürdürülebilir” her şeydi: Yoksulluk, kalkınma vs.

İşsizliğin yüksek olduğu ülkede, öyle yoksul mahalleler gördüm ki “dibin de dibi varmış” dedirten. “Squetacamp” adı verilen teneke evlerden oluşan mahallerde yaşıyorlardı yoksul doğan ve yolsul ölecek olanlar. Yamalı bohça misali; teneke, plastik, tahta, sunta ne varsa buldukları parçalardan barınaklar inşa etmişler. Ruhsuz ve lanetli mahallelerde çocuklar dışarda, etrafa atılmış hayvan kemikleri ve sinekler… Kadınlar yine yoksullukla mücadelenin yılmaz bekçisi… Su taşıyorlar, yemek yapıyorlardı..

Efsanevi direniş yeri Soweto…

Siz deyin Gazimahallesi ben diyeyim Küçük Armutlu… ANC’nin güçlü ve örgütlü olduğu Soweto mücadele yıllarının “kurtarılmış bölgesi”… Apartheid sonrası “melezleşme” politikasının çarpık sonuçlarını görüyorduk. Yan yana omuz omuza verilen mücadelenin komşuları artık birbirinden yalıtıktı. Kimilerinin evlerinin etrafındaki duvarlar daha yükselmiş, “armed response” yani “silahla karşılık verilir” uyarılarının yapılmasına neden olacak kadar kaybedecek şeyleri vardı. Yine Soweto’da “şabin” adı verilen sosyalleşme mekanları alkolle uyuşma mekanlarına dönüşmüş durumdaydı. Devlet politikası gereği uyuş,düşünme, direnme , kalkma ve kalkışma!

Politik zindeliğin geçmişin mirası üzerinden yürüyemeyeceğini gösteren en çarpıcı örnek ise 1 Mayıs’tı. Johannesburg’un meşhur meydanı Market Theatre’da cılız bir kalabalık toplandı. Sloganları ruhu yoktu. Özgürlüğün mücadelesini veren bir kuşak “sol memenin altındaki cevahir”i madenlere; madencilere havale edecekti. Öyle de oldu. 8 yıl sonra 2012’de platin madeninde ücret artışı için işçiler greve gitti. Polisin greve kanlı müdahalesi sonucu 34 işçi öldü. Olay 1994 yılında ırkçı rejimin sona ermesinden bu yana yapılan en kanlı operasyon olarak tarihe geçti.

Mandela’nın da devamına onay verdiği sistemde Siyah kadınlar artık sadece Beyazların değil Siyahların da evine gündeliğe gidiyordu. Durban’dan Johannesburg’a eğitim için gelen Dudu, Beyaz bir ailenin yanında hizmetçilik yapıyor ayda sadece 150 dolar kazanıyordu. İngilizce telaffuzunu düzeltmek için gittiği kursun ücretini böyle ödeyebiliyordu. İngiliz ve Dutch hegemonyasının süregittiği ülkede “aksanım kimliğimdir” diyebilmek kolay değildi. 3 yaşındaki kızını bırakmak zorunda kalan Dudu evlerinde çalıştığı kişilerin kursa gitmesine izin vermemesine çok içerliyordu. Apartheid gitmiş ama başka bir apertheid gelmişti.

Affetme yalanı üzerine kurulu “Hakikat ve Yüzleşme Komisyonları” işe yaramamış olacaktı ki, zaten zayıf olan toplu taşıma sistemini ağırlıklı olarak Siyahlar kullanıyordu. Black taxi dedikleri dolmuşlara ise sadece Siyahlar biniyordu. Şehrin bazı merkezlerinde hemen hemen hiç Beyaz yoktu. Nefretin gözlerden okunduğu çok Siyah, çok Beyaz gördüm. Çeteleşme sosyal bir sorundu. Geçmişin siyasi cezalandırma yöntemleri mafya yöntemlerine dönüşmüştü. Gettoların sahibi Siyahlardı. Güvensizlik baskın bir ruh haliydi. Bize sık sık tek başımıza Town’a(şehir merkezi) gitmemiz gerektiği salık veriliyordu. Üretilen korku, 5 milyar dolar olduğu söylenen güvenlik sektörünün adeta can suyuydu.

Apartheid döneminde siyahları çalıştırmayan, o dönem ırkçılığa dayalı kapitalizmin dev şirketleri Mandela’nın yaş gününde “Thanks for everything Madiba” diyordu.

Kara kıtanın gerçek sahipleri o kadar “dışarıdaydı” ki, beyaz kıtanın herhangi bir ülkesinden gelen, “içerideydi”. Bu yüzden olsa gerek, yer yer apartheid rejim dönemini arayan Türklere rastladım. “Zenginlik asıl o zamandı” iç geçirişiyle pastayı paylaşmak zorunda kalmanın mutsuzluğu cümlelerine yansıyordu. Battaniyecilik, perdecilik yapan Türkler arasında milyon dolarlık evlerde yaşayanları vardı.

Yolsuzluğun rutine dönüştüğü Güney Afrika’da Siyah yönetim yıllar içinde kendini zenginini yarattı. Dizilerde artık zengin Siyahlar var. Ama yoksul Siyahlar hala çoğunlukta… Yoksulların çoğunluk olduğu diğer ülkeler gibi.

Özgürlüğü seçmeyen Madiba yoksul başladığı mücadelesini zengin tamamladı. Bankalardaki hesaplarında 110 milyon dolar olduğu ortaya çıktı. Akçeli miras bazılarını çok sevindirdi. Ama bırakılan siyasi miras ancak hüzünle tanımlanabilir.

 

Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir