Ahmet Altan’ın Son Oyun’u: İktidar ve Cemaat Çatışmasının Kodları

Facebooktwittergoogle_plusmail
SARPHAN UZUNOĞLU
Bu yazının kaleme alındığı sabaha gözaltında bakan çocukları, bürokratlar ve iş adamları, Gülen Cemaati ile AKP’nin karşılıklı salvoları, emniyette görevden alma operasyonları, fotoğraflanan rüşvet sahneleri ile başladık. Televizyonlar, karmaşayı anlatıyorlar. Sanki her şey üstümüze yıkılacak ve biz altında kalacakmışız gibi hissediyoruz, bazılarımızın gözleri yalnızca döviz kurlarını ve borsayı kolluyor, bazılarımızsa şaşırıyoruz. Olduğu söylenen rüşvet ağındaki isimlerin bir düğünde beraber gerdan kıvırırken fotoğraflarını görüyoruz.
Benim bu kocaman fotoğrafta gördüğüm tek şey, inanılmaz bir yerellik, sıradanlaşmış bir kötülük ve o kötülüğün taşralılaşan kıvamı. Sanki her şey, milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede değil ama küçücük bir kasabada gerçekleşiyor. Tıpkı Ahmet Altan’ın son romanı, Son Oyun’un geçtiği kasaba gibi.
Altan’ın son romanına cinayet romanı diyebilmek için her anlamıyla siyasetten uzaklaşmış, son birkaç yıl içerisinde hiç gazete okumamış olmak lazım. Karşımızda 2010 sonrası Türkiye’nin politik fotoğrafını çeken bir roman çıkıyor. Üstelik tarafları çok belirgin olan, hatta baş karakteri de, şaşılmayacak bir biçimde, Ahmet Altan’ın ta kendisi olan. Romanı dört temel başlık altında incelemekte fayda var. bunlardan birincisi kasaba, yani olayların gerçekleştiği yer, ikincisi kilisedeki hazine üçüncüsü güçler arası çatışma, dördüncüsü ise tutku.
ocak2014meseleKasaba: Ülke
Kasaba, açık bir biçimde günümüz Türkiye’sinin herhangi bir kasabasının güç ilişkileri üzerinden Türkiye’deki temel güç ilişkilerinin anlatıldığı bir alan. Kentin yoksulları kentin ‘tarihi’ olan kısmı diyebileceğimiz yokuş bir alan üzerine konumlanmış durumdalar, yüksekte zenginlerin evi dururken, orta sınıf, TOKİ’lerinin tüm çirkinliğiyle kocaman bir ovaya yayılmış şekilde duruyor. Altan’ın baş karakteri kasabada kabul görmüş tek yabancı. Keza kasabada ikinci bölümde açıklayacağım, iktidar kavramının doğrudan eşitlendiği bir gerçeklik var: Kilisedeki hazine. Kimse hazineye dokunulmasını istemiyor. Başkarakter olan yazar, kasabanın seçkinleri ve esnaflarıyla kurduğu iletişim sayesinde orada durabiliyor. İki avantajı var: Birincisi yazar olması, ikincisi de kasabanın elitlerine yakın olması. Üçüncü bir avantajı da merakı. Bu kasabada herkes tek bir şeyi merak ediyor. Hazine kimin olacak? Yazarsa insanlara dair merakıyla koyuluyor yola, onların hikayelerinin peşine düşüyor.
Kasabanın, tıpkı Türkiye’nin olduğu üzere underground bir yaşam tarzı var. Gündüzleri kalın pardesülerinin, montlarının içerisinde dolaşan bedenlerin akşamları bilgisayar karşısında birer şehvet yumağına dönüştüğü bir dünya. Gündüz, ahlakı ve tüm diğer ‘kutsal şeyleri’ temsil eden kasaba halkı arası ilişkiler, akşam olduğunda sağlam bir seks oyununa dönüşüyor. Kasabanın en güçlülerinden en güçsüzlerine, herkesin birbirinden gizli girdiği bu dünyada, tüm sırların farkında olan tek kişi yazar.
Yanında çalışan kadından sokakta gördüğü tüm diğer insanlara herkesin bir sırrı var ve yazar o sırların dolaştığı alemde geziniyor. Bu noktada Ahmet Altan’ın hakkını vermek lazım. Onun gibi bir yazarın bilgisayar yazışmalarına format olarak da romanının içinde yer vermesi ve gereksiz bir ‘mektup romantizmine’ ihtiyaç duymuyor olması, gerçekten önemli.
Hazine: İktidar
Romanın en önemli noktası, kasabanın tepesindeki kilisenin altında olduğu iddia edilen hazine. Bir kasaba dolusu insanı o kasabada tutan ve o kasabanın varolmasının ve o kasabada olup biten her şeyin bir ‘sebebi’ olduğuna inandıran da o hazinenin ta kendisi. Kasabada işlenen ve rutinleşen cinayetler de, kasaba elitlerinin ilişkilerinin fonksiyonu da tam olarak o hazinenin varlığı üzerinden konumlanmış durumda.
Hazine, herkesin karanlık odada bir fili tarif etmeye çalıştığı gibi tarif edilen, mistik anlamlar yüklenerek, maddi olanın ötesinde, öyle ya da böyle Tanrı’nın asası konumuna getirilmiş bir güç.
Kasabanın belediye başkanı ve kasabanın en zengin adamı (bu karakterlere dördüncü bölümde döneceğiz) doğal olarak hazinenin kimin olacağına karar veremiyorlar ve ellerinde böyle bir yetki de yok. Keza hazine, tapu kiminse onun olacak ama tapunun kimde olduğu da bilinmiyor. İktidarın sırrı ve kaynağı belirsiz durumda görünüyor.
Her iki taraf da yazarı etrafına alıp bu zeki adamın karşı tarafı zayıflatacak herhangi bir fikir verebileceği varsayımına fena halde yaslanmış durumda. Bu yüzden yazar her iki tarafın da sofralarında oturup kalkarken, hatta onların hayatlarının en özel detaylarına tanık olurken bir sıkıntı çekmiyor gibiler.
Taraf Gazetesi’ni çıkardığı dönemde Aydın Doğan’ın ilk önemli röportajını Taraf’a verdiğini, herkesin günah çıkarmak için Taraf’ı kullandığını hatırladığımızda, bütün günah çıkarma seanslarının öznesi olarak yazarı göz önüne alırsak yavaş yavaş hazine yani iktidara giden bir anahtar olarak insanların entelektüel görgüsü ve hitabı kendilerinden çok yüksek olan ‘yazarı’ taraflarına katma ve kullanma çabasını es geçmemek gerek. Altan, kurgusuna eklediği bu çatışmadaki rolünü elbette Taraf’taki rolünden kitaba aktarıyor. O günlük hayatın ‘pis oyunlarını’ da bilen biri. Ve bu romanıyla bir intikam alıyor. Tutku bölümünde açıklayacağım bir intikam.
Çatışma: Çeteler, Cemaatler, Başkanlar ve Zenginler
Altan’ın kitabında iki temel güç sahibi var. Bunların birincisi Belediye Başkanı Mustafa, ikincisi ise kasabanın en zengin adamı. Mustafa’nın sevgilisi yazarın sevgilisi, daha da garibi, kasabanın en zengin adamının karısı da yazarın sevgilisi. Tutku bölümünde kodlarını analiz edeceğimiz bu ilişkiyi şimdilik bir kenara bırakalım.
Belediye Başkanı Mustafa aynı zamanda çok zengin bir adam ve zeytinlikleri ve. Kasabanın en zengin ailesi ise fabrikalara sahip. Aralarında ‘centilmence’ gibi görünen ama nefrete dayalı bir iletişim olan bu iki aile dönemsel ittifaklarla o güne kadar kotardıkları ilişkilerdeki gerilimlerini kendilerine bağlı çalışan iki çete arasındaki çatışmalar üstünden atıyorlar. Her ikisi de kendilerine bağı çalışan ‘çeteleri’ namuslu insanlar olarak gösterirken, kasabadaki bütün ‘mülk’ meseleleri hukukun değil, çetelerin eliyle çözülüyor. Hukuk ise ‘iktidarın oyuncağı’ konumundan bir an olsun uzaklaşmıyor. Başkan Mustafa sürekli olarak yanında kasabanın kaymakamı ve yargıcıyla birlikte geziyor. O politik anlamda görünür olan tüm güçlerin sahibi. Raci ve Rahmi Bey ise (zenginler) ellerindeki sermaye ile güvenli bir ‘istikrar’ yaratma peşindeler; ancak işler Mustafa’nın kiliseye ulaşımı engellemesiyle birlikte karışmaya başlıyor ve bugünlerde yaşadığımız yolsuzluk skandalındakine benzer karşılıklı ‘restleşmeler’ başlayıveriyor.
O restleşmelerin ayrıntıları romanın içinde saklı elbette; ancak birbirlerinin para kaynaklarını kapattıran yahut yakan, birbirlerinin adamlarını öldürten ve bu koca kasabayı yakmaya çalışanlar, hiçbir şekilde sonu bilinmeyen ve sonu da romanda bile belli olamamış, yine yalnızca tanığının kaderiyle sonuçlanmış bir roman var burada.
Tutku: Son seçim
Ama asıl mesele hem Başkan’ın karıyısla, hem kasabanın en zenginin karısıyla hem de kasabanın hayat kadınıyla yatan bir adamın nasıl olup da bu kadar çok şey üstünde karar verici ya da belirleyici olabildiği. Bu noktada devreye tek bir kavram giriyor o kadar. Yazarın tanrıyı oynaması.
Her yazar gibi Ahmet Altan da bu kitabında tanrıyı oynuyor ve yarım bıraktığı bir oyunu anlatıyor, Son Oyun’u. Onun kader çizgisini değiştiren cinayet anından sonra ne olduğunu bilmiyoruz; ama tek bir şeyi biliyoruz. En güçlü adamların aynı anda hem en yakın arkadaşı olabildiğini hem de bu iki adamın birden kadınlarıyla yattığını. Ahmet Altan, öcünü alıyor.
Bir gün ansızın, hayatının en ‘değişik’ dönemini yaşadığı Taraf’tan ayrıldığı gibi romanın kurgusundan da ayrılıveriyor. Küçük bir tanrının yok oluşuna neden oluyor ama küçük bir tanrı olarak kendi de yok oluveriyor. Ama mesajı sabit kalıyor, söyledikleri sabit kalıyor Altan’ın. Yazar, kendine yakıştırdığı rolü oynuyor ve romanın ‘kaderini’ değiştirerek ayrılıyor. Tıpkı Taraf’tan ayrıldığı gibi. Bunca muktedirden sadece birini ortadan kaldırmayı başarıyor, üstelik masum olduğuna inandığı ama masum olmayan onlarca ilişkiden sadece biri için. Yazar, neticede yalnızca bir intikam almış oluyor. Taraf’ta yazdığı yıllarda AKP’yi oluşturan büyük koalisyonun tüm taraflarıyla ettiği flörtü ve herkesi ortada bırakıp gidişini anlatıyor. O küçük bir tanrı olmaya devam ediyor. Geri kalan her şeyse, pis bir nehirde kendi debisinde akıp gidiyor.
Mesele Dergisi’nin Ocak 2014 sayısında yayınlanmıştır.
Facebooktwittergoogle_plusmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir